Yatay eylem, yatay roman

Yatay eylem, yatay roman

Kerem Eksen’in ikinci romanı “Uyku Krallığı”, özellikle kurgusal açıdan incelenmesi gereken bir metin. Zira ülkemizde bu tür metinlerle karşılaşmak her zaman mümkün olmuyor. 

Başladığı yerde sonlanan romanlar için genelde ‘postmodern metin’ yakıştırması yapılır. Evet, postmodern metinlerin çoğu böyledir, ama postmodernin post’u henüz ortalarda yokken de bu yapıda romanlar kaleme alınıyordu. Bunu daha gerilere götürmek de mümkün; ancak bu tür zihin romanlarının zirvesini Proust’la deneyimlediğimizi söyleyebiliriz. Anlatıcı Marcel, ıhlamur çayına batırdığı madlen kekin kokusu sayesinde ciltler sürecek bir hatırlama sürecine başlar. Bu hatıraların aktarım biçimi, kabaca romanın konusu dediğimiz şeyi bize unutturur. Hatırlamaya kalktığımızda da önümüzde sadece bir bardak ıhlamur durur.

Yatay mimari

Kerem Eksen’in ikinci romanı “Uyku Krallığı”nda da “romanın konusu” şeklinde bir başlık çerçevesinde hatırlamaya çalışırsak benzer bir durumla karşılaşabiliriz. Çünkü romanda yer alan birçok mesele; şiir ve şairlik meselesi, İran Devrimi, büyük İstanbul depremi, öğrenci mücadeleleri, flagellantlar vesaire, her dönemin revaçta “konu” romanlarından bildiğimiz şekilde karşımızda durmadığından, dikey bir kurguyla değil yatay bir tasarımla ve romansal bir öznellik/görelilik çerçevesinde kurguya yedirilmiş olduğundan romanı daha çok sanatsal/estetik düzlemde tartışmak durumunda kalıyoruz. Zira Kerem Eksen de romanlarını, olayların kendisinden ve etkisinden önce ne şekilde aktarıldığının, ne gibi düşünceler doğurduğunun daha fazla değer bulduğu bir anlayış çerçevesinde kaleme alıyor.

Evet, “Uyku Krallığı”nda yatay bir mimari söz konusu. Kerem Eksen taşları üst üste dizerek klasik bir anlatı oluşturmak yerine, daha fazla işçilik ve incelik gerektiren bir anlatım yöntemini tercih etmiş ve anlatıcının roman boyunca sergilediği yatay fiziksel pozisyona uyar şekilde metnini de yatay kurgulamış. “Uyku Krallığı”nda her şey bize bir kanepeden anlatılıyor. Sinüzitten mustarip tarihçi Fikret, kendini hiç iyi hissetmediği bir Pazar günü salondaki kanepeye uzanıp geçmişi hatırlamaya başlıyor. Daha fazlası da söylenebilir; fakat olay, mekân ve mevzu namına galiba bu kadarı yeterli. Anlatı merkezinin bir kanepe olması romanın “ne üzerine” olduğunu söylemeye yetmez elbette, ama romanın nasıl bir anlayışla kaleme alındığına dair bize güçlü işaretler verir. 

Örtük mizah

“Uyku Krallığı” Wisconsin’deki evde açılan, sonra İstanbul’da Fikret’in şairlik hevesi taşıdığı dönemlere ve mekânlara atlayan, oradan Karaburun’a tatile giden, sonra yeniden Fikret’in Amerika’daki hocası Paul Nathan’ın evindeki davete geçen, oradan da şimdiye, her defasında yeniden Akıncılar’daki evin kanepesine dönen sarmal bir anlatı. Bunca döngüsel bir anlatıda herhangi bir makas izine rastlanmadığını ve bunca mekan-zaman değişikliğine rağmen kurgunun asla “oyuncu” durmadığını söylemek gerek. Ayrıca bu esnada anlatıcı sınırlarını asla aşmıyor, hatıralarını hep olası bir ben’in fiziksel ve düşünsel olanakları çerçevesinde aktarıyor. Anlatıcı dışındaki roman kişileri de; Paul Nathan, Nilgün, Atalay, Filiz, Mesut, İsmail, Luisa, Wolfgang ve diğerleri, kurguyla bir yataylıkta, resmedici tasvirlere hiç ihtiyaç duymadan, daha çok düşünce ve meselelere yaklaşımlarıyla (tabii ki anlatıcının öznel aktarımlarına bakarak) birer imgeye dönüşüyorlar.

“Uyku Krallığı”nın mizahi yaklaşımı da ayrıca değerlendirilmeli. En ciddi ya da en acılı olaylarda bile anlatıcının bıyık altı mizahı metni açmaya, genişletmeye yarıyor. Bu örtük mizah sayesinde öznellik katmerleniyor ve hiçbir konu artık tek boyutlu düşünülemez oluyor. Sinüzit rahatsızlığı sebebiyle mücadele hayatına katılamayan bir kahraman düşünün. 

Arka kapak yazısında da belirtildiği gibi metin, Thomas Bernhard ve W. G. Sebald’a “zarif göndermeler” de içeriyor. Fakat sadece romansal ve düşünsel yaklaşım olarak değil, Kerem Eksen romanında, cümle yapıları, söz dizimi ve aktarım biçimi olarak da bir Bernhard, Sebald, hatta Parks etkisi yoğun şekilde hissedilebiliyor.

“Evet gerçek bir tarihçi olmalıydım ben. Herhalde içimden bunu tekrarlayıp durmuşumdur o Wisconsin gecesinde hocamla bir olup Atalay’ı kırbaçlarken, Nilgün’ün şarkılarını dinlerken ve daha sonra, onun peşinde arzuyla yanarken, evet, tüm bunlar olurken bir yandan da sayıklamışımdır: İşte yeni hayatım, buraya tarihçi olmaya geldim ben ve evet, olacağım, hoşça kal Mesut, cehennemin dibine git Eşik.” (S.196)

 
;

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacaktır.

Henüz yorum yazılmamış