Advertisement

Zulüm kaç kuşak sürer usta?

Zulüm kaç kuşak sürer usta?

Refik Durbaş’a selamla: “Zulüm kaç kuşak sürer usta?” Bir soru da Cemal Süreya’nın dizelerinden gelsin: “Sizin hiç babanız öldü mü?” Onun öldü. O, Sivas katliamında yakılarak öldürülen şair Behçet Aysan’ın kızı yazar, şair Eren Aysan. Devlet Tiyatroları’nda dramaturg olarak görev yapıyordu, son KHK ile görevden alındı. Twitter hesabındaki profilinde “Gururla Devlet Tiyatrosu çalışanı” yazıyor...

“Eren Aysan” deyince aklıma merdivende üç şair gelir. 2 Temmuz 1993 tarihinde Sivas Madımak Oteli’nde merdivende oturan üç şairin fotoğrafı bu coğrafyada geçen katliamlar tarihinin en acı sayfalarından. Merdivende üç şair; Metin Altıok, Behçet Aysan, Uğur Kaynar ölümü bekliyor. Yazar, şair Orhan Tüleylioğlu’nun  “üç şair”in çocuklarına, yazarlara, şairlere, gazetecilere bu fotoğrafı anlattırdığı “Merdivende Üç Şair” kitabında Eren Aysan yürekleri tutuşturur:

“Ne zaman gözümün önüne o fotoğraf gelse… Hani babamın elinde bir sandalye bacağı, önünde yangın tüpü, Metin Abi’nin elinde süpürge sopası… Öylece bekliyorlar, çaresiz. Aklım yerle bir olur. Binlerce sığırcık hızlı hızlı kanat çırparak havalanır. Onların çıkardığı ses kulaklarımda uğultuya dönüşür. Birkaç dakikalığına kalbim durur. Sonra aniden hızlı hızlı çarpmaya başlar. Gözlerim kararır. İçi artık gözyaşı akamayacak kadar acır, yanar. Boğazıma kül dolar. Yutkunamam. (…)
Ne zaman o fotoğraf aklıma gelse… ‘Biz bu ülkeye bütün bunları hak edecek ne yaptık baba?’ diye sorarım. Ve artık güzel ülkemde hiçbir şair, yazar, gazeteci, aydın öldürülmesin derim. Düşmesin yazdıkları için cezaevine… ‘Artık genç ölüm görmek istemiyorum, elinden geleni yap baba’ diye seslenirim. Sonra her şey paramparça olur. Paramparça. Parça...”

O fotoğrafa her bakışımda büyük bir acı ve utanç  duyarım. Ve geride kalanları düşünürüm. Onları sevgiyle, şefkatle kucaklayıp pamuklara sararak yaşatmamız gerekir gibi gelir. Onları ne kadar sevsek az, ne kadar korusak eksik, ne kadar ihtimam göstersek yetersiz gelir. Eren Aysan görevden alınınca yine baktım o fotoğrafa ve o soru geçti içimden: Zulüm kaç kuşak sürer usta?

‘Aynı gökyüzü/ aynı keder’

Eren Aysan’ın ilk romanı “Gece Uyurken”  2015 Yunus Nadi Roman Ödülü’nü kazanmıştı. Bu romanda kendi trajedisinin derin izleri vardı. Daha önce “Bir Eflatun Ölüm”ü yazan Eren Aysan, bu kez de bir romanla “erken ölen şairler antolojisi”nin sayfalarını çeviriyor, çeşitli coğrafyalardan kahramanların hikâyelerini toplumsal belleğe kaydediyodu. Toplumsal Bellek Platformu’nda biraraya gelen acılı ailelerin hikâyelerine Filistin, Amerika, Arjantin ve Lübnan’dan yeni sayfalar ekliyordu.

Eren Aysan’ın kahramanlarından biri “Ütopyalarımız ise saflıktan ibaret. Onlar okunmak için tasarlanmışlar, yaşamak için değil” diyordu. Kitabın sonu ise iyimser bitiyordu. Kitap okurla buluştuğunda sevgili Eren Aysan’la bir söyleşi yapmıştım. “Peki, siz iyimser misiniz? Hâlâ ütopyalarınız var mı? diye sormuştum:

“Tam tersine, yalnız, kırık dökük, endişeli ve telaşlıyım artık. Toplumsal Bellek Platformunun son üyesi Hrant Dink’ti. Ailenin yaşadığı hukuksuzluklarla kendi yaşadıklarımızın aynılığını göstermek için Dink davasına gitmiş, bir basın açıklamasında bulunmuştuk. Geniş ailemize yenilerinin eklenmesinden korkuyorduk. Ne yazık ki, yaşadığımız süreç bizleri haklı çıkardı. Gencecik yüzler, çocuklar düştü toprağa. Ardından ölümlerin ardından olmadık hakaretleri duyduk, devletin en yüksek noktalarındaki kişiler tarafından. Çok söylüyorum Benjamin’in sözünü bu aralar: ‘Umut dediğimiz şey, umutsuzlar adına bir beklentidir aslında...’ Benimkisi umudu kollayan, umutsuzca bir beklentidir artık.”

Çoktandır umutsuzluklar içinde boğuluyoruz. “Toplumsal belleğimiz” utanç, acı, yara, bere içinde. Behçet Aysan’ın dizeleri gibiyiz. “Aynı gökyüzü/ aynı kederdeyiz.”

;

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacaktır.

Henüz yorum yazılmamış