Advertisement

‘Seyrek Yağmur’ fırtınası, hayranlıkla baş etme yolları!

‘Seyrek Yağmur’ fırtınası, hayranlıkla baş etme yolları!

Barış Bıçakçı’nın son romanı “Seyrek Yağmur”, edebiyat dünyasında bir fırtına estirdi. Tartışmalar kitabın kapağıyla başladı, kendisiyle devam ediyor. Biraz hastalıklı bir fırtına ama bu. Adını koymak gerekirse, hayranlık fırtınası derdim ben. Hayranlığın ileri derecesinin edebiyata an gelip hastalıklı bir leke düşürmesi söz konusu çünkü… Tabii diğer yandan da içinden topluca geçtiğimiz bir eleştiri sınavı çıkıyor karşımıza. Çok sevilen, bir eleştirmen olarak da bir okur olarak da takip ettiğiniz, yapıtlarını beğendiğiniz bir edebiyatçıyı nasıl eleştireceksiniz? Yanıt, son derece basit aslında: Elbette ki metnine odaklanarak. Elbette ki, yazar hayranlığı ile yapıt hayranlığını birbirine karıştırmayarak. Okur, yazara ne kadar baskı yapıyorsa, eleştiri üzerindeki baskınlığı da o derece şiddetli olabiliyor ama. 

Bundan bir süre önce, çok sevdiğiniz bir yazar bir gün çok kötü bir kitap yazarsa sakın şaşırmayın, nedeni siz, siz okurlar olabilirsiniz, demiştim. “Seyrek Yağmur” fırtınası, bu düşüncenin bir tür pekiştirmesi gibi. Aslına bakarsanız sorun, yazarların yapıtlarına değil, başta da söylediğim gibi, bizzat kendilerine hayran olmakta. Yapıtlarıyla kişiliği üzerinden bir tür özdeşlik kurmak herhangi bir yazara yapılabilecek en büyük kötülüktür çünkü. Çünkü ondan bir ömür boyunca yalnızca sizin kişisel beğeninize uygun yapıtlar üretmesini beklemek, eleştirmenlerin bu yapıtları sorgusuz sualsiz beğenerek kalem oynatmaları gerektiğini düşünmek, yayınevinin yine size göre kapak tasarımları, tanıtım kampanyaları yapmasını talep etmek, hepsi hayranlığın doğal hakkı olabilir. Olmuyor tabii, olmayınca da kıyametler kopabiliyor.

Okura hayran olmak mı?!

Zaman değişti, bugün edebiyatla uğraşanlar, doğrudan, arada hiçbir kimse olmadan okurla karşı karşıya gelebiliyorlar. Yazar, ortaya çıkmayabilir, imza, söyleşi vermeyebilir hatta sosyal medya hesapları bile olmayabilir. Ama çaresi yok, kendini ne kadar dışarıda tutmaya çalışırsa çalışsın, okur beğenisinin yönlendirmesine maruz kalacak. Ve bu noktada ondan bekleyen büyük bir sınavı vermek durumunda: Okuruna hayran olmak ya da olmamak! Yazara, yapıtları ötesinde hayran olmak ne kadar tehlikeli bir şeyse, yazarın ona hayran olan okurlarına hayran olması ve edebi yeteneğini, zekâsını, emeğini bu hayranlığı beslemek üzerine harekete geçirmesi, o kadar tehlikeli. Bu çağda yaşayan ve edebiyatını gelecek kuşaklara taşımak isteyen her yazar, bu sınavdan mutlaka geçiyor, geçecek. Bu noktada Barış Bıçakçı’yı tenzih ederek söylemeliyim ki, Türkçe edebiyatın başında bir kara bulut gibi dolanıp duruyor okur hayranlığı. Okurların bir yönüyle göklere çıkardığı bir yazarın, arka arkaya sadece bu beğeniye yönelik metinler kaleme alması, edebiyat ortamını niteliksiz, kendi kendini tekrarlayan, birbirini kopyalamış metinlerle dolduruyor. Ve bu metinleri körü körüne baş tacı yapan garip bir beğeni ortamı, kara bulutları giderek daha da kalınlaştırıyor.

Barış Bıçakçı’nın durumu ise biraz daha farklı. Yazarın son kitabıyla ilgili dikkate değer pek çok eleştiri çıktığı için ayrıntılara girmiyorum. Ama Bıçakçı’nın “Seyrek Yağmur”da ortaya koyduğu en büyük yazarlık sorunu, kanımca yukarıda sözünü ettiğim noktada düğümleniyor. Yazar, beğeni tuzağına düşmemek, okurun ondan beklentisinin dışında tutmak istemiş kendisini belli ki bu çalışmasında. Belki de her kitabında karşısına çıkan sınavdan, bu defa ters köşe yaparak geçmek istemiş. Okurların onda sevip hayran olduğu ne varsa, (minör hikâyelerden alçakgönüllü ama büyük insani durumlar çıkarmak, çağın ruhuna dokunmak, parçalanmış benlikleri toplamadan bir hikâye anlatmanın altından kalkmak gibi) hepsinin bir tür parodisini çıkarmış “Seyrek Yağmur”da. Gelgelelim bir yazar olarak okur beklentisine cevap vermeme çabası, metnini zayıflatmış. Peki bu ne demek? Bıçakçı bundan sonra hiçbir şey yazmayabilir ya da yazarlığını “Seyrek Yağmur” rotasında devam ettirebilir. Tercihi, edebiyatının geleceğini etkileyecektir hiç şüphesiz ama geçmişini değil.    

Ve tabii bir de yeri gelmişken zaman baskısından söz etmemek olmaz. Yayınevlerinin, sevilen, kitapları az çok satan yazarlarından en geç iki-üç senede bir kitap beklemesi ticari açıdan, anlaşılabilir bir beklenti. Üstelik teknoloji zamanı hızlandırdıkça, bir sanat eserinin, bir sinema filminin ya da bir romanın ne kadar yetkin olursa olsun, birkaç aydan fazla sürmüyor insan üzerindeki etkisi. En azından piyasaya ve internet ortamına bakınca böyle görünüyor. Geriye sanatçı, edebiyatçı için bir telaş kalıyor. Ama edebi anlamda gerçek bir karşılığı yok bu telaşın. Sözgelimi Murathan Mungan’ın başyapıtı kabul ettiğimiz “Şairin Romanı”nı tam on beş yılda yazdığını biliyoruz. Tahsin Yücel’in iki roman arasında tam 32 yıl ara verdiğini, Nezihe Meriç’in yine iki romanı arasında on yıl olduğunu, Latife Tekin’in yapıtları arasında her zaman giderek uzayan bir süre tuttuğunu da hemen hatırlatabiliriz ve örnekleri çoğaltabiliriz. En iyi eserler çoğunlukla iki senede bir yazılanlardan çıkmıyor, belli ki. O zaman kulaktan kulağa beklenti üflemek, sosyal medya aracılığıyla yazardan sürekli bir yeni kitap talep etmek, ya da üç yılda, beş yılda bunu mu yazdın diyerek hesap sormak, ne kadar anlamlı olabilir, ya da ne kadar insaflı? 

Sözün kısası, eleştirmen, okuduğu bir metnin iyi ya da aksayan yönlerini, gerekçelendirerek değerlendirmek durumundadır, okur ise herhangi bir sebep göstermeden beğendim ya da beğenmedim deme hakkına sahiptir, (üstelik bunu yazara illa ki iletmek durumunda da değildir) yoksa daha fazlası değil.          

;

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacaktır.

Henüz yorum yazılmamış