Taciz sineması

Taciz sineması

Son haftalarda Hollywood'dan çok fena kokular yayılıyor. İpleri bir avuç beyaz erkeğin elinde olan ticari sinema sektöründe kadınlara reva görülen rezil muameleler ortalığa saçılıyor peş peşe. 

Her şey 5 Ekim 2017 tarihli New York Times'ta çıkan bir haberle başladı. Bir kaç tanınmış oyuncu, Hollywood'un en ünlü yapımcılarından (bir zamanlar baştacı ettiğimiz 'bağımsız Amerikan sineması'nı anaakım haline getiren) Harvey Weinstein'ın 1990'lı yıllarda otel odalarında kendilerini nasıl taciz ettiğini anlatıyordu haberde. Aynı kişinin tacizine ve hatta tecavüzüne maruz kalan diğer kadınlar bundan cesaret alıp sessizliğini bozmaya, birbiri ardına yaşadıklarını paylaşmaya başladı. Derken kar topları bir anda çığa dönüştü: Şu ana kadar aralarında anlı şanlı yıldızların da bulunduğu 50 kadar oyuncunun, 20'li yaşlarındayken Weinstein'in sarkıntılıktan tecavüze varan cinsel saldırılarına maruz kalmış olduğunu, bunlardan bir kısmının yüklü tazminatlarla susturulduğunu öğrendik.(*)

Weinstein vakasından anladığımız, karanlık bir köşede kurbanının boğazına bıçak dayayıp ırzına geçme eyleminin zengin muktedir erkek dünyasındaki versiyonu şöyle oluyor: Elindeki iktidarı kullanıp kurbanlarını otel odasına düşürmek ve muhtelif cinsel saldırılara maruz bırakmak, buna direnenleri ise kariyerini bitirmekle tehdit etmek. İlkinden farkı, failin elindeki gücü (bıçağı) kurbanlarını susturmak üzere kullanmaya devam etmesi ve ortalıkla onunla dolaştığı halde başına bir şey gelmemesi, hem de 30 yıl boyunca. 

Altın yumurtlayan horoz

Güç ve iktidar sarhoşluğunun insanı ne hallere düşürebileceğinin patetik bir örneği olarak tarihe geçecek olan bu vakayı biz faniler yeni öğrendik ama, Weinstein'in kötü şöhreti sektör içinde herkesin bildiği bir sırmış meğer. Hepsi ya çıkar ortaklığı yüzünden, ya işini yitirme korkusuyla veya erkek dayanışmasıyla kulağına yatmayı tercih etmiş. 

Sonuçta “Ucuz Roman” (Pulp Fiction), “İngiliz Hasta” (English Patient), “Aşık Shakespeare” (Shakespeare in Love), “Can Dostum” (Good Will Hunting), “Fahreneit 9/11”, “Kill Bill 1-2”, “Zincirsiz” (Django Unchained), “Yüzüklerin Efendisi” (The Lord of the Rings), “Jackie Brown”, “Günah Şehri” (Sin City) ve daha pek çok ünlü filmi sektöre kazandırmış bir adamdan bahsediyoruz. Adeta altın yumurtlayan horoz; haliyle kimse onun 'erkekliğine' bulaşmayı göze alamamış, bu yüz kızartıcı durum onyıllarca hasır altı edilmiş. Taciz vakalarını öğrenen gazeteciler susmayı tercih etmiş, susmayanların haber yapma girişimleri de görünmez bir el tarafından engellenmiş. Mafyavari bir suskunluk yasası işlemiş kısacası. (Keşke bu yasa eğlence endüstrisinin diğer dallarında da çökse, mesela müzik sektöründeki istismar ve tacizler de teşhir edilebilse.)

Nihayet kamuya açılma şansı bulan mağdur kadınların onu ifşa etmesinin ardından, tecavüzcü yapımcının çevresindeki erkekler günah çıkarma seanslarına başladı. Önce kardeşiyle birlikte kurduğu kendi şirketinden, sonra Oscar ödüllerini dağıtan Akademi'den atıldı, derken kendisiyle çalışan senaristler, yönetmenler vb şöhretler sustukları için özür mesajları yayımladı vs. Demokrat Parti'den Cannes Film Festivali'ne kadar bir dönem elini sıkmış hemen herkes onu kınama kuyruğuna girdi.

Özeleştiri zamanı

Bu arada ifşaatlar internet sayesinde Hollywood sınırlarını aşmakla kalmadı (Björk'ün dahi aynı kaderi paylaştığını öğrendik), dünya çapında bir kampanyanın tetikleyicisi de oldu. Sosyal medya, kadınların #metoo (#bende) hashtag'iyle paylaştığı taciz hikayeleriyle dolup taştı. Biz erkekler, çevremizdeki neredeyse bütün kadınların hayatlarında en az bir kaç defa tacize uğramış olduğu gerçeğiyle -bir kez daha- yüzleşiverdik. 'Duyarlı' arkadaşları olarak bu duruma hem şaşırdık hem de pek üzüldük tabii. Daha ne yapalım!

ABD'li liberal beyazların, bir yandan beyaz olmanın kurumsal ayrıcalıklarından sebeplenirken diğer yandan kendini ırkçılık sorununun parçası olarak görmemesi, ırkçı olmamayı masumiyet için yeter kanıt sayması gibi, biz de herhangi bir taciz olayının doğrudan faili veya suç ortağı olmayınca kendimizi günahsız sayıverdik, kadınların yaşadıkları ile tertemiz sicilimiz arasında zinhar bir bağ göremedik. 

Bu konuda yapmadıklarımızdan da sorumluyduk oysa ki. Bu açıdan sinema kulvarında, belki başka türlü bir suç ortaklığının izini sürmek mümkün. Farklı platformlarda filmler üzerine yazan/konuşan eleştirmen tayfasının erkek mensupları olarak, apaçık mizojini içeren filmleri, yani Weinstein'ın bilfiil yaptığını perdede yeniden üreten yönetmenleri nasıl hoş gördüğümüzü veya en iyi ihtimalle bu yanlarını görmezden geldiğimizi konuşabiliriz mesela. 

Eril şiddeti kutsayan filmler 

Ona gelmeden bir itiraf: Yıllar önce Björk'ün “Karanlıkta Dans” (Dancer in the Dark) filminin setini terkedip ormana kaçtığı haberini okuduğumda, herkes gibi ben de bunu onun zıpırlığına vermiş, 'aykırı' karakterinin (bu bilgiyi de nereden edindiğimi sorgulamadan) doğal bir sonucu olarak karşılamıştım. Tacizci ve baskıcı bir yönetmenin gazabından kaçmış olabileceği aklıma hiç gelmemişti. 

Öncesinde de, Lars von Trier'in “Dalgaları Aşmak” (Breaking the Waves) adlı filmi gösterime girdiğinde, yönetmenin dehasına övgüler dizip hikâyeciliğine hayran kalırken, bu filmin kadın düşmanlığının berbat bir örneği olmasına çok takılmamıştık. Bunun gibi, Stanley Kubrick'in -filme konu olan romanın yazarı Anthony Burgess'in de sahip çıkmadığı- “Otomatik Portakal”ından (A Clockwork Orange) Ridley Scott'ın -şu ara devam filmi gündemde olan- “Blade Runner”ına kadar bir çok kült filmin cinsiyetçi taraflarını neden yeterince görüp eleştirmemiş olduğumuzu kendimize sorma zamanı.

“Paris'te Son Tango” gibi bir başka efsanevi filmin cinsiyetçiliği, onu izlerken değil de ancak Bertolucci ve  Brando gibi iki kurt erkeğin 19 yaşındaki Maria Schneider'a kurduğu kumpası yönetmen itiraf edince -rolüne sahicilik katmak için yapmışlar!- tüylerimizi diken diken edecekti. Veya Sergio Leone'nin “Bir Zamanlar Amerika”sındaki cinsiyetçi sahneler keza zamanında bizi rahatsız etmemişti. John Ford'tan (1952 tarihli “Kadın Satılmaz/The Quiet Man” tipik bir örnek) Woody Allen'a (kendisi gibi yere göğe koyamadığımız filmleri de sabıkalı, bkz. “Manhattan”) varana dek bir çok yönetmeni alkışlarken, yeniden ürettikleri eril tahakkümü de kutsamış olmadık mı?  

Berbat kadın tiplemeleriyle James Bond filmlerinin kültür sanat sayfalarında kendine çarşaf çarşaf yer bulmasını, kadınları dekor olarak nesneleştiren popüler gişe filmlerine alkış tutmayı, bir lezbiyeni heteroseksüele dönüştürebilen sihirli penisleri (bkz. Ben Affleck'li “Gigli”) olağan karşılamayı, hele hele genç kadınlara uygulanabilecek envai işkenceler konusunda devasa bir külliyat sunan korku ve gerilim filmlerinin normalleştirilmesini hiç saymayalım isterseniz. 

Taciz kültürünün yerleşmesinde bu tarz filmlerin payı yadsınabilir mi? Keşke vaktinde feminist eleştiri kuramından bir şeyler öğrenmiş, işin bu tarafını ciddiye alıp tacizci filmleri yeterince eleştirmiş olsaydık. O zaman Weinstein gibilerini lanetlemek daha bir anlam kazanırdı. 

(Yazının kısaltılmış versiyonu Özgürlükçü Demokrasi gazetesinde yayımlanmıştır.)

(*) Diğer taciz kurbanlarının bunca yıl neden suskun kaldığı sorusu sizin de aklınızdan geçiyorsa -ki bu, büyük ihtimalle erkek veya başından böyle bir olay geçmemiş şanslı kadınlardan olduğunuzu gösterir- bir zahmet Avukat Güley Bor'un ilgili yazısını okuyun, ufuk açıcı bir ders niteliğinde: http://bianet.org/4/45/190590-weinstein-vakasi-cinsel-siddetten-hayatta-kalan-kadinlar-neden-susuyor

 
;

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacaktır.

Henüz yorum yazılmamış