Advertisement

Süreyya Karacabey: Hakikat inşa edilecek bir şeydir

Süreyya Karacabey: Hakikat inşa edilecek bir şeydir

Ankara Üniversitesi DTCF Tiyatro Bölümü'ndeki görevinden KHK ile ihraç edilen Doç.Dr. Süreyya Karacabey “Tiyatronun Sorumluluğu” başlıklı söyleşi için Diyarbakır'daydı. Karacabey, söyleşide Antik Yunan tragedyalarından başlayarak, ortaçağ, 19. yüzyıl ve günümüze kadar değişen gerçekliğe karşı sanatın ve sanatçının sorumluluğunu irdeledi. Karacabey, “Hakikat ortak akılla gelecekte inşa edeceğimiz bir şeydir” diye konuştu.  

Doç. Dr. Karacabey; Amed Şehir Tiyatrosu’nda tiyatro öğrencileri, oyuncuları ve seyircisiyle bir araya geldi. Karacabey sözlerine, içinde yaşadığımız dünyanın bizi daha fazla soru için kışkırttığını belirterek başladı: “Belki bugün İsviçre’de olsak performans teknikleri hakkında ya da belki başka bir konu hakkında konuşma arzusu duyabilirdik. Fakat ne yaparsak yapalım, biraz da umutsuzluğa kapılarak, akademik bir çalışma yaparken hep birincil bir soru karşımda beliriyor: Şimdi bunun dışarıda olup bitene ne faydası var? O kadar insan acı çekerken böyle bir şey yapmak neye yarayacak? Sorular -belki de bizim talihsizliğimizden- bu dönemde bizim payımıza daha fazla düştü.”

Karacabey “Tiyatronun ya da sanatın sorumluluğu nedir?” diye bakıldığında sorumluluğun kime, neye karşı diye değişen bir envanteri olduğunu ifade etti: “Geçmişten bugüne, sanatın kendini konumlandırdığı yer açısından bakıldığında iki damar çok net. Biri daha özgür bir dünya için mücadele edenlerin sanat hakkında soru sormaya başladıkları dönem. Belki çok eski dönemlerden beri var, ama bizim ilk karşımıza çıktığı yer, kapitalist ilişkilerin belirmeye başladığı dönemlere ait sorular.”

Antik Yunan tragedyalarında sanatın işlevinden söz edebileceklerini ancak sorumluluğunu çok fazla kestiremediklerini söyleyen Karacabey “İçsel düzeni, yeni kurulan sitenin kurallarıyla karşılaştığında, sahneye getiren tiyatrocular için sorumluluk alanı nereye aittir?” sorusunu sordu ve Antigone’den örnek verdi:

“Oradaki sorumluluk nedir? Birisi devletin bekasını sorumluluk alanı olarak belirlerken, diğeri kardeşinin gömülme hakkını belirliyor. Tiyatronun kendi içinden temalaştırdığı yerden bakıyor: bir devletin yurttaşlarla karşı karşıya gelmesi. Tanrılarla insanlar arasındaki ilişkide başka türlü bir düzen var. Politik sistem henüz orada kurulmuş değil. Antigone’nin temsil ettiği yasalara karşı sorumluluk alanı bir haksızlığın üzerine kuruluyor. İki ayrı yasallıktan ziyade, insani edimlere ait dünyanın oluşturduğu çerçeveyle ölülere, henüz doğmamışlara sözcülük eden birisinin, karanlık bir bölgeden getirdiği, adına adalet denilen bir gücü hatırlatıyor. Sonra hep aklımızda kalacak bir hatırlatma bu. Antigone’nin oradaki sorumluluk alanı, henüz doğmamış olanlar ve ölülerden söz ettiğinde, bize içinde yaşadığımız dönemde bile ‘neye karşı sorumluyuz?’ diye sordurup adaleti tartışırken, hep karanlık bir bölgede kalmış olmasıyla alıntılanmasına neden olmuştur. İnsanları eğlendirmek için yapılmış bir şey değil. Çok temele ait, insan varoluşu kadar eski bir meseleyi gündeme getirdiği için. Kurmaca figürler üzerinden ortaya atılmış bir şey var. Antik Yunan evreninden bize kalmış olan sorumluluk aynı zamanda bir toplumsal yara. Bir gerçeklik var. Yansıtılması gereken ve buna mecburiyet hissettirilen bir şey varsa demek ki saklanan bir şey de var. Dile getirilmesi gereken bir şey var.”  

Hakikate karşı sorumluyuz

Sorumluluk ve gerçekliğin iç içe olduğunu aktaran Karacabey, oyuncunun seyirciye ama seyircinin de tiyatroya sorumluluğu olduğundan söz ederek “Bir tarafta gerçekliğin ne kadar yansıtıldığı var. Sanki saklanmış bir şey var, onu keşfetmek gerekiyor. Birilerinden gizlenmiş bir şey var bunu ortaya çıkarmak gerekiyor. Ben hakikate karşı sorumluyum” diye konuştu.

Karacabey, ortaçağdan 19.yüzyıl ve günümüze kadar olan dönemde gerçekliğin form değiştirdiğini ve bununla birlikte sanatçıya yüklenen sorumluğun da değişimini anlattı: “Ortaçağda sanatçının sorumluluğu kime? Bir şey yapıyorsun ama bu yaptığın şey birinci planda insanların yararına olmalı. Gene sanatçıya bir sorumluluk yüklüyor. Orada bu kez hakikat form değiştiriyor. Ama bir taraftan da hakikatin şöyle bir yanılsaması var. Metafizik algısı var, aşkın bir gerçeklik. Duyumsadığımız dünyanın dışında bir şey var. Platon’un idea kuramına göre biz yanılsama âleminde yaşıyoruz. Asıllar, orijinal olanlar idealardır. Orada hakikati aşkın bir bölgede sürüyor. Burada yaşayanlar asıl orijinallerin arasında yaşıyorsa, sorumluluk hakikate karşıysa o zaman sanatçı ne yaparsa yapsın hep ıskalamış olacak. O yüzden Platon, ‘şairler yalan söylüyor’ diye devletine almak istemezken bunu kastediyor. Gerçeklik anlayışı değiştikçe onunla kurduğumuz ilişki de değişiyor.”

“Bizim sahip olduğumuz yer, bu dünya dediğimiz hani, bildiğimiz karşılaşmalar, algılayabildiğimiz şeyler... Dolayısıyla, gerçeklik imgelerimizi buradan kurduğumuzda o zaman sorumluluk alanını bize burası açıyor. Burada bitiyor. O zaman o gerçekliğin de tarif edilme biçimleri sanat açısından baktığımızda aslında hep o ideolojik formülasyonun içinde şekillenmiştir. Durup dururken sanatta biçimler değişmiyor.”

Sanatta hafıza

Değişken olan gerçeklik ve sorumluluğun yanı sıra bir de hafıza ve zaman kavramının varlığını anımsatan Karacabey, sözlerini şöyle sürdürdü:  “İnsanların başına gelenler hatırlansın diye hafızada saklanır. Çünkü biz tarihte, sosyolojik alanlarda birtakım veriler sunar ve çözümlemeler buluruz ama insanlara gerçekten ne olduğuna ilişkin verileri filmlerde, romanlarda, tiyatro metinlerinde buluyoruz. Picasso’nun İspanya İç Savaşı resmini düşünün. Demek ki aynı zamanda bir taraftan da bir hafıza olarak sorumluluk sanatla bir biçimde ilişkiye geçiyor. O zaman bir hikâyenin bir ucunda gerçekliği yansıtma biçimleri duruyor. Sorumluluk aynı zamanda aktif bir şey. Özneyi çağıran bir şey. Bu öznenin zamanı da hep şimdiki zaman. Geçmişteki bir oyunu bile alsanız sahneye çıkardğınızda şimdiki seyircinin huzurundasınız ve aynı zamansallığın içinde bulunuyorsunuz. Bir taraftan yakıcı biçimde hafızayı biriktiren bir şey olarak sanatın sorumluluğunu üstlenmesi meselesi. Öbürü de hem kendi zamanıyla kurduğu ilişki ama hem de o zamansallığı bir form olarak biçimlemesiyle ilişkili.”

Süreyya Karacabey sanatın, özellikle tiyatronun bütün bu işlevleri karşısında bir alan olarak kendisiyle ne yapacağına ilişkin sorular sorarken iki şeyle karşılaştığımızı anımsatttı: “Bir hafızayı anlattığında ne yaparsan ihlal edici olur, eleştirel olur? Gerçeklik ve gerçekliği yansıtma biçimlerine ilişkin sorumluluk bir hat oluyor. Ama aynı zamanda bu gerçeklik dediğimiz şey orada öyle durmuyor, değişiyor. O değişiyorsa eğer birileri diyecek ki ‘tarihin anlatma biçimi kronolojik, nedensel, bize büyük bir hikâye anlatıyor ve bu hikâyeyi ben bu biçimde anlatıyorum’. Bütün anlatılarda onu taklit ettiğini, yani klasik romanın formunu, dramatik tiyatronun anlatısını düşünün. Aslında bunu taklit ettiğinde, tekrar ettiğinde oraya eklemlemek için bazı sanatçılar tıpkı şiddet tarihini rehabilite eden o kronolojiye, o tarih anlatımına sadece içerik olarak eklem yapmış oluyor. Egemenin kurduğu formun içinde yaparsan bunu, maalesef eleştirel bir şey yapmıyorsundur. Sen hâlâ tarihin ürettiği, anlattığı bir formun içinden konuşmayı sürdürdüğün sürece bunu yapamazsın. Çünkü o ideolojik çimentosunu oraya zaten kurmuş, sen de onu eklemleyip tekrar ediyorsun. Bir şeye baktığımızda eleştirdiğimizi zannederken aslında yeniden üretiyoruz. Gerçekliğe karşı sorumluluk için sadece rol bilgisi yetmiyor. Orada diksiyonun iyi olması yeterli bir şey değil ki. Gerçekliği kavramaya ilişkin, sorumluluğun adını tam koyabilmen için bilgiye ihtiyacın var.”

Hakikat sabit değildir

Karacabey, söyleşide “hakikat” fikrinin aynı zamanda insanı birtakım sabitliklere yapıştırdığını anlattı:

“Hakikat yoktur, hakikat kurulacak bir şeydir, inşa edilecek bir şeydir. Hakikat ortak akılla gelecekte inşa edeceğimiz bir şey. Daha muhteşem bir gerçeklik var da biz ona uzakta falan değiliz, onu orada bulmayacağız. İnsan toplulukları yana yana, birbirine çarpa çarpa, birbirini öldüre öldüre bir şey kuracaksa eğer ve hakikat orada kurulacaksa o zaman o formun sabitliğinden nasıl söz edebilirim? O zaman benim gerçeklikle kurduğum ilişki ve gerçekliğe karşı sorumluluğum oradan olacaktır. Ben değişebilirlik üzerine kuracağım yatırımımı. Ben evrensellikten söz edemeyeceğim. ‘Evrensel gerçek ne?’ diyeceğim. Yok. Şu anda içinde yaşadığımız bir şey var ama bu on sene sonra başka bir şey olacak ve biz başka bir şeyden konuşacağız.  

Karacabey sanatı ve sorumluluk alanlarını tarif ederken bir taraftan sanat yapmayı bilmek gerekliliğinden de söz etti:

“Onun kendi araçları, yapı taşları var. Ama aynı zamanda işin içine bir de kavramsal bir şey sokuyorum. Zanaat kısmında pratik bilgiler var. O benim araca dair sorumluluğum ama ‘özgürlüğe, gerçekliğe sorumluyum’ dediğimde bu kez gerçeklikle kurduğum ilişkiyi de öğrenmem gerekiyor. İki şeyin yan yana gitmesi gerektiğinden söz ediyoruz. Dersim’in tarihini, Çanakkale zaferini her yerden okuyabilirsin. Ermeni soykırımını başka yerlerden okuyabilirsin. Bir taraf ‘biz öyle bir şey yapmadık, ‘sözde’ diyeceksin’ diyor. Diğeri de ama babaanneme ne yaptığınızı anlatan masalla büyüdüm ben diyecek. Burada gerçeklik ne mesela? O da diyor ki ‘ben de belgelerle konuşuyorum’. E tezler var ortada. Böyle bir realite inşa edilmiş. Bunlar okutuluyor. Buradan bilgilenen insanların gerçekliğini düşünün. Gerçeklikle kurduğu ilişkiyi düşünün. Bir grup da gerçekliğini oradan kuruyor ama o iki ısrarcı uzlaşmayacak. İki realite karşı karşıya duruyor. Cizre’deki bodrumda yakılanları TV’den izleyerek PKK’nin yaptığına inanan insanlar gibi. Birbirimizi tepelediğimiz sürece gerçekliği bütünleştirme imkânımız var mı?  Kızıyoruz, öfkeleniyoruz, bunu yaşamak başka bir şey. Birtakım gerçekler var, empoze edilmişler var. Sanatın sorumluluğu burada işte, bu ikisini ortasında. Öbürü siyaset, gider boğarsın adamı. Senin orada bir sürü kaybın varken öbürü sana öyle dediğinde duygusal tepki verebilirsin ya da tam tersi. O savaş alanı, siyasetin gündelik alanı ama bir de sanatın alanı var. Hafıza. Çünkü oradan dokunabilirsin ancak. Birbirimize hikâye aktararak, bir diyalog, bir dil oluşturmaya çalışarak. Yoksa şöyle ‘gerçekten böyle kıyamet kopsa da hep beraber batsak’ diyeceğimiz bir yere gidiyoruz. Evet senin gerçeğin başka, benim gerçeğim başka. E ne olacak o zaman, hakikati nasıl inşa edeceğiz? Benim sorumluluğum ona. ‘Ben gelecekte inşa edilecek bir hakikate sorumluyum’ diyebilmek...”

Süreyya Karacabey hakkında  

1988-1992 arasında Dil Tarih Coğrafya Fakültesi Tiyatro Bölümü dramatik yazarlık ana sanat dalında lisans eğitimini tamamladı. "Nâzım Hikmet’in oyun yazarlığı" başlıklı teziyle yüksek lisans programından mezun oldu. Aynı bölümde doktora yaptı. "Modern sonrasında dramatik yapının kırılma biçimleri ve Heiner Müller’in metinleri" tezinin başlığıdır. KHK ile ihraç edilene kadar aynı bölümde Geleneksel Türk Tiyatrosu, Epik Tiyatro, Modern Avrupa Tiyatrosu ve oyun yazma dersleri vermekteydi.

;

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacaktır.

Henüz yorum yazılmamış