reklam

Yanan köprüler, yıkılan hayaller

Yanan köprüler, yıkılan hayaller

Çiğdem Sezgin’in ilk sinema filmi “Kasap Havası”, uzun zamandır yurtiçi ve dışındaki festivallerde izleyiciyle buluşup hem ödüller hem de övgüler almasına rağmen gösterime girme fırsatını henüz bulabildi. Kasap Havası kayıtlarda yönetmenin ilk filmi olarak geçse de Çiğdem Sezgin uzun yıllardır sinemanın tam ortasında olan bir isim. Okullu bir yönetmen olan Sezgin, televizyon tarihinde iz bırakmış bir çok TV dramasında yardımcı yönetmen olarak çalışmış, geçtiğimiz yıllarda aramızdan ayrılan usta yönetmen Yusuf Kurçenli’nin asistanlığını yapmış, TV filmleri yönetmiş deneyimli bir isim. Böylesine donanımlı bir sinemacının ilk sinema filmini 2015 yılında çekmiş olması Türkiye sinema sektörünün ayıbı deyip geçelim.

Kavuşamayan âşıkların hikâye edildiği “Leyla ile Mecnun”, “Cemşid ve Hurşit”, “Mem ile Zin”den miras kalmış bir kadim derdimiz var: Melodram. Nereye gidersek gidelim, ne yaparsak yapalım, bilimde, teknolojide, kent yaşamında, sosyal hayatta ne kadar inkişaf edersek edelim peşimizi bırakmayan bu sihirli illet, sanatsal üretimimizin de odağında yer almaktan hiçbir zaman geri durmadı, durmayacak da. İster roman, ister senfoni , ister enstalasyon ister film, her sanat disiplininde hamurumuza işlenmiş bir maya bu melodram. Üstelik kimsenin ondan kurtulmayı istediği de yok. Genetik kodları Yeşilçam’a dayanan melodramın günümüz sinemasında da etkisini sürdürmeye devam ettiği çok açık. “Kasap Havası” bunun en canlı ve yakın örneklerinden biri olarak karşımızda duruyor. Tarif etmekte zorlandığımız ama tüm yemeklerde tadını ve kokusunu duyduğumuz bir baharat gibi melodram da biçim ve kimlik değiştirerek farklı kuşaklara, nesillere sessizce sirayet ediyor. Acıdan, kahredici alın yazısından, ıstıraptan, ihtirastan beslenen bu marazi sinemanın gerçekten değerli sinema eserlerine dönüştüğünü de itiraf etmek gerek. İşte “Kasap Havası”, çok bilindik, çok tanıdık ve insanda “ben bu filmi görmüştüm”, “benzerini yaşamıştım” hissi doğuran bir hikâyenin ustalıklı ve samimi bir yönetmen ve senarist dokunuşuyla 2016 Türkiye’sinde kendine yer bulabildiğinin kanıtı.

Burada “Kasap Havası”nın konusunu anlatmayacağım, (hikâyeyi merak edenler Türkiye çapında 21 salonda gösterime giren filmi yalnız bırakmayıp izlesinler) onun yerine söz konusu hikayenin Çiğdem Sezgin’in ellerinde nasıl bir bakış açısı ve özgün biçime kavuştuğundan bahsetmek daha doğru olur. “Kasap Havası”, İstanbul’un 50’ler sonrasında başlayan iç göç sonucu oluşmuş muhitlerinin, semtlerinin, mahallelerinin kolajını sunan bir arka planda geçiyor. Buralar, her gün minibüs ve metrobüslerle insanların iş ve ekmek peşinde şehrin her yerine dağıldığı gettolar. Filmde İstanbul’un her yerinde, sayıları birden fazla olduğu için özellikle adı verilmeyen ama izleyenlerin ortak bir duyguyla kendi yaşadıkları yere uyarlayarak özdeşlik kurabilecekleri bu mahalleler şu sıralar önemli bir eşikte duruyorlar: Kentsel dönüşüm. Sezgin, senaryosunda ilmek ilmek ördüğü özenli diyaloglarıyla kentsel dönüşüm belasının gündelik yaşama ve karakterlerin dünyalarına etkisini çarpıcı ama mesafeli bir biçimde yansıtıyor. Bu kentsel dönüşüm meselesi, söz konusu mahalleler için aslında kişilik ve dünya görüşlerindeki dönüşümü de sembolize ediyor. Kahvelerde, edilen sohbetlerin konusunun kat irtifakı, tapu payları ve hisse oranları üzerinden yürüdüğü bu dönüşümün sonunun hayırlı bir yere gitmediğinin ipuçlarını da satır aralarında bulabiliyoruz filmi izlerken.

Bir zamanlar grevlerle, direnişlerle anılan, güzel çocukların yetiştiği bu mahallelerin şimdilerde dizilere ve reality showlara teslim oluşunun/edilişinin yansımaları da var Sezgin’in kurduğu filmsel dünyanın içinde. Bunu da yine diyaloglar aracılığıyla yarattığı sahici atmosfer ile başarıyor. 

“Sazın eskisi, telin yenisi” derler, eski ama sesi, tınısı oturmuş bir müzik enstrümanının, bir tadilat ile mükemmel hale geleceğini anlatmak için. “Kasap Havası” da eski hikâyenin yeni karakterlerini yaratarak, karakterleri güncelleyerek özgün bir “günümüz hikâyesi”ne ulaşıyor. 

Diyaloglardan bahsetmekten alamıyorum kendimi; Leyla’nın annesi İfakat’ın yorgun argın hastaneden geldiği sahnedeki sözleri. O kan tahlili kuyruklarını, o hastane çilelerini bilenlere bir kez daha yaşatacak gerçeklikte. (Üstelik dramatik yapı içerisinde önemli bir işlevi olmadığı halde bu kadar akılda kalabiliyor.)

Filmde karakterleri ve hikâyeyi bu kadar takip etmeye değer kılan bir başka unsur da oyunculuklar ve oyuncu yönetimi. Herkesin dersine iyi çalıştığı bir tablo ile karşı karşıyayız. İnanç Konukçu, Ahmet rolünde parlıyor. Şenay Gürler, Terzi Leyla’nın hakkını layıkıyla veriyor, Nurcan Eren ve Levent Ülgen’in katkıları da çok kıymetli. Küçük bir rolde olmasına rağmen Feriha Eyüboğlu’nun çizdiği anne karakteri bile dikkat çekiyor. Ancak herkesten rol çalan Özay Fecht’in Muazzez karakterini anmadan geçmemeliyiz.

“Kasap Havası”, köprülerin bile yaşlanmasına, yerinde durmasına müsaade etmeyecek ölçüde değişen, dönüşen bir şehrin, mahallenin ve insanların filmi. Çiğdem Sezgin ise bu ilk filmiyle daha uzun yıllar kendisini merakla takip ettireceğe benziyor.

 
;

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacaktır.

Henüz yorum yazılmamış