Seyda’nın ‘Qırıx’ları...

Seyda’nın ‘Qırıx’ları...

“sağlığında nice ehl-i hünerin
bir tutam tuz bile konmaz aşına;
öldürüp önce, onu açlıktan,
sonra bir türbe çatarlar başına.”
Süleyman Nazif

Kim ne derse desin, kim işin neresinden, hangi tarafından tutmaya gayret göstermeye çalışırsa çalışsın; ben kendi adıma belki de en sonunda söylemem gerekeni en başında söyleyeyim de “günah benden gitsin”. Diyarbakır Kırıkları da, kullandıkları “jargonları” da, dilleri de kendilerine hastır. Olmazsa olmazlarıdır. Ve bu sebepten muhaliftir. Ve bu baptan da batının bütün benzeri “lümpen” tiplerinden farklıdır, ayrıdır, ayrı olarak da telakki edilmek durumundadır.

Bunu bu şekilde yerli yerine oturtmadığınız takdirde Doğan Güzel’in bant karikatürlerini tarifte her zaman zorlanırsınız. 

Yine bu şekilde değerlendiremediğiniz takdirde yazar Mustafa Gazi’nin “Pırpırım, Diyarbakır Türkçesi ve Diyarbakır Kabadayıları” kitaplarına da konu olan, sözlerini Seyda’nın yazdığı Sanatçı Şoreş’in dilinde unutulmazlaşan “Fiskaya” albümündeki hayatın varoluşunu bir yerlere oturtmakta elbette zorlanırsınız. 

Velev ki; hayır ben bildiğimi okurum demek gayretinde ise “ey okur”, o zaman aşağıdaki dizeleri nereye oturtmak elzemdir?

“Baxçalarda eluce
Gel yanıma bû gêce
Sen sator ol ben piçax
Oturax şerab içax
Adım Evdoş’tır benım
Qafam da xoştır benim
Gelen giden qarışi
Zar bextım reştır benim…”

Onları yaratan şehir, dili yaratan onlar

Gerçekten de Diyarbakır Kırıklarının, beslendikleri şehrin kültürel iklimi ve ruhsal şekillenmesiyle çok yakın akrabalıkları vardır. Kendilerini yaratan şehir Diyarbekir’in dar küçelerinin, bazalt taşlarının işlenmesinin çok zor oluşunun, ama işlendikten sonra da binlerce yıl sonrasına kadar kalabilmesinin sırrıdır belki de onların ruhuna nüfuz edeni.

Belki de bu yönüyle etrafını kuşatan diğer kentlerin hiçbirine benzemez, kırıklar ile, namdar şehirleri. Bu benzemezliği kendi şehri (Diyarbekir) dışında öteki kentlerden gelenlerin bile kendi jargonu ile “Kırıkça” onun kentine öykünerek dışarıda “Racon kesmesini” beraberinde getirir. 

Bu durum aslında Diyarbakır Kırıkları için affedilmez bir karşı duruştur. Öteki şehirlerden olup da, bir şekilde bir süreliğine de olsa, kırığın şehrinden (Diyarbekir’den) beslenenlerin, batının metropollerinde Diyarbekir’e öykünmesidir. Bunun bir şekilde tespiti sonu ölümlere varan bir sınava tabi tutuluşunu, sıkça basından izlemekle mümkündür. İşte bir şehrin adıyla birlikte anımsanan ve telaffuz edilen kırık kültürü böyle bir gerçekliğe delalettir.

Kendi dili vardır kırık kültürünün. O dünya ile bir şekilde tanış olmayanın anlaması da kavraması da namümkündür. Mesela nereye oturtulacaktır şu vurgu bulan deyimler:

Ayaxına eyi olmax.
Bıze yox, içıne pox.
Çaydan gêçerken, göt göte degmax.
Çem û çem gêtmax.
Dezgeye gelmax.
Diyisen belki bûrni cıxcıxadır.
Göti, pıt pıt ati.
Götınde kaç kıl olduxıni bıliyem.
Namûs olmiş bexdenûs.
Onın bunın çocıxi.
Tırrıgıni çıxarmax.
Xış etmax.

İşte bütün bu deyimlerin bir şehrin jargonuyla buluşan ara ve ana nağmelerini ancak Mustafa Gazi’nin, namı diğer Seyda’nın Diyarbakır kırık edebiyatını yaptığı kitaplarında bulmak mümkün…

Mesela yürür geçersiniz şehrin meydanından ve kulağınıza biri, sanki bir efsaneyi anlatırmış gibi “Pışo Meheme”den söz eder. Oysa Pışo’nun dünyasıyla haşır neşir olanlar bilir ki; “İstiyene santim hisabi, istiyene kökleme” ifadesi Pışo Meheme’nin Xıştıg’ının (Bıçak) öbür adıdır.

Oldi mi Mıstefa, sahan gûvendıx

O denli kentle özdeşleşmiştir ki; arka cebinde yarıya kadar içilmiş şarap şişesi ile Dağkapı meydanındaki anıtın (Atatürk heykelinin) gölgesinde mest düşen ve ayıldığında (kendine geldiğinde) şarap şişesini arka cebinde bulamayan Pışo’nun heykele bakıp o an söyledikleri, kırıkça sitemin yaratıcılığı değil de, nedir? “Oldi mi Mıstefa, benim babam. Sahan gûvendıx. Kölgende yattıx. Ma Emanete bêle seheb çıxisan!”

Diyarbakır’ın Kırık dünyasının her halükarda devrimci kültürle de bir bağı vardır. Paylaşacağım her daim anlatılan, yaşanmış ve kırığa dair bir fıkradır:

Kahvelerde bira satışlarının da yapıldığı 1970’li yılların ikinci yarısında genç bir devrimci elinde dönemin bir siyasal dergisiyle girer kahveye. Başlar sloganlarla bağırıp çağırmaya. Yüksek perdeden antiemperyalizm para etmeyince, birkaç şişeyi devirmiş gözleri küçülmüş kırığın tepesinde “Axalara, beglere karşi feqirın fıkaranın yandaşi falanca gazete” deyince; yanıt ironiktir. “Koy iki tene masaya.”

Mustafa Gazi, namı diğer Seyda

Kırığın dünyasının, şehrinin Kürdi yanıyla da örtüşen güçlü bir tarafı vardır. Bu taraf, elbette diline de yansımaktadır. Bu dil daha çok şehrin anadili Kürtçeden beslenen, içinde bolca w, x, q ve şapkalı ê ile î harfleri olan; bir de şehrin farklı vurgulu Türkçesiyle de buluşan özgün bir şivedir.

İşte belki de bu noktada kırık kültürü üzerine ana başvuru kaynakları olmayı hak eden ön eskizler olan Mustafa Gazi’nin başta “Diyarbakır Kabadayıları” olmak üzere kitaplarıdır.

Mustafa Gazi, namı diğer sevgili Seyda, Diyarbakır Kırıklarının dünyasıyla yakın temas içinde olmakla birlikte “kırık olmayan, kırılmayan” biri. Yani onlara dil olmuş, onları çözmüş içerden biri. Bu nedenle o dünyayı yakından tanımak isteyenlerin her daim aynı zamanda bireysel başvuru kaynağı…

Surlu şehrin bir kırık mahallesinde doğmuş (Alipaşa), bir başka en kırık mahallesinde de (Xançepek) büyümüş biri olarak kendi adıma, bugüne dek Seyda’nın dostluğundan olduğu kadar, Diyarbakır Kırıkları üzerine hazırlamış olduğu kitaplarından ve eklentilerinden de hem keyif aldım hem de yeni şeyler öğrendim.

Seyda’nın çalışmaları bütün yönleriyle yaşayan bir şehrin farklı kültürler dünyasına bir içsel yolculuktur. 

Eğer bu satırları şu ana kadar okuyorsa “ey okur” o yolculuğa, yani kırıklarla tanışma yolculuğuna çıkmıştır ve iflah olmaz artık…

Kırık olmak belki bir erdem değildir. Ama eski ve kadim bir şehrin ruhunda, alışkanlıklarıyla gezinen ve yaşayan bir kesimin olduğunu bilerek, onları anlayarak yaşamak önemli diyorsak, bu türden kayda değer çalışmalara sahip çıkmak gerek…

Ben gidiciyem Şeyhmus!

Size Seyda’nın yazdıkları ve kitapları üzerinden bu metni niye mi yazıp paylaştım, merak ediyorsunuz değil mi? Hemen yanıtlayayım. Pazar günü akşam saatlerinde bir arkadaşım arayıp durumu anlattı!

Seyda, nam-ı diğer Mustafa Gazi “ağır bir kalp krizi geçirmiş, karaciğeri de su toplamış, hastaneye kaldırmışlar, durumu iyi değil! Aman bir müdahale” dediler ...

O gece doktorları aradım, durumu hakkında bilgi aldım. Tek göz evinde bir başına yaşamaya çalışan Seyda kalp krizi geçirmiş. Pek hareket edemeyince de kapıyı açıp kimseye bilgi verememiş. Fark edilip hastaneye kaldırıldığında artık iş işten geçmiş. Kalbinin yüzde 80’i çalışmıyor. Karaciğeri su toplamış. Oksijen maskesiyle nefes alıyor.

Yoğun bakım odasına çok kısa süre için girdim. Sırtüstü uzanmıştı. Görünce işaret etti. Vardık yanına, hâl hatır sorunca; yazdığı şahsiyetlerin dili ve kelamınca “Ben gidiciyem Şeyhmus!” dedi. Qırıqça bir sitemdi sanki!

“Dur bakalım Seyda nereye! Doktorun arkadaşım, konuştum kendisiyle. Sana uzun süren bir tedavi uygulayacaklar. Direneceksin ve o gitme meselesini de unut” dedim.

Sonra çıktım yanından düşünedurdum. Birkaç yıl önce Büyükşehir Belediyesi’nde asgari ücretle çalışırken “eleştirel dili”ne tahammül edemeyip yol vermişlerdi. Halbuki o küçücük asgari ücret bir insanı hayata bağlamakta önemli bir destekti. 

Seyda, Mustafa Gazi şimdi hastanenin yoğun bakım ünitesinde adeta hayata yeniden dönmenin mücadelesini vermeye sanki kendi iradesine rağmen zorlanıyor. 

Gitmeyeceksin, biraz sabırlı ol, dayan toparlarsın deyince! “Bir gün iyileşirsem konuşuruz bunları” çıkarkenki son sözleri oldu...

18 Nisan 2017 Diyarbekir

;

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacaktır.

Henüz yorum yazılmamış