Sosyal ölüm orucuna karşı açlık grevi

Sosyal ölüm orucuna karşı açlık grevi

Nuriye Gülmen ve Semih Özakça kendinden olmayan herkesi açlıkla, işsizlikle terbiye etmeye çalışan baskıcı bir rejime aç kalarak direnmeye çalışıyor. Bu satırlar yazılırken açlık grevinde 63. günü doldurmuşlardı. Koskoca ülke topluca sosyal ölüm orucuna yatmışken, iki güleç yüzlü insan analarının sütü gibi helal talepleri karşılanmadığı için bu eyleme yöneldi. Tıpkı Dersim’de, sadece oğlunun kemiklerini mezara koymak istediği için 76 gündür bedeni muma dönüşen Kemal Gün gibi.

Gülmen ve Özakça’nın direnişi dün başlamadı, ilk sarıldıkları eylem de açlık grevi olmadı. Arkadaşlarıyla birlikte 6 ayı aşkın bir süredir Yüksel Caddesi’nde oturma eylemi yapıyor, kar kış demeden insan hakları anıtı önünü mesken tutuyor, bültenler videolar paylaşıyor, dilleri döndüğünce taleplerini anlatmaya çalışıyorlar. Aynı haksızlığa maruz kalmış onbinlerce insanın, bunca sendikanın gösteremediği cesareti gösteriyor, başka kentlerde de benzer eylemlere ilham veriyorlar. Her şey hepimizin gözü önünde oluyordu: Onlarca kez gözaltına alınmalarını, dayak yemelerini, yerlerde sürüklenmelerini, yüzlerine gaz sıkılmasını izliyorduk. 

Onlar vazgeçmiyor, serbest kalır kalmaz eylemlerine kaldıkları yerden devam ediyordu, biz de onları “izlemeye” devam ediyorduk. Tek talepleri haksız hukuksuz şekilde atıldıkları işlerine geri dönmek, bunca emekle elde ettikleri mesleklerine ve öğrencilerine kavuşmaktı. Bu onlar için sadece ekmek kavgası değil, haysiyet mücadelesiydi aynı zamanda. Onbinlerce insanın susarak kabullendiği, kader bellediği bir muameleyi sineye çekmek istemeyen bir avuç insanın eylemi, sessizlik duvarında açılan bir delik oldu. Ne yazık ki o deliği genişletmek için hiçbir kitle örgütü, siyasi parti veya sendika –üyesi oldukları dahil– gereken gayreti göstermedi.

“Devletimiz buna bir şey yapsın”

Son çare olarak açlığa yattılar ve nihayet şimdi bir kısım “duyarlı kamuoyu”nun gündemine gelmeye başladılar. Dört aylık polis zulmü, iki aylık açlık grevi karşısında titremeyen kamu vicdanı, sağlıkları kritik eşiğe dayanınca sızlamaya başladı. Ne var ki bu duyarlılıkta bile, meseleyi iki direnişçiyle hükümet arasında tatlıya bağlanması gereken bir anlaşmazlık olarak gören, bu davadan kendini sıyıran kaypak bir yaklaşım söz konusu.

Hükümet yetkililerine seslenerek onların insafından medet uman çağrılar okuyoruz. Her türden muhalefeti zor kullanarak bastıran, bunca aydır onları darp ederek derdest eden aynı hükümetin polisi değilmiş gibi... Kendileri bir şey yapmadığı için, hâlâ “devletimiz buna bir şey yapsın” mealinde çağrılarla vicdanlarını dindirmeye çalışıyor bazı muteberler. Hariçten gazel okumayı sevenler korosu ise “şahsen bu eyleme karşıyım” patavatsızlığı içinde.

Elbette hepimiz karşıyız, yaşamın kutsallığına canın değerine inanıyoruz; tıpkı Nuriye ve Semih’in haysiyetli bir yaşamın kutsallığına inandığından kuşkumuz olmadığı gibi. Peki “neden açlık grevi” sorusundan önce sormamız gereken sorular yok mudur? Direnişin bu noktaya gelmesini engellemek için ne yaptık? Altı ay boyunca Yüksel’e uğrayıp onlarla iki laf sohbet etmeyi aklından geçirmemiş bir kimsenin, onların tercih ettikleri eylem hakkında laf etmeye, yargıda bulunmaya hakkı var mı? Eğer zalimi zulmünden vazgeçirmek, adım atmaya zorlamak için parmağını kımıldatmıyor, dayanışmaya cüret edemiyorsa, insan susmayı da bilmeli. En azından gölge etmemeli, değil mi?

Buyrun kendi yolumuzca direnelim

Tarihi çok eskiye dayanan açlık grevleri, zulmü uygulayan kişinin kapı önünde yapılırmış geçmişte. Kendisinden kaynaklı bir nedenle kapısının eşiğinde birinin ölümünü seyretmek büyük onursuzluk sayılırmış çünkü. Gülmen ve Özakça’nın Ankara’nın göbeğinde Meclis’e birkaç yüz metre mesafede sürdürdükleri açlık grevi elbette haklarını gasp eden zalime onun kapı eşiğinden seslenen bir eylem, ama tek muhatabı o değil; esas olarak hepimize hitap eden, haktan yana herkesi adım atmaya çağıran bir eylem. Çünkü eylemciler hepimizin haysiyetini korumaya, bunca kepazeliğe boyun eğmeyin demeye, sağlıkları, canları pahasına bunu haykırmaya çalışıyorlar, bunca zamandır.

Yetkililere merhamet çağrısı yaparak OHAL-KHK patentli totaliter bir rejime adım attıramazsınız, onu bir şey yapmaya mecbur bırakabilirsiniz ancak. O da bireysel-kitlesel eylemlerle, kamuoyundaki gücünü kullanmakla, boykotla (muteber bir sanatçıysan mesela, yerinden bile kalkmadan, devletten aldığın ödülü iade ettiğini açıklamakla), kısacası binbir çeşit eylemle olur. 

Yüzbinlerce kişiyi bir kalemde işinden atmış, binlercesini toplama kampı misali yargısız hükümsüz esir almış bir rejimden Gülmen ve Özakça’nın kısa vadede beklentisi var mı emin değilim, ama kimseden merhamet dilemediklerine, asıl adımı bizden beklediklerine neredeyse eminim. Bunca bedel ödeyerek geldikleri noktada işlerini geri kazanmaktan daha büyük bir şeyi, haksızlığa karşı takınılan ölüm sessizliğini yırtmayı umuyorlar çünkü. 

Açlık gevine karşı mıyız? Buyrun kendi yolumuzca direnelim, başka yöntemler olduğunu gösterip onlara da örnek olalım. Eylemlerini bitirmeleri yönünde akıl vermekten çok daha etkili olur, inanın. Bizi de iyileştirecek bir yol bu, çünkü onlara bir şey olursa, bundan sadece devlet değil hepimiz sorumlu olacağız, bunun vicdan yüküyle yaşamak zorunda kalacağız.

#nuriyevesemihyaşasın
#nuriyevesemihinaçlığınasesver
#KemalGün

;

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacaktır.

Henüz yorum yazılmamış