Şenceylik, ömrü bir günlük şarkı olan insan...

Şenceylik, ömrü bir günlük şarkı olan insan...

Eda Sena Şenceylan, nam-ı diğer Şenceylik ilk EP’sini geçtiğimiz Haziran’ın sonunda çıkarmıştı. “Çok Karışık” isimli albümde 5 şarkı var: Hevesim Kaçık, Bomboş Pazar Günü, Davulla Bavul, Kâğıt Kesiği ve Salonda. Kocaman kentlerde yaşayan, her an devinimde olan, içinde umutlarla güne başlamışken hevesi kaçan insanların şarkıları bunlar. Bazen de bıkmış, sıkılmış anlarında birdenbire yağan yağmurla andan tat olmaya başlayanların… Yıllardır müziğe verdiği emeğin karşılığını alır mı bilemeyiz, ama Şenceylik gençliği ve hayata tutunuşuyla çıktığı yolda yeteneğinin üstüne hep daha fazla yaratıcılık koyarak gideceğinin ipuçlarını veriyor. Masada çalışırken gelip bir şekilde beni bulan müziğin sahibiyle söyleşmek, benim de bugüne kadar hareket ettiğim alanın -edebiyatın- dışına çıkmamı sağladı. Söyleşiyi okurken Şenceylik’i bizzat tanımak, onu “duymak” isterseniz albümüne buradan ulaşabilirsiniz.

İyi okumalar!

İlk olarak hemen ilginç ismini sormak istiyorum. “Şenceylik” nedir? Bir öyküsü var mı?

Üniversite hayatımın büyük bölümünü Boğaziçi Üniversitesi Müzik Kulübü’ndeki korolarda şarkı söyleyerek geçirdim. Soyadım Şenceylan. Birinci sınıftayken bir gün provada, Klasik Koro’nun o zamanki şefi olan Kaan Bayır, bana aceleyle “Şenceylik gel buraya” diye seslendi. Bir gülme geldi herkese, sonra hep öyle çağırdılar, tüm arkadaşlarım da kulüpten olduğu için, yıllar içinde “Eda” diyen kalmadı, ismim “Şenceylik” oldu. 

‘Müzik, uzaklardaki kurtarıcı…’

Çok küçük yaşlardan beri müzikle uğraştığını, öğrenmeye, gelişmeye ve ürettiğin müziği duyurmak için olabildiğince çabaladığını biliyorum ve seni uzun zamandır izliyorum. Ne zaman ve nasıl “Hah tamam artık albüm için hazırım,” deyip stüdyoya girdin? Stüdyo sürecin nasıl geçti?

Aslında hep hazırdım stüdyoya girmeye. Ama malum imkânlar kısıtlı, ha deyince kayıt ortamı olmuyor. Müziği bağımsız yapmak, kendi imkânlarınla güzel işler ortaya çıkarmaya çalışmak gerçekten çok zorlayıcı. Hikâyem şöyle: Prodüktörüm Arel Koray Nalbant’la 2015 yazında tanıştık, onunla eski şarkılarımı düzenleyip, okulun stüdyosu olan Taşoda’da kaydettik. 2016’ya kadar, internette aralıklarla dört tane şarkı yayımladık. Sonra kocaman mezuniyetim ve üstüne master’a giriş çabalarım üstümden dozer gibi geçti, yemekler yendi, uykular uyundu, acılar çekildi, yeni şarkılar çıktı ve nihayet bu “ilk ciddili EP” için 2016 sonbaharında kolları sıvadık. Egemen Kanmaz ve Arel Koray’la İTÜ Miam Stüdyoları’nda “Çok Karışık” EP’yi kaydettik. Kayıt süreci çok güzeldi, Ahmet Ali Arslan’la Kâğıt Kesiği düetimizin kaydı çok zevkliydi. Stüdyoda yorgunluktan, Salonda’yı kaydederken “yürüyorum” yerine her seferinde “ürüyorum” diye vokal yapmama, sonunda Arel Koray’ın derin nefes alıp “Edacım tercih senin, yürüye de bilirsin üreye de bilirsin, ama bir karar ver artık” deyişi gibi birçok şeyler yaşandı. Çok yorucu, eğlenceli ve öğretici birkaç gündü. Kayıt süreci, işin en sevdiğim tarafı sanırım.

Peki, sana göre bu kadar küçük yaştan itibaren müziğin içinde olmak hayatının seyrini nasıl değiştirdi? Mesela üniversitede ne okudun, şimdi ne yapıyorsun, nasıl hayatta kalıyorsun?

Müziği hep “uzaklardan gelecek bir kurtarıcı” olarak, ne bileyim, kusursuz, tanrısal, parıldayan, Harry Potter’ın Patronus’u gibi bir şey gibi gördüm çocukluktan beri. Ailedeki herkesin kulağı vardı ama içlerinde hiç müzisyen yoktu, belki bu yüzden “ulaşılmaz” geliyordu. Elime ne enstrüman geçirsem çalmaya çalıştım, gece gündüz aklım seslerde kaldı, hâlâ da öyle ama hiçbir zaman “ben müzisyenim” diyebileceğim bir eğitim almak için diretmedim. Sanki hiç müzik yapmadım, hep “müziği bekledim”. Üniversiteye kadar çok “inek” bir çocuktum, böylelikle –biraz da toplum baskısıyla– “puanımı harcamadığım” bir yolda ilerledim. Boğaziçi Üniversitesi İşletme bölümünü geçen yaz bitirdim, takip eden sonbaharda aynı bölümde yüksek lisansa başladım. Hiç pişman değilim müzik okumadığıma. Birinci sebebim, müziğin beni çeken yanının, tamamen bana ait, özgür, sorumsuz ve hatta “yasak” olması. İkincisi ise Boğaziçi Üniversitesi’nin, bana kalırsa, bu ülkede hayatımın en güzel yıllarını en iyi geçirebileceğim tek yer oluşu. Ayrıca iç çatışma ve çelişkilerin de insanı beslediğine, üretmeye ittiğine inanıyorum, Finans ve Ekonomi fotokopileri, arkasına en çok şarkı yazdığım kağıtlar oldu hep. Belki de tüm bunlar avuntudur, çocukluk hayalim gitar virtüözü olmaktı, oturun açıklayın o çocuğa bakalım nota okumaya vakit bulamayıp integrallerle formüllerle geçen yılları, ÖSS zamanı üstüne çarşaf atılan gitarları… Affeder mi, bilemiyorum. 

‘Sözlerimde şehrin isi pası kiri var’

“Doğadaki Son Çocuk” isimli doğa, çocukluk ve büyüme süreçleri arasındaki bağı ve bunların yaratıcılıkla ilişkisini inceleyen kitabın yazarı Richard Louv şöyle der: “Nihai yaratıcılık kumaşını dokumak üzere birçok ip bir araya gelir. Doğa deneyimleri de bunlardan biridir." Senin sanatla olan bağında, doğa nerede duruyor?

Doğanın içinde bir hayatım olmadı maalesef, İstanbul’da doğdum, burada büyüdüm, burada yaşıyorum. Şimdi bu güzel soruyla üzerine düşünme fırsatı buldum, doğa cidden insanın yaptıklarına yansıyor. Şehir de habitattan, doğadan sayılıyorsa eğer, benim sözlerde şehir hayatının isi pası kiri var hep: “metrobüsler arabalar tek seferde yok olsalar”… Hava da beni çok etkiliyor mesela, yağmur yağınca çok mutlu ve –yerimde duramadığımdan– yaratıcı oluyorum.

Yaptığın müzik tarzını, Avrupa ve dünya ile kıyaslarsan, durum nedir? Senin tarzındaki sanatçılar bizim ülkemizde ve ülkemiz dışında neleri başarıyor, hangi engellerle karşılaşıyor? 

Aslında yaptığım müzik çok net bir tarzı yansıtmıyor, bu yüzden anlamlı bir cevap veremeyebilirim. Ama “alternatif/bağımsız müzik” olarak bakarsak, yurtdışında bağımsız gruplara yer veren festivallerin sıklığının ve Avrupa’da/dünyada, bu tarza dair müzik yayıncılığının çeşit ve kalite bakımından örnek teşkil ettiğini söyleyebiliriz. Bizim ülkemizde de bağımsız akıma dair gelişmeler çeşitli video performans kanalları, müzik programları ve bunların ayağı olarak düzenlenen farklı etkinlikler sayesinde hız kazandı.

‘Başım sıkışınca Sait Faik’e giderim’

Mp3’ün, CD’nin, “kaset yapma”nın ortadan kalktığı bu zaman diliminde, dijital platformlardan sesini daha kolay duyurabildiğini söylememiz mümkün mü?

Çok klişe bir cevap olacak ama bana kalırsa internet, hem yaratıcılığınızı sermaye yaparak ve doğru insanlarla tanışarak büyük işler başarabileceğiniz kocaman bir fırsatlar dünyası, hem de bireyin umudunu kıran, gerçekleri illüzyonlar içinde kaybettiren, kişiyi yalnız ve çaresiz hissettiren bir kirlilik havuzu. Müzik açısından da durum bu. Ücra bir köyde bir basit telefon kamerasına bakıp şarkı söyleyen eşsiz bir vokalin sesi bana ulaşabiliyor, ama aynı zamanda berbat içeriklerle saatlerim harcanabiliyor. Olay şu ki, eskiden herkes “şansını deneyemiyordu”. Bir müzisyenin şarkılarını insanlara sunma süreci çok uzun bir yoldu. İkna kabiliyeti, sabır, özgüven lazımdı. Maddi-manevi güçten en az birinden bolca sahip olmalıydınız. Şimdi herkes kendi sahnesini cebinde taşıyor. Azimli ve özgün olan sanatçı, her çağın her formatında, –dijitalde çok daha hızlı– bir yolunu bulup başarıya ulaşır diye düşünüyorum. 

Ama kişisel görüşüm, keşke eski zamanlarda yaşasaydık diyorum. Bir albümü evire çevire haftalarca dinleseydik, albümümüz evire çevire haftalarca dinlenseydi. İçerik çoğalıp akış hızlanınca, dikkat ve anlama çabası azaldı.

Üretim sürecinde, sadece metin üzerinde kalırsak, şarkı sözlerini yazarken zihnin nasıl işliyor? Edebiyatın şarkı sözlerine açılan kapısından girişi nasıl gerçekleşiyor? Ve kimleri okumayı sever, hangi yazar ve şairlerden beslenirsin merak ediyorum.

Şarkı sözleri çoğunlukla yaşadığım olayların, tanıştığım kişilerin bende bıraktığı hislerle; bazense gözlemlediğim insanların yaşadığı olayların, o insanların birbirlerine davranışlarının bendeki izlerinin birikmesiyle ortaya çıkıyor. Gün geliyor, iki sene önce yaşadığım şeyle ilgili bir anahtar kelime şarkıya girebiliyor, bunu fark ettiğimde bu bana komik ve hüzünlü geliyor. “İnsanoğluna neler saplanıyor, neler nüfuz ediyor demek,” diyorum. Bunun dışında, edebiyat cidden inanılmaz bir kaynak, çünkü kendi gerçekliğimle başka “karakter”lerin gerçekliğinin kesiştiği çizgide edebiyat başlıyor. Roman ve hikâyenin empatiye etkisi bir yana, şiir okumak da özellikle şarkı sözü yazmayı çok besliyor bence. “Sanat, fazlalıkları atabilmektir” demiş ya hani Picasso, şiirden ve iyi hikayelerden onu öğreniyor sanki insan. 

Camus, Sartre, Vonnegut, Kazancakis gibi yazarlar hayata bakışımı çok etkiledi. Bu topraklardan Sabahattin Ali ve Oğuz Atay beni değiştirmiştir. Şairlerden Nazım Hikmet, Orhan Veli, Cahit Sıtkı Tarancı’yı açıp açıp okurum. Gelgelelim Sait Faik Abasıyanık, en sevdiğim hikâyeci ve hatta şu dünyadan geçmiş en sevdiğim insandır. İnsan olmaya üstün bir anlam yüklemeyi sevmesem de, Sait Faik, kendi tatlı üslubuyla aktardığı felsefesiyle, “insan olma halinin” bireyin varoluşuna ve dünyaya katabileceği küçük ve büyük güzellikleri ince ince içime işledi sanki. Hikâyelerini defalarca okurum. Başım sıkışınca O’nu okumaya giderim, O’nunla buluşasım gelir.

‘Sonra şarkı hızlanıyor…’

Bir konudaki fikrini oldukça merak ediyorum. Bu soruyu şair Aslı Serin’e de farklı bir biçimde yöneltmiştik. John Cage’in 4'33" adlı deneysel çalışmasının müzik olup olmadığı üzerine birçok makale yazılmış ve birçok tartışma gerçekleşmişti ve bunlar hâlâ tartışmalar devam ediyor. Bu tarz işlere karşı olan tutumun nasıldır? Hakkında ne düşünüyorsun?

Çok sıkılınca aptalca sesler çıkarırım. Bir gün ders çalışırken çalışma masamda sandalyemi ileri geri sallayıp konuşuyor gibi yaparken, çıkardığım heceler kendiliğinden yavaşlayınca fark etmiştim: Aslında konuşmalarımızı yeterince yavaşlatırsak her bir hecemizin bir notaya tekabül ettiğini duyabiliriz. “Selam” deyin mesela birine, o “Selam”ı on kat yavaşlatın, notalara ulaşırsınız. Esnerken bile böyle. Yani keşfedilecek bir şey de değil bu zaten, ortada. Ama tuhaf bir farkındalık!

İşte bu yüzden, sessizlik senfonisi olayını duyunca epey heyecanlanmıştım, oturup düşündüm, “Acaba insanın bir günü, hatta ömrü upuzuuuuun bir şarkı olabilir mi?” diye. Hayali eğlenceli geldi: Bebekken ilk verse’ü okuyoruz, biraz komik, “Agu, bugu, attağ, pappağ” falan. Çocuklukta güzel bir “bridge” mırıldanıyoruz meraklı ve renkli cümleler, tekerlemeler… Sonra şarkı hızlanıyor, gençlikte o taze, yüksek, gümbür gümbür nakaratı patlatıyoruz: Artık çok biliyoruz her şeyi, söyleyecek sözümüz var, ilan-ı aşklar, bağır çağır kavgalar, tekrar eden nidalar, böylece unutulmaz bir nakarat döşüyoruz ortaya. Orta yaşta şarkı yavaşlıyor, biraz daha geçmiş sesleri tekrarla geçiyor günler ve yaşlılıkta ise büyük kısmı uyku sesleri, belki şikâyet ve öksürükler olan bir son verse daha söyleyip şarkımızı bitiriyoruz. Misal yetmiş sene uzunluğunda (kırk milyon dakikaya yakın) bir şarkı hayal edin. Binlerce hapşırık, milyonlarca kahkaha falan var içinde, çok değişik değil mi?

Çok uzattım konuyu, her neyse, birisi dört buçuk dakika sessiz kalarak insanlara bir şeyleri sorgulatabildiyse, bence bu saygı duyulası bir şey. Sessizliğin caz müzikte de övgüsü çok fazla, özellikle sololarda, “Basılan notalardan ziyade aralardaki sessizlikler mahareti gösterir,” deniyor. “Müzik, notalar arasında bırakılan boşluklardır,” demiş Debussy, mesela. Bence insanı dürten, ürperten, silkeleyen üretimler, -müzik mi değil mi sorusu beni aşar- ama, güzel şeyler. 

Cage, dört buçuk dakika bir piyano koltuğunda boş oturarak milyonlara bir şey anlatabilmiş, kendi savını doğrulamış bana kalırsa. Ama müzik midir? Uzun yolda bol bol telefona atıp dinler miydik John amcayı, bilmiyorum, diyerek yine beş paragraf savunduğum tezi karşı teziyle baş başa bırakarak ikizler burcumun hakkını vereyim. 

‘İyi hissettirmek istiyorum’

Senin şarkılarını dinleyince bir süre sonra gülümsediğimi ve zihnimin boşaldığını fark ediyorum. İçime nedensiz bir iyilik salınıyor. Kötücül, sıkıntılı, melankolik şarkıların da var mı?Aslında bunu duyduğuma nasıl sevindim anlatamam. Şarkılarımın çoğunun karamsar, eleştiri ağırlıklı, hatta didaktik olmasından ötürü üzülüp duruyorum bu aralar. İyi hissettirebiliyorsa ne mutlu bana. “Bu Dünyayla Şaka Olmaz”, “Tek Seferde Yok Olsalar”, “Hevesim Kaçık” üçlüsünün isimleri beni bunalıma sokmaya yetiyor. Hatta Amerika’da yaşayan bir arkadaşıma 30 Haziran’da yayımladığımız EP’mi attım dinlesin diye. Telefon açtı, endişelenmiş: “Eda çok beğendim ama doğru söyle, sen bunalımda mısın, nasıl sıkılmışsın sen öyle?” dedi.  İyi hissettirmek istiyorum, yakınmak yerine, kitlelere güç vermek için “Everything’s gonna be allright” diyen Bob Marley olmak istiyorum, mutlu oldum senin böyle hissetmene.

Son olarak, şunu sormak istiyorum Şenceylik. Türkiye’de “kadın” müzisyen olmayı anlatır mısın bizlere?

İş dünyasında özellikle çok görülen “glass ceiling” (kişinin sırf kadın veya azınlık olduğu için kariyerinde kendi çabalarının karşılığını alamamasına sebep veren görünmez bariyerleri tanımlayan  “cam tavan”) durumu, bence müzik dünyasında pek de yok. 

Yani yok derken şöyle yok… Bu çok hassas bir konu ve kötü deneyimleri olan çok sayıda azınlık mensubu veya kadın birey mevcuttur tabii, hatta benim hayatım da “bir kadın olmak ve aynı zamanda müzik yapmak”la ilgili sıkıntılarla dolu; fakat ben bu sıkıntıları, ”şehir hayatının, yolculukların, misal geç saatte yalnız gezmenin, bu ülkede kadınlar için ne derece güvenli olduğu” sorusuna bağlıyorum. “Müzik eğitimi almayı/müzisyen hayatını seçmeyi ailesine kabullendirebilen kadınların, aynı şeyi başaran erkeklere sayısal oranı kaçtır ve bunun sebepleri neler olabilir” soruları aklıma geliyor. “Müzisyen hayatı seçmiş bir kadın görünce şaşırılması” durumunu yaratan sebepleri tek tek görmeli, çözmeliyiz, gibime geliyor. 

Bunlar dışında, bu yorumu yaparken çok tecrübeli olmamakla birlikte diyebilirim ki, “müzisyen kadın”, Türkiye’de, dışlanma veya hor görülmenin aksine, bence bazı noktalarda pozitif ayrımcılığı bile deneyimliyor. Masum bir tepki de olsa, enstrüman çalan kadınların hayretle karşılanmasını hep zararlı ve itici bulmuşumdur; ama geçmişin bu “hayret”i, belki de yeni neslin kadın-erkek eşitliğiyle ilgili kat ettiği yol üzerinde evrilerek “desteğe” dönüşüyor ve “kadın/erkek” sıfatlarına gerek duymayan daha iyi bir dünyaya ilerleyişi hızlandırıyor gibi. Açıkçası ben umutluyum.

;

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacaktır.

1 Yorum

  •  
    deniz
    04.08.2017

    ömrümüz şarkıysa sen soundtrack'i ol şenceylik! ne harika bir söyleşi olmuş...