Zeynep Avcı yazdı: Celâl Üster’i anlatmak

Zeynep Avcı yazdı: Celâl Üster’i anlatmak

Zeynep Avcı’nın bu yazısı “Celâl Üster İçin - Çeviri Uğraşında 50 Yıl” kitabında yer almaktadır.

Celâl Üster’le nerede, hangi koşullarda, ne zaman tanıştığımı ne yazık ki hatırlamıyorum. (Umarım o hatırlar.) Ama Bâb-ı Âli yokuşunu aynı dönemlerde tırmanmış olduğumuza eminim. Gazetelerin keyifle, hatta uzun uzun okunduğu, kültür sayfalarının azılı bir rekabet içinde olduğu, edebiyat, sanat dergilerinin gündem oluşturduğu, kısaca biz gibi insanların başka sularda yüzdüğü, farklı bir ülkede yaşadığı dönemlerdi onlar.

Sonra, yirmi yılı aşkın bir süre önce, ben İstanbul’dan ayrıldım. Ama uzaklaşmanın bize olumsuz etkisi hiç olmadı, dostluğumuz daha da pekişti sanki. Kentin kargaşasından uzak, sakin bir ortamda tatil yaptığı sıralarda sohbetler koyultuldu, açıklar kapatıldı.

Aynı yılda doğmuşuz. Benden bir ay kadar büyüktür. Dolayısıyla ülkenin bitmek bilmeyen çalkantılarını, kimi zaman kıyıcı olan gelgitlerini aynı dalgalarla savrularak yaşadık. Mesleki benzerliklerimiz (o da gazeteciydi, ben de ve ikimiz de çeviri yapıp dururuz nicedir), dünya görüşlerimiz sıklıkla dertlerimizi paylaşmamıza, düşmemek için tutunacak dal aradığımızda birbirimizi ayağa kaldırmak üzere el uzatmamıza yaradı. Sakin, telaşsız, gereksiz umutlara kapılmasa da var olan umutları yitirmeden yaklaşır meselelere. Bu yüzdendir ki kriz anlarında tedavi edici bir paylaşımcı oldu hep.

Bu yazıya başlamadan onu hiç tanımayan kişilerin de bu tür yazıları okuyacakları geçti aklımdan. O yüzdendir ki Celâl’i (bildiğim kadar) azıcık tarif edeyim dedim.

Dedim ya, sakin biridir. Belirgin bir telaşa kapıldığına hiç rastlamadım. (Kapılıyorsa bile kendine saklıyor besbelli.) İçinden bir ses ona “bu da geçer, ya hû” diye fısıldıyor olmalı ki, geçecek olan neyse, sükûnetle atlatmayı becerir. Hangi ortamda, ne koşulda olursa olsun çevresinde olup bitenlerden haz duyar. Bu coşkun bir haz değildir belki ama sonradan o anı, o sırada yaşadıklarını aktarırken anlarsınız ki küçük ayrıntılardan bile izler taşımaktadır hâlâ.

Bildiklerini insanın kafasına vurarak aktarmayan nadir kişilerden biridir. Oysa bilgi dağarcığı zengindir. Daha da öğrenmekten bıkmaz. Sanırım çeviriyle ilişkisinde bu iştahının yararı büyük oluyor. Bilgisini abartılı bir teşhirle ortaya koymazken sakin, sabırlı bir anlatıcıdır. Arada bir gözünüzün içine bakarak canınızı sıkıp sıkmadığını kontrol edecek kadar.

Gülmeyi sever. Güldürmeyi de. Soğuk espriler hazırlayıp sinirlerinizi bozacağı zaman suratında hainlikle muzırlık arası bir ifade belirir. Hatta keyiften sakalının titrediğini bile iddia edebilirim. O zaman buz gibi bir espri geldiğini anlayıp kendinizi kurtarmazsanız kahkahalar atarak yaptığı espriye katlanmak zorundasınız. Karşısındakileri taciz etmekten hoşlandığı tek fırsat budur sanırım.  

Oldukça düzenli bir hayatı vardır. İstanbul’un kozmopolit, tarihçe zengin bir mahallesindeki bahçe katında, haşarı kedinin tırmıklarına maruz kalmasına rağmen masaüstü bilgisayarının başına geçer, günlerce, haftalarca, aylarca sebatla çeviri yapar. Oğlunun ya da kızının veya her ikisinin de uğradığı günler, özellikle hafta sonları dışında, rutinini bozmadan sürdürür çeviri uğraşını. Gazetede çalıştığı günler sona ereli beri bu rutine sımsıkı bir itaatle bağlıdır. İçi daraldığında komşu mahalleye yürüyüşler yapar, çok sık olmasa da bazen değiştirdiği mekânlarda yemek yer ya da kahve içer, dostlarıyla buluşup gündem tartışır, sonra ağır ağır kedi Suzi’nin yeni tırmıklar atmak ya da boğuşmak için sabırsızlıkla beklediği evine döner.

Bir zamanlar gezip tozmayı sevmezdi. Ne zaman ki Yunan adalarındaki tavernalarda Uzo sofralarının bizim meyhaneleri aratmadığını, hatta bazen aştığını gördü, adaları ziyaret etmekten kendini alamaz oldu. Kanında dolaşan Yunan esintileri onu kapıp götürdü. Zaten ada tutkunuydu, iyice tiryakisi oldu. Çocukluğunun geçtiği İstanbul adalarının tadını olgunluğunda Yunan adalarında tazeledi.

Yaptığı bütün işlerde titizdir, ilkelidir, mükemmelin peşindedir. Bu özelliklerini hırsa kapılmadan sürdürmeyi başarır. Habercilik kadar edebiyata da âşıktır. O aşk olmasa nasıl yapar insan bunca çeviriyi, bunca başarıyla? Dil ile ilişkisi bu aşk çerçevesinde gelişmiş, bildiği dillerin yeni ufuklarına açılma hevesi hiç bitmemiştir. Yine de böbürlenmek yoktur sözlüğünde. Her şeyde olduğu gibi, bu konuda da mütevazıdır. Telaşına rastlamadığım gibi kendini övdüğüne de asla tanık olmadım.

Çeviri denen iş derin bir yalnızlıkla birlikte dolaşır. Kolay değildir o yalnızlığa katlanmak. Çevirdiğiniz yapıtın yazarı dışında dil bilginizden, merakınızdan, kendinize inancınızdan, sebatınızdan, sabrınızdan başka şey yoktur yanınızda. Bir yapıtı çevirmek bir dilden ötekine aktarmak değildir, bir dünyayı, bir insanı başka dünyalar, başka insanlar tarafından anlaşılır kılmaktır. Emeğinizin, yalnızlığınızın, melekelerinizin, çabalarınızın karşılığı da irice bir soru işaretidir. Bu göz gözü görmeyen ortamdan Celâl gibileri pek nadir çıkar.

Celâl’in şikâyet edebileceğim, olumsuz bir yanını aradım bu yazıya başlamadan önce ve buldum: Yıllardır dizüstü bilgisayar alamadı bir türlü... Onu da aldı mı diyecek laf kalmıyor.

Celâl çok hoş adamdır, vesselam.

 
;

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacaktır.

Henüz yorum yazılmamış