reklam

Sirenler’in şarkısı

Sirenler’in şarkısı

Homeros’un Odysseus’u eve dönüş yolunda ömrünü denizlerde harcarken, karşılaştığı en büyük tehlikelerden biri Sirenler olmuştu. “Odysseus”un 12. kitabında, Sirenler tüm kafileyi baştan çıkartmak için hazır beklemekteydiler. Büyücü Kirke, onları daha önce uyarmış ve duydukları nefis şarkılara kapılmamalarını, bundan korunmak için de kulaklarını balmumu ile doldurmalarını öğütlemişti. Çünkü o şarkıları kim duysa, bir daha eve dönemeyecek, ailesini asla göremeyecek, unutuluşa ve ölüme mahkûm olacaktır. Odysseus büyücünün dediklerini yerine getirmiş, hatta ayrıca kendisini gemi direğine bağlayarak Sirenler’in çekiminden kurtulmuştur.

Destanın o bölümü bize, her tür hoş müziğin insanı nasıl baştan çıkarabildiğini, onu nasıl tutsak kıldığını ve yolundan nasıl alıkoyduğunu anlatır. İnsan, kendi ruhunun derinliklerine bir kez indiğinde, ona daha önce öğretilen her şeyden, her hedeften vazgeçebilir. Sirenler’in “ruhu diriltebilme” tehlikesi buradadır ki onlar bunu işte o “hoş sesler” ile yaratmaktadır.

Platon, sekiz adet Siren’in varlığından söz etmişti. Bunlardan her biri farklı birer notaya denk gelirdi ve onlar bir araya toplandıklarında, haykırışları son derece uyumlu seslerin ortaya çıkışına neden olurdu. Ama Platon’un söylediği başka bir şeydi; o, Sirenler ile Pisagor’un astronomi bilgisini birleştirmişti ve evrende sekiz semavi kürenin uyumlu bir hareket içinde işlediğini söylemeye çalışıyordu. Yani evrenin birlik ilkesine göre uyumu, Sirenler’in şarkısının karşılığı idi. Platon’un bu metaforu, Galileo ve Kopernik’in yeni bir evren bilgisine ulaştıkları döneme kadar inandırıcılığını korumuştur.

Alberto Manguel, “Okumalar Okuması” adlı kitabında şunları yazıyor: “Şarkının birçok özelliğini biliyoruz. İlki, tehlikesi, çünkü cazibesiyle bize dünyayı ve o dünyadaki sorumluluklarımızı unutturuyor. İkincisi, açıklayıcı doğası, çünkü bize neler olduğunu ve gelecekte neler olacağını söylüyor, hem bildiklerimizi, hem de sezinleyemeyeceklerimizi.” Manguel’in yazdıklarını hem sanat, hem de bilim adına yorumlayacak olursak, elbette bize dayatılan dönemsel bilgilerin ne kadar her an yıkılmaya yakın olduğunu, insanın özgürce düşünebilmesi ile kendi ruhuna sarılmasının ne ölçüde yaratıcılık taşıyabileceğini anlarız. Öte yandan, baskıcı rejimlerin sanattan ve bilimden niçin bu kadar korktuklarının da sırrını çözebiliriz. 

Bununla birlikte Manguel’in şu saptaması, baskıcı rejimlerin en büyük korkusunu gözler önüne serer: “Dilleri ya da doğum yerleri ne olursa olsun, herkesin anlayabileceği bir şarkı… Evrensel olduğu varsayılan bu dil nedir? /…Eğer biz de Platon’la birlikte şarkıların kelimelerden değil müzik notalarından oluştuğunu farz edersek, seslerdeki bir şey onlara anlam kazandırmaya yeter. Sirenler’in seslerinin ilettiği bir şey, kendisinin yankısı olmak dışında tercüme edilemeyen bir ses çıkararak, duyanları kızışmış bir hayvan gibi çağırıyor.” Bu noktada belli ki iktidarın yararına üretilmiş birtakım bilgilerin “rasyonel-miş gibi” sunulması yerine, “hakikat” işaret ediliyor. Sanat ve bilim de insanın özgürce düşünülebilmesinin tek koşulu halinde “ruh” kavramına gereksinim duyuyor. 

Şimdi başka bir şeye işaret etmeliyiz: Sanat adına dile getirebileceğimiz en güçlü disiplin, tarihsel bakımdan müzik olarak karşımıza çıkıyor. Müziğin çekiciliği, ruhu doğrudan temsil etmesinden doğuyor. Antik Yunan felsefesinden başlayan bu bakış açısı, 18. yüzyılın estetiğine damgasını vurmuş olan Immanuel Kant’a ve oradan da 19. yüzyılda Friedrich Hegel’e kadar uzanır. Örneğin Aristoteles, “Poetika” adlı eserinde “mimesis” kavramını tanımlarken, “Pekiyi o halde müzik neyin taklididir?” diye sormuş ve hemen şu yanıtı vermişti: “Müzik ruhun taklididir.” Öyleyse o, müziği idea ile eşdeğer görüyordu; Kant ve Hegel okuduğumuzda da onların sanatsal kategorilerinde müzik hep birinci sırada yer almıştı. Böylece müzikten söz ettiğimizde, tüm sanatları da içine alan bir şeyden söz etmiş oluyoruz. Fredric Jameson, “Marksizm ve Biçim” adlı kitabında çok sesli Batı müziğinden söz ederken, onun kendine özgü bir özerklik geliştirdiğini ve başlı başına bir olay statüsü kazandığını vurgular ve şunu der: “Sanki yeni bir duygu icat edilmiş, yeni bir organ geliştirilmiş, yeni tip bir algılama oluşmuş gibidir.”    

Ortaçağ’ın kilise iktidarı da büyük ölçüde sanata sırtını dönmüştü; onu akıl çelici, yoldan çıkarıcı görenlerin toplum üzerindeki etkisi, uzun süre devam etti. Örneğin Aziz Bernard, Romanesk heykelleri, etkileyici bir mimariye sahip kiliseleri ve o yapı içinde yer alan resimleri sürekli eleştirdi; bunlar için şöyle diyordu: “Süsler insanı duadan uzaklaştırır./ … Keşişlerin ayinlerini yaptıkları manastırlarda bu tuhaf biçimsiz güzelliğin, bu güzel biçimsizliğin ne işi var?” Aziz Bernard’ın “haz” kavramı hakkında en net görüşü belki de şuydu: “Biz keşişler toplumdan yüz çevirmişiz, İsa adına dünyadaki tüm değerli ve güzel şeylerden vazgeçmişiz, biz ki İsa’yı kazanmak için güzellikle parıldayan, seslerin tatlılığıyla kulağı okşayan, güzel kokan, tadı güzel olan, dokunması zevk veren her şeyi, kısacası bedensel haz veren her şeyi pislik olarak görmüşüz.” Böyle bir yaklaşım, doğallıkla sanatın “ruhu okşayan” niteliğine de karşı çıkmak demekti. Fouilloi’li Hugh, sanat eserleri için “olağanüstü, ancak sapkın bir zevk” fikrini savunuyordu. Ne var ki Hıristiyan âlimlerinin asıl korktuğu, mimariden, resimden ve heykelden çok, gene müzikti. Aquino’lu Thomas, müzik aletlerinin insanı “tanrıya yönelmek” gibi en önemli amaçtan uzaklaştıracak bir güç taşıdığını, onların yarattığı hazzın, tanrı düşüncesini tehlikeye attığını söylemişti; bu yüzden ayinlerde enstrümantal müzikten kaçınılmalıydı. Aziz Augustinus’a göre ise kutsal müzik, her ne kadar insanı tanrıya yöneltiyorsa da yine de içinde baştan çıkarıcı bir tehlike taşımaktaydı.

Sonuç olarak Sirenler’in tehlikesi, Homeros’tan beri en doğrudan biçimde iktidarı rahatsız etmiştir. Ruhun dayatmalar karşısında özgürlüğü seçmesi demek oluyordu o Sirenler’in çağrıları… Hiçbir baskı mekanizması yoktur ki “ruhun taklidi” demek olan müziği, o müziğin biçim verdiği bedenin dansını ve giderek diğer tüm sanatların ruhu özgürleştiren özelliğini lanetlemesin… 

Sirenler de lanetlidir; çünkü onların şarkıları da bazen sanatın, bazen de bilimin “hakikat” ile olan ilişkisini anımsatmıştır.        

 

;

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacaktır.

Henüz yorum yazılmamış