Advertisement

Teknolojik-memelinin odaklanma sorunu

Teknolojik-memelinin odaklanma sorunu

2000’lerin başından itibaren yaşamımız kökten değişti: Hayatımıza giren sosyal ağlar ve onlara daha etkin ulaşmamızı sağlayan, ardından en verimli biçimde onları kullanmamıza imkân veren akıllı cihazlar sayesinde, uyanır uyanmaz ilk yaptığımız iş hesaplarımızı kontrol etmek, mesajlara yanıt vermek ve paylaşımlarımıza gelen yorumları gözden geçirmek oldu. 

Bugün son sürat devam ettiğimiz bu rutin aktiviteyle hiçbir şeyi “atlamadan” ve üstelik sanallıkla örülü yaşama sürekli katkı sunarak ilerliyoruz. Peki, aslında biz ne yapıyoruz? 

Byung-Chul Han’ın “şeffaflık” ya da “şeffaf hayat” dediği akışta, normal şartlar altında kimseyle paylaşmayacağımız bilgileri ve anları saydam hâle getirerek dikkat çekmeye uğraşır veya sanal tatminlere ulaşmayı arzularken dikkatimizi dağıtıyoruz. Böylece hem özne hem de nesne olurken bir yandan yarattığımız yalan veya sahte kimliğimiz, kendi çapında ya da “oyunun kuralları dahilinde gerçekliğe” dönüşüyor, daha doğrusu gerçekmiş gibi boy gösteriyor, bir yandan da hakiki “ben” tüm ayrıntılarıyla ortalıkta salınıyor. Bazen de hayatın kendisine benzetip inandırıcılığını arttırdığımız uydurulmuş hikâyelerle varoluyoruz. İşte bu durum, Hal Niedzviecki’nin “Dikizleme Günlüğü”nde (Çev. Gökçe Gündüç, Ayrıntı Yayınları) ortaya koyduğu “abartılı paylaşım”ı ve “gözetleme kültürü”nü besliyor. Herhangi bir paylaşımımızın dolaşıma girip beğeni toplaması için tüm sınırlarımızı yıkmaya ve gizlilik duvarını yok etmeye hazırız. Çünkü görünür ya da hakkında konuşulur olma, hemen her şeyin bir boy önüne geçti artık. 

Akış içinde kaybolmak

Görünür olma ve sürekli paylaşmanın koşulu ise daima uyanık kalmak. Üstelik bu, “verimliliği arttıran” bir şart olarak da sunulabiliyor. Söz konusu meşguliyetin, dikkati ve benliği örselemesi de “ufak” bir problem. Ancak bunun da “faydaları” mevcut; hiçbir şeyden habersiz kalmadan ağda yaşayarak ortama hâkim olmak! Bu yarışta geri düşmemek için feragat etmek zorunda olduğumuz günlük yaşam, bizi kendimize yabancılaştırsa da hiç paniğe kapılmaya gerek yok çünkü yarattığımız yeni benlikle gezindiğimiz sanal dünyada, son teknolojiye ve onun nimetlerine erişmek için geçirdiğimiz vakit, bu açmazı unutturacak nitelikte. 

Sürekli erişilebilir olmak, herkesi fark etmeyi ve hareketleri algılamayı kolaylaştırıyor. Elimizdeki akıllı cihazların âdeta bir uzva dönüştüğü düşünüldüğünde, istesek de istemesek de artık o dünyadan kopamıyoruz. Kevin Tucker, “Boğucu Hiçlik-Evcilleştirme, Patolojik Dikkat Dağınıklığı ve Sosyal Medya Üzerine Notlar” (Çev. Deniz Kurt, SUB Yayın) adlı kitabında buna “cemiyet ihtiyacının giderilmesi” demişti; sürekli çevrimiçi olanlardan kurulu bir cemiyet... Bu topluluğun üyeleri, yalnızca belli bir zamanda kullanmak üzere bilgiye erişirken ve kendisini diğer üyelere göstermek istediğinde dikkatini toplayabiliyor.  

Kültür ve medya çalışmalarıyla tanınan Dominic Pettman’ın, dikkatin toplandığı bu kısa zaman dilimi dışında tamamen dağınık olduğu anlara yoğunlaştığı “Sonsuz Dikkat Dağınıklığı” adlı kitabının alt başlığı ‘Gündelik Yaşamda Sosyal Medyaya Odaklanmak’, pek çok şeyi özetliyor aslında. Yazar, herhangi bir bilgi ararken yaşamımızın durduğunu ve akış içinde kaybolup gittiğimizi fark etmeden yirmi dört saati nasıl tamamladığımızı anlatmaya uğraşıyor. 

Ağın kapanmayan gözü

Pettman’ın en başta yazdığı cümle, aslında hepimizin durumunu bir kez daha gözler önüne seriyor: “Kültür ve medya profesörü olmama -yani teknolojik vaat ve pratiklere meslek icabı kuşkuyla yaklaşmama- rağmen, zamanımın önemli bir kısmını sosyal medyada harcadığımı söyleyebilirim.” Bunun nedeni ne olabilir? Pettman, revaçtaki bireyselleşmenin dijital hâlinin, herkes gibi kendisine de küçük tatminler sağladığını gördükçe sosyal medyada geçirdiği vaktin uzadığını fark etmekle kalmamış, insanların, dikkatini sosyal medyaya vererek çoğu ağrıyı dindirip kendisini işe yarar hissettiğinin ayırdına varmış.  

Mesleği gereği algıları açık olsa da bu uğurda kendisini denekleştirmekten geri durmuyor yazar. Pettman, çıktığı yolda birçok sosyal medya kullanıcısının, üzerine düşünülen ve incir çekirdeğini doldurmayacak şeylere asıl meseleleri perdelemek için ilaç muamelesi yaptığını görüyor. 

Sosyal medyaya “şeytan” diyenlere büyük bir kuşkuyla bakan yazara göre asıl mevzu, paylaşılan gerçek bilgi dışında, o mecranın ne kadar tüketim ortamı hâline getirildiği: “Bir anlığına gözünü ekrandan ayırmaya yeltenirsen hayatını değiştirmeyi vaat eden tweet’i, gönderiyi ya da güncellemeyi kaçırabilirsin.” Bu yüzden, ağın kapanmayan kör gözüyle birlikte genellikle biz de gözümüzü kapatmamayı tercih ediyoruz. 

Sekmelerden Zen mertebesine 

Pettman’ın “ölümüne tıklama” dediği sürecin bir ayağı olan ağdaki sınırsız gezinti, dikkat de dahil ilgi göstermemiz gereken pek çok şeyi emip götürüyor. Narsisizmin tavan yaptığı ağda tıklaya tıklaya ilerleyen ve paylaşım üstüne paylaşım yapan kişi, tıpkı kendisi gibi kocaman bir kitleyle yüz yüze geldiğinde, Baudrillard’ın “yok ülke” dediği topraklara ayak bastığını anlamıyor bile. Burada sanal bir kalabalık tarafından karşılanan insanın, gerçekte yalnız olduğu ve sürüklenişe kapılıp odağının kaydığını fark etmesi çok uzun zaman alıyor. Pettman’a göre “gerçek ilişkilerin simule edildiği” bu alanda esriklik hâkim: “Bildiğimiz üzere, sosyal medyanın sağladığı ‘esriklik’, kesinlikle büyük bir heyecan ya da eksiksiz bir mutluluk değil, daha çok tanınma, tatmin, ego takviyesi, mütevazı şekilde övülme, merak, utanç ve bir yığın başka gösterişsiz -ama topluca önemli- duygulanımdan müteşekkil ufacık ve bayağı anların homoepatik dağılımıdır.” 

“Mevcut ortam, dikkat dağılışını daha etkin kılsın diye mi tasarlandı?” benzeri sorular, ağdan sıyrılmayı başaranlar gibi Pettman’ın da kafasında dönüp duruyor. Çünkü ağın yarattığı büyülenme, insanları melankolik ya da paranoyak değil, şizofren yapıyor artık.

Dikkat dağılmasını bir kural hâline getiren bu süreç, aynı zamanda politik bir altyapı barındırıyor. Elbette “afyon” benzetmesi artık klişe kaçacaktır ama bunun, son teknolojiye uygun biçimde piyasaya sürüldüğü ve pazarlama-tüketim teknikleriyle allanıp pullandığı düşünülürse dikkatimizi nereye yönlendirdiğimiz az çok belirginleşiyor. Bu süreç, kişinin öznelikten nesneliğe ya da seyirciye dönüşmesiyle yakından ilgili; göz ucuyla yakalanan gerçeklikten kısa zamanda kopmak da denebilir mevcut duruma: “Kafede oturmuş, dizüstü bilgisayarında çalışan bir kentliyi gözlemlediğimizde, Zen mertebesine ulaşmış biriyle karşılaştığımızı düşünebiliriz. Gözünü bir an kırpmayan o dikkat hâli içerisinde neredeyse otistiktir. Fakat aynı ekrana gidip baksak yine benzer şekilde, hem kendinden geçmiş hem de kıpır kıpır birkaç başka kişi arasında yazışarak, geçiş yaparak, atlayarak, tweet’leyerek, keserek, yapıştırarak ve emojiler kullanarak yönünü bulan kullanıcının pek çok sekme açtığını görmemiz olasıdır.” 

‘Başkalarının yarı büyülü yaşamı’

Anti-sosyallik ve hareketsiz hareketlilik yaratan ağ gezintileri, Pettman’ın, Jonathan Crary’den yaptığı “mevcudiyet sanrısı” denen sarsıntıyı asla ortadan kaldırmaz. Sanal sosyallik, bizi insanlarla etkileşime sokabilir belki ama dikkat dağınıklığı ile dikkat arasındaki gerilim hep sürer. Sosyal ağda paylaşımlarda bulunmak, görünür ve aktif olup ardından beğeniler almak sadece bu gerilimi baskılar. 

Söz konusu gerilimi yaratanlardan biri de savruk biçimde dolaştığımız ağlarda kendi yaşamımızın öznesi olmaktan mahrum kalışımız. Aygıtlar yardımıyla kurulan soyut ilişkilerde insan, beşerî yönünden sıyrılarak Debord’un deyişiyle “genel bir otizm”e kapılır. Geldiğimiz bu noktada Pettman’ın bir sorusu var: “Sosyal medyanın şuursuz esareti ile internetten el etek çekmenin daha yalıtılmış bir hâle büründüğü özgürlük dışında başka seçenek yok mu?” 

Teknolojik-memeli sınıfına mensup insan, sanal da olsa bir araya gelmeye eğilimli. Meraktan doğan ve bugünkü hâlini alan iletişim ihtiyacı, hem mevcudiyeti perçinler hem de varoluşa anlam katar. Sosyal ağlar, aynı zamanda kültürel bir ritüelin gerçekleştiği alana dönüşür. Fakat çoğunlukla bu eylem bizi artık yabancılaşmayla yüz yüze getirir; Pettman’ın dediği üzere akıllı cihazlar, “başkalarının yarı büyülü yaşamını” dolaşıma sokarak yabancılaşmayı çevrimiçi yapar. Ancak bu durum, sosyal medyanın bilgi ve içerik olanaklarını peşin hükümlü biçimde kötülemekten bizi alıkoymalı. Nitekim Pettman, analog dönem insanlarının zorlandığı dijital devirde bu kolaycılığa kapılmanın işten olmadığını söylüyor. Her halükârda yeni bir kültürel iletişim döneminin hüküm sürdüğünü unutmadan ama bunun yarattığı dikkat dağınıklığını hesaba katarak olaya yaklaşmak zorundayız. 

Pettman, sosyal medyanın dolaylı ve kusurlu kitlesel senkronizasyon sağladığını düşünenlerden. Bağlantılar, ağlar, bilgiler ve sayfalar yoluyla elde edilen bu birliktelik, ilişki kurma biçimlerinin değişmesine de neden oluyor. Tıklayarak, gösterip anlatarak süren bu ilişkiler, pek çok insanın buluşmasına önayak oluyor. Tabii çevrimdışıyken karşılaşmadıklarımızı bize sunan muğlak bir alana adım attığımızı aklımızdan çıkarmadığımız, farklı bir atmosferde bulunduğumuzu unutmadığımız sürece. Bu unutulduğunda, 2000’den önce yetişkin olanların getirdiği “gerçeklik ortadan kalktı” veya “sorumluluk başkalığa yüklendi” eleştirileriyle yüzleşmek mümkün. Diğer bir deyişle somut deneyim ile soyut arasındaki sınırın silindiğine dair belirlemeler karşımıza çıkabilir. Kaldı ki çıkıyor da... 

Küresel gevezelik

Sosyal ağların kaygan zemininde gezinen “bilgi”nin, kişiyi meraklandırırken paranoyaya varacak derecede kuşkulandırdığını söylüyor Pettman. Paylaşımlara beğeni gelmemesi, onların görülmediği endişesini doğururken kişide yok sayılma duygusu uyandırıyor. Oysa bütün dikkatini hızla bir şeyler yazıp paylaşmaya veren kullanıcı, zamanını ilgi bekleyerek ağda geçirebilir. Akış sürerken ekranına kilitlenme, paylaşılanları kaçırmamak için girişilen bir eylem hâlini alır. Aksi bir durum, kişide bir “sorun” olduğunun habercisi sayılabilir. 

Görünme, gösterme ve gözetleme mantığıyla işleyen, büyük oranda tüketim hazzını tetikleyen sosyal ağlar, kişiyi sanal bir ekosisteme atıp habitatını genişletmesine yardım ediyor. Cihazların ekranına düşen suretimiz ve paylaşımlarımız, yeni bir benlik inşasının da önemli bir adımı. Kimilerini huzursuz eden bu izleme-izlenme işlemi, küresel çapta bir gevezeliği ete kemiğe büründürüyor. Pettman ise bu durumun, kişiyi baş döndürücü bir yalpalamaya ittiğini söylerken “zorunluluk, dikkat dağılması, erteleme ve bağımlılık” gibi sonuçları önümüze koyuyor. Kafamızı sosyal medyaya gömmeyi tercih ettiğimizi anımsatan yazar, Silikon Vadisi’nin bunu besleyecek “sınırsız” malzemeyi sunduğunu da ekliyor. 

Bauman’ın “akışkanlık” dediği, Byung-Chul Han’ın “şeffaflık” olarak adlandırdığı durum, sosyal ağda oradan oraya atlayarak ve tüm kişisel verilerimizi kullanıma açarak dolanmamızı kolaylaştırıyor. Böylece farkında olsak da olmasak da hepimiz kavrayış biçimlerimizi yok edecek veya en iyi ihtimalle sekteye uğratacak dikkat dağılması yaşıyoruz. 

Pettman, tu kaka etmektense sosyal medyanın, eleştirel ve politik bir yaklaşımla yeniden düşünülmesi ve buna göre bir eylem planı hazırlanıp etkin ve ölçülü kullanımına yönelerek bu alanın yeniden gözden geçirilmesi gerektiğini savunuyor “Sonsuz Dikkat Dağınıklığı” adlı kitabında.      

Sonsuz Dikkat Dağınıklığı, Dominic Pettman, Çeviren: Yunus Çetin, Sel Yayıncılık, 126 s. 

  

       

 
;

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacaktır.

Henüz yorum yazılmamış