Advertisement

Yalınlık üzerine

Yalınlık üzerine

Yazarın yazma, okurun da seçme özgürlüğünü görmezden gelen, edebiyatı düştüğü pazarlama çukurundan çıkarıp, ona itibarını geri vermeye çalışan ama bunu yaparken arkasına modernist-post modernist birkaç yazarı alıp tepelerden parmak sallayan, otoriter bir bakış açısıyla kaleme alınmış baştan aşağı sorunlu bir yazıya yanıt vermek gerekiyor*. Söz gelimi Joyce... “Dublinliler”i ya da “Sanatçının Portresi”ni okunamayan “Ulysses”e tercih ederim; “Ulysses”i okuyup sevmeyen Musil'in kısa hikâyelerini ve Törless'i “Niteliksiz Adam”a, Broch’un “Bilinmeyen Değer”ini Vergilliu’'a, Handke’nin "Solak Kadın”ını “Yineleme”ye...

Tercih ettiğim yapıtların hemen hiçbirinde edebi deneyler, sözü edilen gösteri ve gösteriş yok.

Yirminci yüzyılın roman tarihi edebi deneylerden, keşiflerden oluşmuyor yalnızca. Hatta bu işin ustalarından olan, Fransa’daki yeni roman akımıyla birlikte anılan ve Perec, Robbe-Grillet, Beckett gibi zorlu yazarlarla aynı yollarda yürümüş Michel Butor, yazarlık kariyerinin sonunda artık yalın, hiçbir edebi numaraya başvurmayan ve gerçekçi bir roman yazmak istediğini söylüyor (aktaran Enis Batur). “Değişme” gibi her cümlesi, her paragraf boşluğu, her devinimi kusursuz olarak tasarlanmış (bu kusursuzluğu yapısal açıdan ortaya seren Mehmet Rifat’ın doktora çalışmasına çok şey borçluyuz) ve buradan zorlu bir anlatıma, derinliğe ulaşmış olan Butor’u bu noktaya getiren şey ne olmuştu gerçekten? 

Biçim arayışlarının artık sonuna gelindiğini mi görmüştü? Yoksa artık yazarın meselesinin deneyler yapmanın, okuru sonuna kadar zorlayan oyunlar kurmanın ötesinde bir yerde bulunduğunu mu düşünüyordu? 

Romanda kaybolmak, ona aşırı görevler yüklemek, zaman zaman okuru görmezden gelmek, derinlik yaratmak için yazarın anlatıcısının bir sır kutusuna dönüşmesi ve okura hiçbir zaman o kutuyu açacak bir anahtar uzatılmaması. Gerçekten romanda kaybolmamış mıdır bu yazarlar?

Dahası okur bu oyunu oynamak zorunda mıdır? Okumamayı tercih etme, görmezden gelme, öteleme, yok sayma hakkı yok mudur? Okurun bu tercihi nasıl olur da okurun aşağılanması için sebep olarak gösterilebilir?

Mesela okur, “Türkçede toplam 250 sayfalık üç kısa romanı bulunan Emanuelle Bernheim romanlarını Proust’un 2500 sayfalık dev romanına tercih ederim” diyorsa bu tercihi nedeniyle ona karşı çıkmak kadar anlamsız bir şey olabilir mi? Bu tercihi nedeniyle ona edebiyattan anlamıyor suçlaması yapılabilir mi? Yapılamaz elbette. Kaldı ki aynı Bernheim, biçim arayışlarının önemli temsilcisi Robbe-Grillet tarafından bağnazca yalınlıkla suçlanmıştı.

Söz gelimi Sırp yazar Danilo Kiš’i ele alalım. “Ölüler Ansiklopedisi”nde felsefi çıkarımlar, sözcük oyunları, okurunu oyuna çağıran, anlatıcıyı yok etmeye çalışan bir ses duyamaz okur. Yazarın başarıyla kurduğu aşırı gerçekçi dünyada, tekinsizce açığa çıkan anlar vardır ve bu anlar anlatılan hikâyenin yalınlığına zarar vermezler. Kiš babasının hikâyesini anlatırken okur zorlanmadan bu hikâyenin detaylarını, kelimelerin coşkusunu ve asıl önemlisi yazarın hissettirmeye çalıştığı duyguyu hissedecektir. Ama aynı Kiš, başyapıtı “Hourglass”ta anlatıcıyı değiştirir, öyküleme zamanında yer değiştirmeceler yapar, türlü oyunlara başvurur ve okuru zorlayan bir yapı kurar. Yazar anlatmak istediği meseleyi en iyi şekilde anlatacak yolu seçmekte özgürdür ve onun basit, yalın bir dille anlattığı metinlerini değersizleştirdiğini düşünmek safdillik olur.

Peki Kempowski gibi bir yazarın büyük bir çaba harcayarak bir araya getirdiği İkinci Dünya Savaşı’nın son günlerini anlatan ve sıradan insanların, komutanların günlüklerine, Hitler’in mektuplarına, kimi yazışmalara dayanan orijinal metinleri montajlamak dışında hiçbir müdahalede bulunmadığı “Swan Song 1945" gibi dev yapıtları ne yapacağız? Çehov’un öykülerini nereye koyacağız? Peki bütün bir on dokuzuncu yüzyıl edebiyatını Henry James’i, İbsen’i, Stendal’ı, hatta Dostoyevski’yi ne yapalım? “Değişim”i arkadaşlarına kahkahalarla okuyan Kafka’yı?.. …edebiyat gibi derinleşmesi, keşifler yapması ve estetik deneyler gerçekleştirmesi beklenen(!) bir alanda yalın ve anlaşılır bir edebiyat yapmayı tercih eden yazarları görmezden mi geleceğiz?

Gösteri edebiyatının karşısına konulan yalınlık edebiyatı bence karşılaştırılması olası olmayan iki tutumdan ibaret. “Bir Kış Gecesi Eğer bir Yolcu”, “Doğmamış Christopher”, “Seksek”, “Kapanda Üç Kaplan”, “Deri Değiştirmek”, “Yaşam Kullanma Kılavuzu” gibi romanları daha yalın bir dille yazılmış olan “Ben Gidiyorum”, “Gecenin Anlamı”, “Genç Işık”, “Usulca”, “Hoşça kal Berlin” gibi romanlardan ayrı tutmak, dahası onlara daha aşağılarda bir yer vermek bana pek anlamlı gelmiyor.

Yalınlığın karşısına konulan değerlerin de bu yazıda üstünde durulması gerekirdi ki durulmuyor. Nabokov'dan verilen örnek de tam olarak anlaşılır değil, “Billy Budd”ı da yazmış olan Melvile’i ya da yalın bir roman olan “Kroyçer Sonat”ı nasıl ele alacağız? Hemingway’in Toronto Star için yazdığı gazete yazılarını da yalın bir dille yazıldıkları için yok sayalım. 

Yazının hemen başında sözü edilen lise edebiyat dersleri, yaratıcı yazarlık kursları ve şu eleştiri adı altında yazılan tanıtım yazılarında dile gelen ve yalınlığa yüklenen anlamlardan sorumlu tutulmamalı yalınlık kavramı. Çünkü yirminci yüzyılın edebiyat tarihi şaşırtıcı derecede yalın ve derin örnekleri de barındırıyor. 

Kapak fotoğrafı: Danilo Kiš

* Ersan Üldes'in yazısı: Şu süslü püslü yalınlık meselesi (23.02.2016)

* Ersan Üldes yazdı: Mesele o kadar da 'yalın' değilmiş demek ki... (26.02.2016)

 
;

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacaktır.

1 Yorum

  •  
    Valdemort
    26.02.2016

    Cevap yazmış olduğunuz yazı malesef, son zamanlarda etrafta oldukça fazla gördüğümüz egoları kendinden büyük cin olmadan cin çarpmaya soyunan neoliberal postmodernist tayfadır. Entelektüel birikimlerini işleyecek kavrama ve anlayıştan yoksun oldukları için kavramlarla oynarlar. Öyle kafa karştırır,suyu öyle ustaca bulandırırlar ki ne dedi bu şimdi diye apışır kalırsınız. Kendi entellektüel birikimlerinin reklamını yapar dururlar. Bir söyledikleri bir söylediklerini tutmaz. Lafı evirir çevirir hiç birşey söylemez, tartışma zeminini kayganlaştırır dururlar. Hep tepeden bakar ve aşağılarlar. Hep onlar bilir. Tartışmazlar yargılarlar. Tüm kavramlarla canlarının istediği gibi oynarlar. Zemini kayganlaştırır, gerekirse hakaret ederler. Kendileri yapar ama sen yapıyormuşsun gibi sunarlar. Laf anlatamazsınız sinir olduğunuzla kalırsınız. O yüzden en iyisi cidiye almamak ama insan birşey yazmadan da duramıyor işte...