Victor Jara: Bahar kokan çalışkan gitar

Victor Jara: Bahar kokan çalışkan gitar

Mozaik, bir dönemin mühim topluluğu. Ayşe Tütüncü’den Ezel Akay’a, Ümit Kıvanç’tan Bülent Somay’a, Serdar Ateşer’den Sumru Ağıryürüyen’e uzanan nice şahane insanın katkısıyla 1983 – 1995 arasında sahalarda fırtına gibi esti. Sonrasında ortadan kayboldu ama “külliyat”ı elimizde. Külliyatın en mühim albümlerinden biri, 1990 tarihli “Plastik Aşk”. 12 Eylül’ü anlatan şarkılar bir yana, içinde “Bir Adam Öldü”yü barındıran albüm olarak literatüre geçmiştir bu. Şarkı Bülent Somay bestesi. Başında bir ithaf var: “Victor Jara için…” Bir de not: “Parçanın ortasında ve sonunda tekrarlanan melodi Victor Jara’nın ‘Manifiesto’ adlı parçasından alındı.” Şarkıyı dinlemeye başladığımızda, şu sözlerle karşılaşıyoruz: “Tüfeklerin menzilleri/ Şarkılardan uzun/ Dört yanımız deniz/ Bir adam ölür, yıllar geçer/ Şarkılarını söyleriz hep beraber…”

Victor Jara şarkıları, sadece Mozaik külliyatında değil, her yerde karşımıza çıkıyor. Ozanın, Mozaik tarafından yorumlanan tek şarkısı bu değil üstelik: “La Partida”, “Ayrılış” adıyla 1991 yılında topluluk tarafından kaydedildi ve Ümit Kıvanç’ın aynı adlı romanından uyarlanan Atıf Yılmaz filmi “Bekle Dedim Gölgeye”de kullanıldı.

‘Bir Adam Öldü’

Ben, Victor Jara adını Mozaik’in bu şarkısı sayesinde öğrendim. Bana kattıkları pek çok şeyden biridir –ki en özel olanı, geçtiğimiz eylül itibariyle hayatıma girdi; sadece bunun için bile müteşekkirim kendilerine. 1989 yılının ekim ayında, ODTÜ’de [sonradan adının Devrim olduğunu öğreneceğim] stadyumda Grup Ekin’den Arif Sağ’a pek çok müzisyeni buluşturan bir etkinlik düzenlenmişti. Gökkuşağı Konserleri adı altında düzenlenen bu iki günlük etkinliğin ikinci gününde, art arda Bulutsuzluk Özlemi ve Mozaik sahne aldı. Bulutsuzluk Özlemi’ni lisedeyken İzmit’te dinlemiştim ama Mozaik’i ilk kez dinleyecektim. “Çook Alametler Belirdi”, kapağını sevdiğim için tesadüfen aldığım bir kasetti ama çok sevmiş, dinleye dinleye kopartmıştım! Yamalı hali hâlâ arşivimde durur. Heyecanla yerimi aldım, Bulutsuzluk Özlemi’nin bildiğim şarkılarına eşlik ettim, Mozaik sahneye çıktığında bütün dikkatimi sahneye verdim. Sadece eski şarkıları değil, yeni şarkılarını da söyledikleri için çok mutlu olmuştum. “Bir Adam Öldü”, bu şarkılardan biriydi ve bir sonraki albümü heyecanla bekleme sebebim olmuştu. Albüm çıktı, aldım, eskittim, bir daha aldım, yine eskittim, yine aldım. En sevdiğim kasetlerdendi. Kaç kişiye hediye ettiğimi hatırlamıyorum bile… O kadar sevmiştim. Şarkıyı, Victor Jara’nın hikâyesini öğrendikten sonra, ağlayarak dinlediğimi hatırlıyorum. Ne zaman dinlesem, boğazıma bir yumru gelir, oturur. Hâlâ.

Aynı his, “İsimsiz” başlıklı 12. İstanbul Bienali’nde (2011) sergilenen bir “eser”i gördüğümde gelmişti. Ne boğazıma takılan yumruyu yutabildim ne de gözyaşlarımı durdurabildim. Camilo Yanez’in “Estadio Nacional [Milli Stadyum] 11.09.09 Santiago” adlı yerleştirmesiydi bu ve çok etkileyiciydi. Boş bir odada, dört duvarda, stadyumun yıkılışını gösteren beş saatlik film dönerken, fonda bir Victor Jara şarkısı çalıyordu: “Luchin”i, bu proje için Carlos Cabezas yeniden yorumlamıştı.

Ölümsüz şarkı

Victor Jara’nın hikâyesini, Adnan Özer’in hazırladığı “Ölümsüz Şarkı Victor Jara” başlıklı küçük turuncu kitaptan öğrendim. 1985 tarihli bu kitap, sonradan genişletilerek yeniden yayımlandı ama bu baskısının yeri ayrıdır. Ozanın hayatını, çeşitli dönemlerde çekilmiş fotoğrafları, şiirleri ve şarkıları eşliğinde anlatan bir kitaptır bu.

Yakın dönemde imdadımıza yetişen, hikâyeyi ilk elden anlatan bir başka kitap, Jara’nın eşi Joan Jara’nın “Yarım Kalan Şarkı” (Versus Kitap, 2010) adıyla Türkçede yayımlanan anıları. Hikâyeyi oradan özetleyeyim: Şili’de, küçük bir köyde doğmuş Victor ve orada yetişmiş. Kalabalık bir aileye mensup. Hayat gailesine küçük yaşta atılmış; arada müziğe sığınmış. Eski bir folk şarkıcısı olan annesi Amanda genç yaşta ölmüş. Küçük Victor, gitarı, bir dönem yanlarında kiracı olarak kalan köy okulunun öğretmeninde görüyor, gönlünü düşürüyor ve ilk derslerini ondan alıyor. Sonra, mahalledeki bir barda gitar çalan Omar Pulgar’la tanışıyor, onun yanında gitar çalmayı ilerletirken ilk şarkılarını yazıyor. Arada kimi buhranlar geçiriyor, önce kiliseye sığınıyor ama rahip olamayacağını anlayınca ayrılıyor; annesinin ölümünden sonra kendini “kurtarmak” için askere gidiyor. 1956’da tiyatro sınavına girip başarılı olarak, hayatının akışını şekillendirecek olan ilk adımı atıyor. Joan ile tanışması, müziği giderek hayatının merkezine oturtması, hep bu adımdan sonra ve onunla alakalı. Asıl yolculuk, bundan sonra başlıyor: Şili’nin uzak noktalarına gidiyor, şarkılar derliyor, yeni şarkılar yazıyor ve Cuncumen adlı bir folk grubuna dahil oluyor. İlk plaklarını bu grupla dolduruyor. Arjantinli müzisyen Atahualpa Yupanqui’nin hayranı, onu uzaktan izliyor. Çocukları Isabel ve Angel ile dünyayı dolaşarak Şili müziğini tanıtan (ve yolları 1977’de Türkiye İşçi Partisi’nin davetlisi olarak Türkiye’ye de düşen) Violeta Parra ile çalışıyor; müzikteki yerini sağlamlaştırıyor. 1 Mayıs gösterilerinde sahne alıyor, ve giderek, aşk şarkılarından toplumsal şarkılara yöneliyor. Sonrası malum: Inti Illimani ve Quilapayun’la birlikte dünyanın her yerine Şili’nin sesini ulaştıran kahramanlardan biri oluyor.

Kırmızılı Kadın Joan Jara

Joan Alison Turner Roberts, ya da kitabın kapağında yazan adıyla Joan Jara, Victor Jara’nın eşi. Dansçı. İngiliz. 1953’te, Patricio Bunster ile evlenmiş, ertesi yıl Santiago’ya yerleşmiş ve orada “gringa” olarak yaşamaya başlamış. Gringa, Şili’de yabancılara yakıştırılan (biraz da onları hakir gören) bir sıfat. Belki de bu yüzden, Joan, hayatı boyunca Şili’yi içselleştirmemiş. Victor Jara dışında onu oraya bağlayan bir neden bulunmadığından (ve elbette, darbe sonrasında orada yaşamak güçleştiğinden) 1973’te ülkeyi terk etmiş. Victor’un mücadelesine hep destek vermiş ama bu mücadeleyi daha ziyade bir beynelmilel hürriyet mücadelesi olarak görmüş. Öncesinde, yani Patricio’lu yıllarında kendini tümüyle dansa vermiş. Pek çok kez sahneye çıkmış. Victor’u, eğitmenlik yaptığı dönemde, sessiz, sakin, saygılı ve öğrenmeye hevesli bir genç olarak tanımış. Victor da Joan’ı ilk olarak “Carmina Burana”da, Kırmızılı Kadın rolünde izlemiş ve ona orada âşık olduğunu sonradan itiraf etmiş.

Joan Jara, Victor’un “önceki” hayatına hâkim olmadığından, en çok merak ettiğimiz döneme dair bilgilere yazdığı kitapta ulaşamıyoruz. Tanık olmadığı bu dönemi, Victor’un ona anlattıklarından aktarmayı seçmiş ve Victor’la yapılmış söyleşilerden alıntılarla perçinlemiş. Kısır bilgiler değil bunlar, ama “yaşanmamış” oldukları için teknik bilgi düzeyinde kalıyorlar. Yine de yukarıdaki özete ulaşmamıza imkân tanıdığı için önemli. Kitabın asıl odak noktası, elbette Joan - Victor Jara çiftinin yaşadıkları, yani ozanın son on beş yılı.

Joan’ın Victor’la karşılaşması ve “ilişki”nin başlangıcı, film gibi: 1960 yılının Ekim ayında, Joan’ın “kendine gelmek” için yaptığı bir alışveriş sonrasında bir kafede karşılaşmışlar. Bu, ilk değil: Joan’ın hatırladığı dördüncü karşılaşma! Ancak ilk kıvılcım orada çakmış. Sonra, “şans eseri” iki kez daha karşılaşmışlar ve Victor, ikincide ondan bir randevu koparmayı başarmış. Birlikte gittikleri ilk yer, Mapocho nehri kıyısında açılan Açık Hava Sanat Sergisi. 

Cömert ve bulaşıcı bir mutluluk

Sonrasını Joan anlatsın: “Kalabalık ve gürültüden uzaklaşmaya, Parque Forestal’ın ağaçları altında yürümeye başladığımızda Victor elimi tuttu ve yumuşacık dokunuşu, insancıl sıcaklığı ilişkimizde yeni bir aşamayı başlattı.” İlişki, başta istikrarsız sürmüş ancak Victor bunu “ayrılığın ardından girişilen bir teselli ilişkisi” olarak görmemiş ve giderek daha ince, sıcak, nazik davranmaya başlamış. Joan’ın içten içe ve artan bir aşkla onu sahiplenmesini sağlayan bu incelik. İlk günleri, “Konuşacak çok şey vardı” cümlesiyle özetlemiş ve şöyle devam etmiş: “Eşim olduğu kadar arkadaşımdı; birisiyle özgürce konuşabilmenin, içe atıldığında birikip mayalanarak her türlü ilişkiyi zehirleyebilecek tüm duygu ve düşünceleri ifade edebilmenin önemini onunla öğrendim. (...) Victor kibar, sabırlı ve komikti... İncittiğim zamanlarda suratını asardı ama neşesizliği hiç uzun sürmezdi. (...) genel anlamda son derece açık ve cömertti. (...) Hiçbir şey saklamadı benden; savunmacı gülümsemesi benim için bir maske değil, cömert, açık ve bulaşıcı bir mutluluk öğesiydi. Gelmediği veya geciktiği zamanlarda duygusal açıdan ona ne kadar bağlandığımı, hatta itiraf etmeye çekinmeme rağmen ona fena vurulduğumu fark etmeye başladım.” Bu satırlar, aşkın en güzel tanımı belki de!

Joan - Victor çiftinin yaşadığı büyük aşk, bugünkülere örnek. Ancak örnek olan sadece bu değil: Victor Jara’nın mücadelesi, şarkıları ve yaşadıklarına dair ipuçları bugüne dek bu satırların yazarı dahil pek çok insanı etkiledi, etkiliyor. Joan, Victor’un şarkı söylemesini bile ona duyduğu aşkla bağdaştırıyor: “O ana dek âşık olmamışsam bile sadece şarkı söyleyişini dinlemek tüm direncimi kırmaya yeterdi.”

Victor Jara’nın “mücadele”sini anlatmaya girişmeden, kitaptan bir alıntı daha yapayım. Joan’ın, sevgilisine olan aşkını anlattığı en güzel paragraf belki de bu: “Bana nefes aldıracak ve gelişme olanağı sağlayacak şekilde sevgi vermeyi biliyordu. Beni ne bir ayna gibi kullandı ne de ideallerine uyup uymadığıma baktı. Mutluluğu, zaman içinde sorumluluk bilincini güçlendirdi, gerekli gördüğü hedefler uğruna daha fazla çabalamasına yol açtı. Herhalde benim gibi, günün birinde kendine ait daha fazla zaman bulabilmeyi umuyordu. Sürekli, ‘Birbirimizi sevdiğimiz için ne denli şanslı olduğumuzun farkında mısın?’ derdi.”

11 Eylül 1973, General Augusto Pinochet’nin, Amerika’nın desteğiyle Şili’nin seçilmiş başkanı Salvador Allende’i devirdiği tarih. İktidarı 17 yıl süren Pinochet yakın zamanda yargılandı ancak gücü elinde tuttuğu süre boyunca Şili halkına kan kusturdu. Inti Illimani’den Quilapayun’a pek çok topluluk, Şili halkının çilesini dünyaya şarkılarla anlattı. “Venceremos”tan “El Pueblo Unido Jamas Sera Vencido”ya pek çok simge şarkı yapıldı. Darbe, Türkiye’de de şarkılara konu oldu. Bunlar içinde en önemlisi, yazının başında andığım Bulutsuzluk Özlemi’nin 1990 tarihli “Uçtu Uçtu” albümünde yer alan “Şili’ye Özgürlük”. Darbeyi anlatan dizeleri almayayım ama şu bölümün altını çizeyim: “Santiago stadında/ Binlerce tutsak arasında/ Şarkı söyler Victor Jara/ İşkenceden ölene dek!”

Jara’dan Ali İsmail’e

Jara’nın ölümü, dünyanın en trajik ölümlerinden: Stadın içinde, tutsaklarla tutulurken şarkı söylemeye başlıyor ozan ancak herkesin gözü önünde dövülerek öldürülüyor. Önce gitarı kırılıyor, sonra parmakları. Sonrası dipçikler ve postal darbeleri… Uzun uzun anlatmanın yararı yok, şahit olabileceğiniz en fena ölümlerden biri bu. Yakın zamanda, Ali İsmail Korkmaz örneğinde, 12 Eylül sonrası İlhan Erdost’un ölümünde yaşadığımız bir vahşet. Zalim, her yerde zalim. Emri verenin ondan aşağı kalır yanı yok elbette.

Ali İsmail, eminim Victor Jara’yı çok severdi. Katillerinin “yargılandığı” mahkeme, müsamere tadında sürüyor. Ona dair bir haber beklerken uzaklardan gelen haber içimizi ısıttı: Victor Jara’nın katili Pedro Pablo Barrientos Núñez, Joan Jara’nın uzun süren mücadelesi sonucu nihayet yargılanıyor. Yetmez ama evet!

Yazının başında söz açtığım Mozaik şarkısı “Bir Adam Öldü”, içinde Victor Jara’nın “Manifiesto”sunu barındıran şarkı. Jara’nınki, adı üstünde, ozanın manifestosu. “Bir Adam Öldü”yü besteleyen ve içine “Manifiesto”yu enjekte eden Mozaik insanı Bülent Somay, “Şarkı Okuma Kitabı”nda (Metis Yayınları, 2000) iki yazıda Victor Jara’yı anar ve onunla buluşma macerasını anlatır. Bu “buluşma” müzikal bir buluşmadır: Darbe görmüş iki toplumun darbe karşıtı iki ozanının buluştuğu nokta, şüphesiz söyledikleri şarkılar. Bu noktada, iki şarkının birbirine karışması çok da şaşırtıcı değil.

Son sözü Victor Jara söylesin; “Manifiesto”dan seçtiğim dizeler, noktayı koysun: “Laf olsun diye, güzel sesim duyulsun diye şarkı söylemem/ Şarkı söylerim, çünkü gitarımın hissi ve aklı var/ Topraktan yüreği ve güvercin kanatları var/.../ Çalışkandır gitarım, bahar kokar// Gitarım ne zenginlerin malı, ne de yardakçılarının/ Şarkım yıldızlara ulaşmak için bir iskele/ Bir şarkının ancak, en gerçek gerçeklerin şarkısını/ Söyleyerek ölenlerin damarında attığı zaman anlamı vardır/.../ Orada, herkesin toplandığı ve her şeyin başladığı yerde/ Yüreği olan bir şarkı var; sonsuza dek yaşayacak yeni şarkı...”

;

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacaktır.

Henüz yorum yazılmamış