Advertisement

Tomris Uyar’ın öykülerinde yaz, deniz, güneş…

Tomris Uyar’ın öykülerinde yaz, deniz, güneş…

Prof.Dr. Handan İnci’nin bu yazısı daha önce Kitap-lık dergisinin 130. sayısında yayımlanmıştır. 

“Denizi öylesine severdi. Gider çakıllara uzanır, denizin yüzünde gerinir, sularda kulaç atar, kumlarda yatardı sere serpe. Yaşamak demek, yazsa denize gitmek, kışsa deniz aylarını beklemekti ona göre.”

Bilge Karasu’nun bir öyküsünde geçen bu cümleler Tomris Uyar için yazılmıştır sanki. Okurları çoktan fark etmiştir, tanıyanları yakından bilirler yaz mevsimi, güneş, deniz Tomris Uyar’ın öykülerinde ve yaşamında özel bir yer tutar. Hele deniz…  Başrolde olmadığı zaman bile bir yerden ilişiverir öyküye. Denizin Tomris Uyar öykülerinde işlevsel bir yeri var. Öykülerin anlamı, yoğunluğu, aydınlanma ânı, ya bir deniz kenarında ya da denizle ilgili bir anıyla duyumsatılır çoğu kez. Giderek yıpranan, çöken bir kıyı otelinde, sahipleri gibi çürüyen bir Boğaz yalısında, “oturmuş, sessiz dostlukları pekiştirmeye” yarayan kuytu kıyı lokantalarında dolaşan öykülerde ışıltılı yüzeyi, lodosu, deniz kabukları, renkli takaları, günbatımları, mavi sonsuzluğuyla diri bir deniz de görebilirsiniz, geçmiş yazın plaj artıklarıyla, kıyıya vuran çer çöpüyle tüketilmiş bir deniz de. İki kitabının adında, bazı öykülerin başlığında, çoğu öykünün de ana damarında yaz ve deniz akar. Füsun Akatlı’nın onun öykülerini “güneyli” olarak nitelemesi boşuna değil. Yazdan, denizden söz açmayan öyküleri bile bir “yaz duygusu” uyandırır içimizde.

Uyar’ın öykülerindeki deniz, biyografik bir izi de sürdürebilir bize. Günlüğünde anlatır, çocukluğu, gençliği “yazın, kokuları ve renkleriyle bir bütün olduğu günlerde”, Büyükdere’de geçmiştir. Sarıyerli balıkçı arkadaşlarıyla gezip tozduğu o kıyılarda işlemiştir deniz kanına. Sonraları, Boğazın salaş lokantalarında dostukları pekiştiren,  Marmara adalarında, Akdeniz kıyılarında  “tadına varılan” denizlere gelecektir sıra.

Kıyıların tadını çıkarmak için dostluklar idealdir ama, deniz içi yalnızlık ister. “Yüzmek denizin bütün gürültüleri sindiren, size tekbaşınalık duygusunu veren enginine açılmak” tır, özgürleşmektir. Güzel Yazı Defteri’nde Kenan, sudan yeni çıkmış Güzin’e “…yalnız denizdeyken kendin oluyormuşsun gibime geliyor” derken Tomris Uyar’ı düşünmeden edemeyiz, denizle, yaz mevsimiyle öylesine özdeşleşmiştir.

Yaşdeğiştirme günlerine yetiştirdiği şiirlerde Edip Cansever de Tomris Uyar’ı denizle, yazla anar: ‘Deniz üstlerinden gülücükler toplayan’, ‘gözleri haziran gibi parlayan’, ‘evinde güneşin hiç batmadığı’ bir kadın…

Denizle arası iyi olmayan bozkır çocuğu Turgut Uyar ise hem aralarındaki farkı, hem de onun deniz sevgisini bir dizesinde şöyle vurgular:

“Dağ biraz daha benden deniz her zaman senden.” 

Yaz tutkusu, içinde uzun zamanlar geçirdiği mutfağına bile yansımıştır Tomris Uyar’ın. Günlüğünden öğreniriz, yaz duygusunu kışın da diri tutmak için turuncuya boyatmıştır mutfağını, “içerde hep küçük bir yaz güneşi varmış izlenimi uyandıracak kadar” bir turuncu.

Yaz ve deniz, bir damak zevkidir aynı zamanda. Akşamüzerleri kızarmış biberlerin, patlıcanların kıyıyı tutan kokusuna, diri domateslerle hazırlanan salatalara ve şişede buğulanan rakıya payını ayırmalıdır yaz kıpırtısında. İstanbul “denizini kaybetmeden” önce:

 “O günlerde yaz sabahları, at arabalı satıcıların mahalle aralarına taşıdıkları sebze-meyve kokularıyla açılırdı. (…) Kah­valtıdan sonra gün, denizindi. (…) Akşam yemeklerinin demirbaşları: salata ile patlı­can kızartması. Salata limonlu mu sirkeli mi olacak,  patlıcan kızartması domatesli mi sarmısaklı yoğurtlu mu? Yaz, bir damak tadı da aşılıyordu. Ama asıl öğrettiği aşkın gelip geçici olabileceğiydi. İstanbul’un denizine (yoksa suyun farklılığı yüzünden denizlerine mi desem?) girenler, değişik akıntılarla savrulabileceklerini bilirler. Onların arasından, ömürboyu sürecek bir aşkı, kısa bir tatil sırasında, şatafatlı bir tatil yöresinde bulduğunu sanıp kente döndükten sonra ‘tüh, değilmiş’ diyen saflar pek çık­maz.”

 “Aşk” ve “deniz” kelimeleri yanyana geldiyse,  “Kalenin Bedenleri” öyküsündeki şu bölümü okumanın sırasıdır:

“On dört yaşından sonra tutulduklarına hep anlayış, sevecenlik ve dostlukla yaklaşmayı öğrettin kendine. Yaz geceleri, sevdiğinle sevgilisinin en az yirmi adım ötelerinde yürüyüşlere çıktın. Onlar öpüşürken bir bahçe duvarına iliştin, bekledin, yaz gecesinin, yaz göğünün tadını çıkardın. Yalnız denize gerçekten âşık olunabileceğini ve bu sevginin süreceğini düşündün, mutlu oldun.”

Yalnız denize gerçekten âşık olunabileceği…”  Yıllar geçmiştir. Deneyimlerin yanıltmadığı yazar günlüğünde bu cümleleri şöyle tamamlar: “Haklıymışım. Bugüne kadar elimde olan ya da olmayan nedenlerle, bazen bile-isteye, bazen ister-istemez aşktan (aşklardan)  kolaylıkla caydım da denize duyduğum aşk hep yerli yerinde kaldı.”

 Aslında denize değil, “su”ya tutkundur. Suların kesik olması bile “katlanılmaz bir tedirginlik”tir onun için. Şöyle diyor günlüğünde: “Kimileri bu özelliğimi burcuma, balık olmama yorabilirler. Daha iki aylıkken, sıcak suyla değil, bahçede, ılık ilkyaz güneşinde ısınmış suyla doldurulmuş küçük bir küvette yıkandığımı bilenler, değişik psikolojik yorumlar getirebilirler. Bu bilgilerden yoksun olanlar, yine de öykülerimde ve yazılarımda denizin çoğu zaman bir başkişi katına yükseldiğini farkederlerse bu eğilimimle özgürlük tutkusu arasında bir bağlantı kurmaya çalışabilirler. Bütün bu görüşlerde haklılık payı var.”

Doğrudur. Bu öykülerdeki deniz teması ile yazarın özgürlük tutkusu arasında bağ kurmak hiç de yanlış olmaz.  Ancak dahası var: Yukarıda da söylendiği gibi, deniz, yaz ve güneş, öykünün yapısında, çatışmaları, bakış açılarını ve aydınlanma anlarını yansıtan bir işlevle de taşır. Yazının devamında Uyar’ın öyküleri bu açıdan değerlendirilecektir.

Yaz biter!

Tomris Uyar’ın öykülerinde hep geçmişte kalmış bir yaz, içinde yaşama sevinciyle yüzülmüş bir deniz vardır. Bir daha aynısı yaşanamayacak, geri gelmeyecek, mutluluğa en çok yaklaşılmış anları çağırıştıran bir imgeye dönüşmüş olarak ama. Ya çevrenin, insanların yozlaşması ile yitirilmiştir “o yaz”lar, ya da “kişi” değiştiği için artık yinelenmesi olanaksızdır. Anımsamalara o günlerin sevinci ve şimdinin  hüznü birlikte yansır. Bir tatil dönüşünü anlattığı “Rus Ruleti”nde ‘leitmotiv’ gibi tekrarlanır şu sözler: “Yaz bitti”. “Yaz bitti”. “Çare yok. Yaz bitti”.

Yazlar biter, anıları gölgeye dönüşür. Güzel Yazı Defteri’nde dediği gibi: “Gölge kalıcı.”

Tomris Uyar öyküsü, geçmiş yazların gölgesinde kalmış o ân’ları yakalamaya çalışır. Bellek geçmiş ve gün arasında gider gelir. Bu çarpışmadan her zaman ‘gün’ yenik çıkar. Yaşanmış güzel ân’ların ışığı  günün kasvetini daha derinden duyumsatır. “Konuk” öyküsünde örneğin, loş bir kıyıda oturan kadının hüznü, gençliğinde kalmış masmavi bir yaz günü anısıyla daha da belirginleşir. “Son Sanrı”da yaşama duyulan isteksizlik, eski bir yazın pırıltısıyla iyice koyulaşmıştır. “Yaz alacakaranlığı”nda başlayan öykü, ışıltılı bir yaz anısıyla biter: “Sıcak bir yazın son günleri”dir. “Akşam inerken sebzelere serpilen su, yıkanmış taşların buğununa karışı(r). Her yer deniz. Yakında kış gelecek. Oysa yaz dendi mi hep o: Ada’da keskin akasya kokusu, Boğaz’da denizli ılhamur kokusu, arnavut ciğeri, rakı, balık kokusu.” Ama birşeyler değişmiştir. Sadece kendisinde değil, ülkesinde, arkadaşlarında: “Ev hiçbir şey kokmuyor. Ev, yalnızlık demek. Kış demek” artık.  Yazın, paylaşımın, açık havanın yerini, yalnızlık, soğuk ve kapalı mekân almıştır. O güzelim geçmiş yaz, yaşanan kaybın büyüklüğünü derinleştirir.

Bazı öykü kişileri isteseler de bu deneyimi yaşayamazlar. Bir iç hesaplaşma yolculuğunda Halit Akçam örneğin, denizle bu ilişkiyi kaçırmış olmasının boşluğunu duyumsar. “Kente, geçmişin ilk önemli durağından başlamak, onu kıyı kesimlerinden sarmalamak çabası boşa gitmişti. Denizle ilgili anıları yoktu ki. (…) Deniz, yanıbaşından akıp gidiyordu, yaşamasına bir şey katmadan.” (“Emekli Albay Halit Akçam’ın İki Günü”)

Yaz sonu hüznünün en kuvvetli anlatımlarından birini Kuşluk Rakısı”nda buluruz. “Mevsim dönünce” yazlıkçılar adadan aleleacele kaçarken anlatıcı bir çardak altında içmektedir. “Yazı bitirdik”, mırıltısı adayı giderek daha şiddetle saran rüzgâra karışır.

Deniz iyi gelir, yaz da!

Hüzün ve yaşama sevinci Tomris Uyar öykülerinde, günlüklerinde içiçe yürüyen iki ana damar gibidir. İkisini de saf halde bulamazsınız. İlle de “sevinç” öne geçecekse, dikkat edin, ya güneş parlamaktadır, ya da kıyıdayız. Hiç değilse güneşe, denize benzer birşeyler sarmıştır etrafımızı. Bir tren yolculuğunda bile:

“Suyun içinde sallanır gibi geçirdim geceyi. Dışarda istasyonların sesleri, yol kıyısındaki evlerin ışıkları, sabaha doğru görünüp görünüp kaybolan deniz parçaları… (…) Kimi zaman küçük ayrıntılar birleşip yeni bir tat oluşturuyorlar, daha önce bilmediğiniz bir tat. Mutluluk dedikleri bu kadar mı acaba? Bu kadarsa da yeter.”

Denizin dirilten gücü “Bir Günün Sonunda Arzu” öyküsünün bezgin temizlikçisi Hacer Hanım’ın tek dayanağıdır. Mutsuz evliliğini, yorgunluğunu Dolmabahçe’den inerken unutuverir; “deniz kıyılarında akşamları kolaylayacak soluklar bulu(r)”, eve gitmeden, “ağızdaki pas silinir su kokusunda.”  Canlanır. Günlüğüne de yazmıştır Uyar: “..bütün kahırları, bütün umutsuzlukları birlikte yuta(r)” çünkü deniz.

Otuzların Kadını’ndaki anne için de iş dönüşü, sokağın ucundan denize girmek tek kaçamaktır. “Ölümle ilk karşılaşmayı atlatan birinin birdenbire aklına düşen ayrıntılarla canlanması gibi” dirildiğini hisseder eve dönmeden. Uyar’ın öykülerinde denizin, yumuşatıcı, sağaltıcı, yönüne en çarpıcı örnek “Ayşe Haklı”, öyküsü olsa gerek. Denizde yan yana  yüzmek, boşanmak üzere olan bir çifti bile yaklaştırır bir süreliğine: “gözalabildiğine bir maviliğe doğru açılırlarken, daha kolay bulmuşlardı sözcükleri. Kıyıda, denizden gelen esinti aralarından geçmiş, günlerin tortularını, kırıklıkları, karaları, belirsizlikleri silmişti, giysilerini aynı yöne savurmuştu. Kumlara sereserpe yatmak, kasıkları ve yürekleri güneşe açmak, iyi gelmişti.”

Deniz sıkıntıyı hafiflettiği gibi, yaşamdan alınan tadı da arttır. “Dön Geri Bak” öyküsünde. Mustafa’yla ilk ve son sevişmesinde Nesrin, “Denize doğru doludizgin” koşarcasına mutludur. Her sevinç ânından denize, yaz güneşine pay vermeyi unutmaz Tomris Uyar. Bazen bu, “Gülümsemeyi Unutma” öyküsündeki anlatıcının, başında yıllardır taşıdığı “cam fanusu” kıracak kadar güçlü bir güneştir. “Hep yaz”dır, çünkü:”ya yazbaşı ya yaz sonu.” Kentte “ırmağa açılan yan yollardan yazın deniz kokusu, taze ekmek kokusuna karışarak” yayılmaktadır.

Söylediği gibi, denizle özgürleşmek duygusu arasında kuvvetli bir bağ kurabiliriz Tomris Uyar’ın öykülerinde. Bir de bunu kaçırmış olanlar vardır: Denizin sesini duyamadıkları için yaşamı da ıskalamış olanlar… “Gün Döndü”deki orta yaşlı Nigar, gençliğini düşünürken denizin duymazdan geldiği sesini anımsar. İşte şimdi yine o ses, “gel Nigar, diyor yolun sonu, evin sonu deniz, bir adım daha at… at kendini… at, yola at… hadi at, çek kapıyı sonra koş… koş… koş… yüreğin yatışsın.”  Yine yapamıyor Nigar, ama deniz sokağın ucunda oldukça bir ihtimal hep vardır. “Durup dururken bakarsın bir gün… bir lokantada, deniz üstünde hem, ikindi sıcağında, bira ısmarlamışımdır. Anahtarı da kapının üstünde bırakmışımdır üstelik.. ayıp ama öyle işte.”

“Rus Ruleti”nde emekli Ferhunde Hanım da denizi ve özgürleşmek fırsatını kaçıranlardan. Tatil dönüşü terminalde yorgun beklerken, elinde kış evine taşıdığı bir zakkum kökü, boş geçen yazlarını düşünür. Artık ne anlamı var… “denize bakıp bakıp durduk. Sonra tatil bitti işte. Yaz bitti. Gençler gibi göremedik oraları. Aklımda hiçbirşey kalmadı. Eve bir dönsem.”

Denizin en az yer aldığı “Şahmeran Hikâyesi”nde bile bu ân’ı kaçıranlara bir yazıklanma yükseltir Uyar: “İnsanoğlu, çırpınan bir kayık, bir gemi görür de atlamaz mı içine? Çekip gitmez mi hiç?

 Bir denizi paylaşmak

“Denizi paylaşmak” deneyimi Uyar’ın öykülerinde, günlüğünde sık sık yinelenir. Tadı yoğunlaştıran bir paylaşımdır bu… “Ormandaki Ayna” öyküsünün Ece’si geçmişinden sadece böyle eşsiz bir anı saklamıştır: “Sabahın erken saatlerinde, ilk serinlikte, koskocaman bir denizi paylaşan bir kadınla bir erkek arasındaki garip hısımlığı”  tekrar yaşayamamaktan korkan Ece yalnızlığı seçmiştir.  Bazen de tam tersi, bu paylaşım sağlanamadığı için biter ilişkiler. “Dizboyu Papatyalar”da Şermin, denizi aynı biçimde sevemedikleri için Orhan’ı terkeder. Orhan için, “Çanakkale’nin hırçın suyu, Ege’nin göz kamaştıran tuzu, Karadeniz’in yüzeydeki soğuğu, diplerde sarmalayan ılıklığı… hiçbiri önemli değildir” çünkü,  “tek deniz” vardır sözlüğünde, gerisi ayrıntıdır.

Deniz yağmacıları

Deniz kıyısı, kişilerin yaşama biçimini, iç dünyasını açığa çıkaran bir turnusol kâğıdı gibidir Tomris Uyar’ın öykülerinde: Denizi tanıyarak, bilerek, usulca sevenler, onu gürültüleri, görüntüleri ve artıklarıyla kirletenler.

“Yürekte Bukağı” öyküsünde, bir kıyı otelinde iki genç kadın görürüz. Kadınların konuşmasına anlatıcının iç sesi eşlik ettikçe aralarındaki derin farklar belirir. Çoğunluğu temsil eden küstah ve saldırgan kadınlar karşısında yeniktir anlatıcı. Yüreğini çember gibi saran, soluk alacak yer bırakmayan bu baskı karşısında yaz bile sağaltıcı değildir artık. “Yaz, çekilmiş bir diş gibi yokluğuyla” zonklamaktadır.

Uyar’ın öykülerinde denizi anlayarak, tüketmeden seven kıyı insanları ile her yaz daha çok yayılan turistik tesis müşterileri ve yazlıkçılar arasındaki bu çatışma önemli bir izlektir. Daha ikinci kitabı Ödeşmeler’de karşımıza çıkan çatışmada kimin yenildiğini söylemeye gerek yok. “Çiçeklerle” öyküsünde Barba, soyu giderek tükenen bu kıyı insanlarının çarpıcı bir örneğidir. Elinden alınan dükkanının yanıbaşında lüks bir otel inşaatı yükselirken Barba’nın kenardaki parkta ölmesi yaşanan değişimin çarpıcı bir simgesi gibidir. Kıyıları yavaş yavaş leylakları solduran, deniz görüntüsünü kesen oteller, birörnek yazlıklar, yoz bir müziğin taşkın gürültüsünü kıyılara boca eden tesisler saracaktır. “Limanda” öyküsünde İzzet Bey bu çılgın kalabalıktan umutsuzca kaçmaya çalışır:

Kalabalık, denizi yağmalamaya koşuyor. Özel arabalar doldurmuş kıyıyı. Yolcuların çoğu küçük memur. (…) Botlar, kürekleri, şortlar, deniz yatakları, toplar… üst yanları çıplak erkekler, arabalardan inip denize bakıyorlar: ‘Müthiş yahu!’ diyorlar karılarına ‘Şuraya baksana!’ Bu toprağa yeni ayak basmışcasına şaşkın (…) Karılarının çarçabuk kısalttıkları etekleri görmezden geliyor ev erkekleri (…) Çünkü yaz bu. Gereğince yaşanmalı ki anlatılsın kış boyunca:  tatil köyleri, kampingler, karpuzun en ucuzu nerdeydi, boğma rakıyı nereden getirtmeli…”

Tomris Uyar’ın öykülerini günlükleriyle birlikte okuduğunuzda birçok deneyimin bazı farklarla yazarın da başından geçtiğini görebilirsiniz. Öykülerinde sıkça karşılaştığımız bu görgüsüz kıyı yağmacıları yaz günüklerine de yansımıştır. Hem de yıldan yıla daha acıtıcı, yıldırıcı ayrıntılarla. 1996 Mayıs’ında Şile’de yazılmıştır: “Denizin ve güneşin tadını çıkarmaya çalışmak yetmiyor artık: Kıyıya sabahtan inenlere ikindiciler de katılınca gürültüye ve müziğe karşı düpedüz savaş vermek zorundayız. Konuşmaktan vazgeçtim, gazeteye gözatmak bile olanaksız.” Yüksek sesli arabesk müzik, büfe önünde kalabalıklar:“Yiyecek ve insan eti görmekten içim kalktı.”  Yapılacak tek şey var: “Deli gibi denize koşmak!”

Oysa deniz de bitmiştir.

Deniz bitti!

Bir zamanlar her plajından denize girdiği Marmara’nın, Boğaz’ın artık yüzülmeyecek hale geldiğini görmezden gelerek kavun, karpuz kabukları arasında inatla yüzmüş, kolera tehdidinde bile denizin çağrısına kayıtsız kalmamıştır Tomris Uyar; denizin gerçekten bittiğini, “içinde kıvrık, kaygan siyah lekelerin yüzdüğü koyu bir bulamaca” benzediğini korkuyla farkedinceye kadar.

Peki denizsiz kalmış bir kentte yazın ne yapılır?”

“Denizini Yiteren Kent” adlı yazısından okuyalım:

“Seçenekler çok çeşitli aslında: Burnunuzun dibinde akıp giden denize uzaktan bakabilirsiniz, yüzme havuzu de­nilen toplu küvetlere girebilirsiniz, kilometrelerce yol kat edip eğlenmeyi yaygara koparmak sayan kitlelerle birlikte kapağı attığınız bir yazlıkta, değil bir kitap günlük gazeteyi bile okuyamadığınızı anlayınca ‘Burda ne işim var?’ deyip uslu uslu kente dönebilirsiniz. Soğuk bir duş yaparsınız, olur biter.  Ya da benim gibi yaparsınız: Evdeki bütün camları açıp bütün perdeleri kapatarak yani rüzgârı içeri, güneşi dışarı salarak çalışırsınız. Yaz sözcüğü ikinci an­lamıyla işbaşındadır artık, size yazmanızı buyuruyordur.”

Öyle de olur. Gündökümlerinin sonunda Tomris Uyar’ı denizi yaşamak yerine deniz temalı kitaplar okurken görürüz. Bu yıllarda üniversitede verdiği dersin adı anlamlıdır: “Kıyıdan Açılmak”. Yaz sevinci, deniz tutkusu son öykülerinde nasıl azalmışsa, günlüğünde de denizden yavaş yavaş uzaklaştığını izleyebiliriz Uyar’ın. Kendi deyimiye, “tutkusu depreşince” denizi öykülerinin başkişisi yapan Bilge Karasu’yu okumak gelir aklına, ya da Camus’un  “duyarlı yolcu”yu Oran’da geziye çıkardığı Yaz kitabına başlar.

Deniz bir imgedir

 Tomris Uyar’ın öykülerinde yaz, güneş ve deniz görüntülerinin kitaptan kitaba nasıl değiştiğini izlemek de ortaya anlamlı bir sonuç çıkarır:

Genel bir bakışla denebilir ki, ilk kitapların parlak güneşi, diri denizi zamanla  yerini  puslu, soğuk bir denize bırakmış, Füsun Akatlı’nın deyimiyle yazar “kuzeye kaçmış”tır. Öykülerinde toplumsal bağlamı hiç göz ardı etmeyen Uyar’ın güneşindeki soğuma dönemleri, toplumsal ve siyasal dönüşümlere yöneltilmiş bir eleştiri olarak yorumlanabilir. 1979 tarihli Yürekte Bukağı’nın öykülerinde donuk, üşüten bir güneş vardır. Uzak adaların moru, güneşin turuncusu artık çocukların resim defterinde kalmıştır. Çürümüş deniz, üstünde cesetler sürüyüp götürür.

Gecegezen Kızlar (1983) ve Sekizinci Günah (1990)’ta deniz ve güneş trajik bir durumun imgesine dönüşmüştür. “Gecegezen Kızlar” öyküsünde mavi-uç’un soylu insanlarını, kokuşmuş sarı kentten kaçırıp diplere ileten mitolojik bir hayvandır deniz. “Geriye Kalan Günlerimizin İlki”nde gerilim atmosferini besleyen bir ses; “Sonuncu Belki”de sıkıdüzen bir evliliğe hapsolmuş kadının bilinçaltı; “Mavikan Kokusu”nda grotesk bir gardiyan… Son öykü toplamı Aramızdaki Şey (1997)’de ise deniz, yaz ve güneş ne doğal hali, ne imgesiyle görülür. Mavi yerini tamamen “kırmızı”ya bırakmıştır. Umut yerine yokoluş!

Ölümünden bir yıl önce yayımlanan son kitabı Güzel Yazı Defteri (2002)’nde okuru bir sonbahar denizi beklemektedir. Kitaptaki fotoğrafların da gösterdiği gibi, tükenmiş bir yaz:   kırık iskele merdiveni… yosun tutmuş sandal…  eskimiş bir palet teki.

Tomris Uyar, “mavi-uç”tadır.

Kaynak:

Tomris Uyar: “Konuk”,  “Bir Günün Sonunda Arzu”,  “Gün Döndü” (İpek ve Bakır, 1971); “Çiçeklerle” “Dön Geri Bak” “Şahmeran Hikâyesi” (Ödeşmeler, 1973); “Emekli Albay Halit Akçam’ın İki Günü” “Dizboyu Papatyalar” “Limanda” (Dizboyu Papatyalar, 1975); “Ayşe Haklı” “Yürekte Bukağı” (Yürekte Bukağı,1979); “Rus Ruleti” “Kuşluk Rakısı” (Yaz Düşleri, Düş Kışları,1981); “Sonuncu Belki” “Ormandaki Ayna” “Geriye Kalan Günlerimizin İlki” “Gecegezen Kızlar” (Gecegezen Kızlar, 1983); “Gülümsemeyi Unutma”, “Son Sanrı” “Kalenin Bedenleri” (Yaza Yolculuk,1986); Sekizinci Günah, 1990; Otuzların Kadını,1992; Aramızdaki Şey, 1997; Güzel Yazı Defteri, 2002. (Metindeki alıntılar kitapların YKY baskısından yapılmıştır.)

;

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacaktır.

Henüz yorum yazılmamış