Advertisement

Yalınlığın ağır yükü

Yalınlığın ağır yükü

Gelin önce yazımıza referans olan Nabokov’un oylumlu yapıtlarını ve edebi tutumunu ele alalım. Türkçeye “Edebiyat Dersleri” olarak çevrilmiş yapıtı aslında iki farklı çalışmadan derlenmiş bir metindir. İlki içerisinde Austen, Stevenson, Joyce, Dickens gibi yazarların da ele alındığı “Edebiyat Dersleri”, ikincisi ise Çehov, Dostoyevski, Gogol, Tolstoy, Turgenyev ve Gorki’nin değerlendirildiği “Rus Edebiyatı Üzerine Dersler”dir. Tamamı bin sayfayı aşan bu derslerde Nabokov zaman zaman haddini aşarak ölü ozanlara haddini bildirmeye kalkışır. Yazarların birini diğerine tercih eder, onlar arasında en iyiler ve kötüler listesi yapar, politik görüşleriyle alay eder, edebiyatlarını yavan bulur, çoğu zaman bir yazarın beğendiği, yücelttiği özelliklerinden dem vursa da, her zaman bir ama’sı vardır. Söz gelimi roman sanatına yaptığı katkıların (edebi deneyler açısından) tartışılmaz olduğu Dostoyevski’yi yerin dibine batırır. Bırakın psikolojiyi bütün o kaçık, akılsız, sapkın, değersiz, toplum-dışı kahramanlardan öğrenecek hiçbir şeyi olamaz insanın. Dostoyevski’nin olsa olsa en iyi yapıtı “Öteki” olabilir, hadi bilemediniz “Budala”… Nabokov, -yine ne yazık ki Türkçe basımında bulunmayan bölümlerde büyük bir hınçla özellikle Rus geleneğinin bir parçası olan öbür yazarlara saldırmaya devam eder- Gorki’yi aşağılar, Turgenyev’e tepeden bakar, Gogol’u zamanının gerisinde kalmakla eleştirir. Hatta çok sevdiği ve kendisinin esinleyicisi olan Tolstoy’a bile edebi bir züppelikle yaklaşır. Bu dersleri şöyle eni konu okuduğunuzda aslında Nabokov’un ironi yapmadığını, nüktedan olmadığını, sanki bütün bu derslerin amacının kendi Rus geçmişiyle hesaplaşmak, bunu yaparken de ölü olanları ve yaşayanları da aynı yere, çukurun dibine göndermek için yaptığını düşünürsünüz.

Gelin şimdi Nabokov konusunda daha berrak olalım ve Nabokov’un alıntılanan paragrafındaki eksik bölümlerden söz edelim. Yukarıda değindiğim üslubunun tam olarak özetini verir bu paragraf bize. Tolstoy’un İvan İlyiç’ini değerlendirirken onun üslubunun “inanılmaz karmaşıklıkta ve ağır işleyen bir gereç” olduğunu ifade ederken, araya giren ve aslında o an yaptığı çözümlemeyle hiç ilgili olmayan ve sonradan eklemlenmiş bir bölümmüş gibi durur. Okuru da afallatan bir çıkıştır bu. Sanki her şeye kadir edebiyat profesörümüz bir anda biçim değiştirmiş, içindeki Rus (orta oyununda bir tip gibi) açığa çıkmıştır. 

Aslında tartışmamız burada bir başka noktaya geliyor. O da Türkçe çeviride kullanılan yalın sözcüğü. Acaba gerçekten de Nabokov başka bir şey mi demek istiyor? Orijinal metin İngilizce olduğuna göre orada nasıl kullandığına bakalım. Nabokov basitçe simple ve simplicity kelimelerini kullanıyor. Belki de burada yalın yerine sözcüğün ilk anlamı olan basit, basitlik’i de düşünmeliyiz. O zaman bu tartışmanın bir yanlış anlama üzerine doğduğu ve birbirini yanlış anlaya anlaya farklılaştığı da iddia edilebilir. Bir de şu mesele var. Tolstoyların, Melvillelerin derken aslında Nabokov’un kıvırdığını da düşünmek olası. O Tolstoyların arasında Çehov’un olduğunu ama Dostoyevski’nın, Gogol’un olmadığını bize kendisi söylemişti daha önce. Başka bir yorum daha eklemek gerek bu sorunlu paragrafa. Nabokov neden Tolstoyların, Melvillelerin yalın olmadığını söyleme gereği duyuyor? Bizim en azından böyle bir iddiamız yok. İkisinin de büyük yapıtlarının zorluk derecesini biliyoruz, ama daha az çaba sarf ettikleri, biçimsel olarak daha az uğraş verdikleri ve yalınlaştırdıkları hikâyelerinden söz edemeyecek miyiz? Ya da şöyle söyleyelim: Bir yazarın yapıtları arasındaki en azından biçimsel özelliklerine bakarak, söz gelimi Calvino’nun “Bir Kış Gecesi”nin ciddiliği ve karmaşıklığı ile, “Ağaca Tüneyen Baron”un matrak ve uçuşkan yapısı arasında ayrımlar yapmayacak mıyız?

Bu konuyu ve dolayısıyla Nabokov’u bu kadar irdelememin nedeni aslında “Şu Süslü Püslü Yalınlık Meselesi”nin ana düşüncesini barındırıyor olması. Yalın olarak nitelenen edebiyat yapıtlarının göklere çıkarılması ve buna karşın görece daha karmaşık yapıtların göz ardı edilmesi yalın edebiyatın bir sorunu değil. Olamaz da. Burada sorun yayıncıların, eleştiricilerin, kitap tanıtım yazarlarının pazarlama stratejilerinin bir parçası gibi hareket ederek yapıtı kolay bir lokmaya dönüştürme ve sevdirme çabaları. Bu mesele uzun zamandır edebiyatımızın en vasat yapıtlarının baş tacı edilmesiyle, en yeteneksiz yazarlarımızın günlerce çok da orijinal olamayan fikirleriyle gündemde kalmalarıyla zaten biliniyor ve sürdürülüyor. Söylemeye çalıştığım şey şu: Bu topal, ağır aksak ilerleyen, her gün kendini kurtarmanın hesaplarını yapan, iğrençlik ve alçaklık barındıran, edebiyatın oyunsu güzelliklerini yok eden sisteme yapılan eleştiri doğru bir yerden gelmiyor. Daha açık konuşalım. Eğer yalınlık kavramı yazarları dönüştüren, onları bir üslupta yazmaya zorlayan, tektipleştiren bir silahsa, silaha saldırmak ve onu yok etmeye çalışmak sorunu ortadan kaldırmıyor. Çünkü gündem dediğimiz uçucu toz bulutu bu ülkenin ana gerçeği. Eleştirmenlerin kapasiteleri sizin gerçek değerinizi ortaya koymaktan uzak; Nabokov eleştirici derdi herhalde, onlar bu gündemin sadık yaşatıcıları. Basın ve tanıtım araç gereçleri sözcüklerinizin derinliğiyle, kurduğunuz dünyanın zenginliğiyle değil rakamlarla ilgileniyorlar. Sansür, oto sansür, riyakârlık ve yalancılık. Hepsi burada. Bunlar yaşanıyor ve görmezden geliniyor. Okur da aslında bunun bir parçası durumunda. O da kolay yutulur olandan, bir başka kolay yutulur’a yöneliyor, yönlendiriliyor.

Benim 10 bin kilometre öteden görebildiklerim bunlar.

Not: Edebiyat gerçekten de sınırsız bir yorumlar ve aşırı yorumlar alanı sunuyor bize. Sanırım Törless, “Değişim” ya da Bukowski’nın 6inch’i üzerine daha koşuşacak çok şeyimiz var.

İlgili yazılar: 

Ersan Üldes yazdı: Şu süslü püslü yakınlık meselesi (23.02.2016)

Ersan Üldes yazdı: Mesele o kadar da 'yalın' değilmiş demek ki... (26.02.2016)

 

;

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacaktır.

Henüz yorum yazılmamış