Yavuz Çetin, Kerim Çaplı: ‘Onlar kurallara göre oynamayı istemedi’

Yavuz Çetin, Kerim Çaplı: ‘Onlar kurallara göre oynamayı istemedi’

Yönetmenliğini Sertan Ünver’in üstlendiği “Blue”, 90’lı yıllarda aktif olan rock grubu Blue Blues Band’in genç yaşta hayatını kaybeden iki gizemli üyesi Yavuz Çetin ve Kerim Çaplı’nın hayatını araştırıyor. “Blue”, Türkiye’de gösterime girmeyi başaran sayılı sayıda belgeselden biri oldu. Sertan Ünver ile gerçek 90’ları, belgesel sürecini ve konu ettiği müzisyenleri konuştuk. 

Kerim Çaplı ve Yavuz Çetin ile nasıl tanıştınız?

Kitlenin arasında bulunan gençlerden, dinleyicilerden biriyim aslında. Davul meraklısı olduğum için Kerim Çaplı’nın hikâyelerini çok duydum ama hiç izleyemedim maalesef. Aslında işin boyutunu, nasıl bir adam olduğunu ölümünden sonra Roll dergisinde çıkan geniş bir dosyayla anladım. Hatta o yazıyı yazan Serkan Seymen de bizim filmimizin röportaj editörü oldu. Ondan sonra aklımın köşesinde kaldı bu. 

O zaman belgesel yapmaya dair yeni yeni hayal kurmaya başlamıştım ama on yıl bekledi proje. On yıl sonra Amerika’da bir arkadaşımla kısa bir belgesel yaptım, bir iki ufak ödül aldı. Burada yapımcım Suzan Güverte’yle tanışınca hayalimi anlattım. Sonra işe giriştik. Yavuz Çetin’i yaşarken de daha çok dinlemiştim, öldüğü zaman da çok etkilendiğimi hatırlıyorum. İki hikâyeyi birbirinden ayırmanın çok doğru olmayacağını düşünerek, kesişme noktaları olan Blue Blues Band üzerinden gitmeye karar verdik. 

Nostalji tuzağına düşme riski

Dönemin bir tanığı olduğunu söylediniz ancak filmi izlerken sizin bir yönetmen olarak döneme daha mesafeli yaklaştığınızı düşündüm. Sizin hatıranızdaki 90’lar nasıl?

Ben 80 doğumluyum, tam ergenlik dönemleri, hayatla ilgili bir şeyleri yeni yeni keşfettiğim bir dönem. Okuma, araştırma dönemleri… Türkiye’de bir kendini dışarıda hissetme, bir yere ait hissedememe durumu oluyor. O dönem o ortam birçok insan gibi benim için de bir sığınma yeri olmuştu; benzer kafada, benzer görüşlerde, benzer zevklerde insanların arasında olmak… Tabii zaman geçince daha objektif bakabiliyor insan. 

Belgeseldeki mesafeli bakış bilinçliydi çünkü nostalji tuzağına düşme riski çok fazla. “Çok güzeldi, harikaydı” filan, filmde Cenk Taner’in de söylediği gibi öyle çok güzel değildi. Biz bir çok şeyin farkında değildik, bir yere sığınmanın derdindeydik. Bir yandan da şimdiki gibi değildi, ülkede neler olup bittiğinden haberimiz yoktu, bu yüzden de o mesafeyi korumak istedik. 

90’lar dediğiniz gibi çoğunlukla nostalji tuzağına düşülerek anlatılıyor. Böyle olunca da dönemi yaşamayanlar için meseleyi anlamak pek mümkün olmuyor.

Yolda yürümenin bile zor olduğu zamanlardı. Kadıköy’ün ortasında bile, gündüz vakti polisin durdurup kollarımda enjektör izi aradığını bilirim. 13-14 yaşındayım, şüphe uyandıracak bir şey de yok. Grup müziğinin yeni yeni duyulduğu, mekânların açıldığı, stüdyoların ulaşılabilir olduğu bir dönem. Biz dördüncü sınıfta hiçbir şey çalmayı bilmeden arkadaşlarla buluşup stüdyo kiralayıp çalmaya çalışırdık. Bence şu an rock müziğin ya da alternatif müziğin anaakıma ulaşmasını sağlayan o dönemdi, bu açıdan önemli bana kalırsa. Bunun dışında, tabii pek çok şeye ulaşamadığımız, müzikleri radyodan kaydettiğimiz ya da çoğalttığımız bir dönem, dolayısıyla bir hevesle sarılma hali de vardı. 

'Çekimlerde psikolog yanımızdaydı'

İnternetin yaygınlaşması öncesinden bahsediyorsunuz; şayet o dönem de müziğe ulaşmak ya da yaptığın müziği yaygınlaştırmak bugünkü kadar kolay olsaydı, bu müzisyenlerin kaderi nereye varırdı?

Çok net bir şey söylemek kolay değil, belki bu kadar popüler, bu kadar yerel kahramanlar olmazlardı. Ama diğer taraftan belki onlar için her şey daha kolay olurdu çünkü şimdi başka insanlar tarafından fark edilmek çok kolay. O zamanlar kendi küçük çemberimizin içinde takılıyor gibiydik ama değerli bir tarafı vardı, birçok şeyi keşfetmemizi sağladı. 

Bu belgesel müzikle ilgili olduğu kadar, depresyon, intihar ve genç yaşta ölüm, akranını, arkadaşını, babanı kaybetmekle baş etme gibi temaları da kapsıyor. Birçok zaman belgeselin Kerim Çaplı ve Yavuz Çetin’den ziyade, onların yakınları, çocuklarıyla ilgili olduğunu hissediyoruz. 

Bu konunun riski bizi çok düşündürüyordu, ekibimize bu yüzden bir psikolog da dahil ettik, röportajlarda da yanımızdaydı sağ olsun. Sınırları aşmamak, ahlâki açıdan yanlış yapmamak istedik. Ama evet, bu biraz bilinçli bir tercih. Film de o yüzden Yavuzcan ve Ahmet’in sözleriyle başlıyor çünkü onların da babalarını anlamaya çalışması gibi bir rolü var filmin. Babalarını biraz daha iyi tanıdılar onlar da. Böyle bir çabamız vardı, içerideki karanlığa göz atmaya çalıştık. Bizim için de öyleydi, biz de anlamak istedik. Tarih boyunca yaşanan bir hal aslında, birçok sanat disiplininde, dünyanın farklı yerlerinde. 

Bunun yanında, benzer hikâyelerden farklı olarak, bu iki sanatçının başarıyla enteresan bir ilişkisi var. Kerim Çaplı genç yaşta hayallerine ulaşıyor ancak nedeni belirsiz bir biçimde uzaklaşıyor; Yavuz Çetin ise geniş kitlelere ulaşmak istiyor ancak popüler kültüre uyum sağlayamıyor. İkisi de yaşamlarından çok ölümlerinden sonra tanınmış insanlar.

Öyle, hatta bu yüzden filmde öldükten sonra daha çok sahiplenilmelerinin nedenlerine değindik. Maalesef, hayatta olsalardı da hak ettikleri yerde olup olamayacakları bir soru. Kerim Çaplı bence başka bir örnek, kimseyle bağdaştıramıyorum düşününce. Bütün bu sürecin sonunda, konuştuğum insanlardan sonra bununla ilgili kişisel çıkarımlarım, teorilerim var. Ama kimseyi yönlendirmemek için paylaşmak istemiyorum.

İkisi de kurallara göre oynamayı istemeyen insanlar, Yavuz da böyle. Kendinden ödün vermek istemiyor, şöyle düşünüyor muhtemelen: Yapmam gerekeni yapıyorum, icra ettiğim şey üzerine çok uğraşıyorum, çalışıyorum, bunda da iyiyim. Ama olmuyor. Bir sürü popüler insanla çalmış, Kıraç’la da çalmış, Sibel Tüzün’ün albümünde de çalmış. Ama belli bir sınırı geçmemeyi tercih etmiş. Aslında yaptıkları yeterli saygıyı görmesini sağlamalıydı ve hayatını idame ettirecek kadar para da kazanıyor olmalıydı. 

Rock ile popüler kültür arasında denge

Yavuz Çetin, o dönem kitleye ulaşmak için bir biçimde popüler kültürün içinde yer almak zorunda kalmış gibi görünüyor. Şimdi bir dolu bağımsız rock grubu hiçbir büyük şirketle anlaşma yapmadan ya da magazin programına çıkmadan müzik yapmaya devam edebiliyor. Belgeselde ise bir anda Ercan Saatçi’nin kadraja girmesi çok şaşırtıcı oluyor. 

Aslında Yavuz bence burada kendince bir denge kurmaya çalışmış. Onun albümünü Ercan Saatçi yapmış ama çok da anaakıma kayan bir tarzı olmamış, yine bildiğini yapmış. Hatta belki biraz fazla yapmış. Ama işin trajik tarafı, Didem Hanım’ın da (Didem Çetin) dediği gibi, Ercan Saatçi olmasa belki o albümü kimse basmazdı. Yani o dönem albümler yeni yeni çıkıyordu. Akmar Pasajı’na giderdik, rafta bir sürü fotokopi kapaklı demo kaset olurdu. İçinde insanların ev telefonu yazardı, arardın, başka albümlerini isterdik filan, böyle saçma sapan bir ortam. 

Popüler kültürde, televizyonda rock kültürüne dair tuhaf bir temsiliyet var, belgeselde müzik kanallarının yaptığı röportajlarda da bu görülüyor; bir biçimde gülünç gösterme ya da marjinalize etme. Siz bu işin içinde olan biri olarak, o zaman televizyonda gördüklerinizle ilgili ne düşünüyordunuz?

Başta tabii bir isyan duygusu yaratıyor. Siz de diğer insanlarla birliktesiniz, okula gidiyorsunuz, işe gidiyorsunuz, anne babanız normal insanlar. Sanırım tüm “azınlıklar” için bu geçerli. Şimdi de çok bir şey değişmiş değil. O zaman biz kendimizi baskılanmış görüyorduk ama bunu çok daha ciddi boyutlarda yaşayan insanlar vardı, bunun farkında değildik. Şimdi farkındayız belki ve özdeşlik kurabiliyoruz. Belki bunu daha fazla yaşayan insanlar bize bakıp şımarık çocuklar olduğumuzu düşünüyor olabilirler.

O zaman böyle bir empati kurabiliyor muydunuz?

Benim için öyleydi, kendi farklılığımdan dolayı bana yapılan davranış, başkalarına daha objektif bakmamı sağladı. Daha anlayan bir gözle bakmaya başlıyorsunuz. Belki bunun uzun vadede bir şeylerin anlaşılması, değişmesi için bir katkısı olmuş olabilir. 

'Kerim Çaplı’nın hayatında boşluklar var'

Belgesel sona erdiğinde, her iki müzisyenin hayatına dair gizem bir biçimde korunmuş oluyor. 

Yavuz Çetin için durum daha anlaşılır, ortada bir hastalık var. Süreçler daha net, insanların daha net tanıklıkları var ve bunu güzel bir biçimde aktarabildiler. Ama Kerim Çaplı’nın hayatında daha riskli bir durum var. Bir tanı koymaya çalışır gibi görünmek istemedik açıkçası. 

Bazı boşluklar var, hayatında kimsenin bilmediği dönemler var. Amerika’dan niye döndüğünü kesin bilen yok, ortadan kayboluyor bir süre. Tam olarak ne zaman döndüğü bile belli değil. Bir iki yıl haber alamıyorlar, öldüğünü düşünüyorlar. Ailesi ile ilgili de aynı durum var, eşi konuşmak istemedi kamera karşısında. Şimdi filme pozitif bakıyor ancak konuşmak istemedi, biz de anlayış gösterdik. Ahmet en küçük çocuğu, en son 2 yaşındayken görmüş babasını, ölümünden sonra araştırmaya başlamış, öğrenmeye çalışmış. Diğer çocukları da konuşmak istemedi, anlaşılır bir durum. 

Kerim Çaplı’nın bazı dengesizlikleri var ve hiç doktora gitmemiş bu konuyla ilgili. Amerika’da bunu öğrenmek istedik aslında, bu adam hep mi böyleydi? Öyleymiş. Ani dalgalanmaları var, birçok insan dünyanın en kibar insanı olduğunu söylüyor ama bir anda kafanıza bir şey fırlatabilir. Soru işaretleriyle dolu bir hayat. 

“Blue” şimdiye kadar gösterime giren nadir sayıda belgeselden biri oldu. 

Benim hatırladığım “Eski Açık Sarı Desene” vardı; Pelin Esmer’in “Oyun”unu hatırlıyorum, bir de “Ekümenapolis”i. Gösterime girebilmek tabii bizim için büyük bir şans, ben filme başlarken hayaldi bu. Üç şehirde gösteriliyordu, şimdi ona dört şehir daha ekleniyor. İlgi beklediğimizden iyi oldu, sinemaların beklediğinden de iyi oldu muhtemelen. Pazar günü İzmir’de bir gösterim oldu, ikinci salon da doldu, biz de şaşırdık. Bu şehirleri mümkün olduğunca ziyaret de etmek istiyoruz. 

Gösterimlere kimler geliyor ağırlıklı olarak. Dönemim tanıkları mı yoksa daha genç dinleyiciler mi?

Dönemin tanıkları zaten geliyor, gençler de geliyor. Bizi sevindiren taraf, filmden sonraki söyleşilerde “Yavuz Çetin’i biliyordum, seviyordum ama Kerim Çaplı’yı öğrenmiş oldum” cümlesini duymak. Bu önemli bir şey bizim için, filmde başarmaya çalıştıklarımızdan biri buydu. Çok enteresan, her gösterimde 60’lı 70’li yaşlardan insanlar oluyor. 

Şimdi ne üzerinde çalışacaksınız?

İki proje var, önce hangisini yapacağız çok net değil ama bir futbol projemiz var, muhtemelen önce onu yapacağız. Futbol dünyamızdan bilinen ama çok popüler olmayan bir figür üzerinden yola çıkacağız. Bugünün futbol dünyası, futbolun nasıl sistemin boyunduruğu altına girdiği, nasıl paranın bir uçurum açtığı üzerine bir belgesel olacak. Belgeselin ölçeğini bulabileceğimiz destek belirleyecek, iyi bir destek bulabilirsek büyütebileceğimiz açık. Şimdi araştırma sürecindeyiz, sene bitmeden çekimlere başlayabiliriz diye umuyorum. Bir de müzik belgeseli çekmek istiyorum sonra. Müzik tarihimizde önemli bir figürün yarı biyografik yarı da aktif olduğu dönemin arka yüzünü ortaya çıkarmaya çalışan bir film olmasını umuyorum. 80’lerden günümüze gelen bir hikâye, figürün kendisi sebebiyle de daha politik olacak.

 
;

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacaktır.

Henüz yorum yazılmamış