Advertisement

Sarmaşık’taki Kürt

Sarmaşık’taki Kürt

Birden rüzgâr dindi tüm yelkenler indi
Yoğun bir hüzün çöktü her şeye
Ağırlığı hissettik rastgele sözler ettik
Sırf denizin sessizliği bozulsun diye

Samuel Taylor Coleridge

Bizde öyledir ya her şey, rüzgâr arkasındayken dikkatimizi çekenler hakkında çok konuşup sonra ve hemen başka alkış hikâyeleri ararız heyecanımız için. Sanatla ilişkimizde de bu böyle. “Sarmaşık” filmi ödülleri, gösterime giriş vakti ile bir baş dönmesidir yaratmıştı. Geçti gitti ama değil mi? Şimdi sıradaki hikâyelere bakalım ve tutunalım ihtiyacındayız. Oysa bir şeyin hayatımızda kalabilmesi onunla teması kaybetmemekle ilgili. Temas… çok katmanlı, çok çağrışımlı sözcüklerden biri. Dokunmaktan öte, tüm duyulara kapısı açık bir içe işleyiş, içeriye giriş. “Sarmaşık”ı yeniden izlerken bunları düşündüm. 

İlk izleyiş payı hazzındır. Hikâye anlatıcısına bırakmalı insan kendini. Yeşil iksir damarlardan kare kare akmalı, hayatı söylerken kökü Hades’te sözcükler bir aylak gibi gezinmeli. Ne ararız bir filmde, kaybettiğimiz anlamı mı, yaratmak arzusuyla yanık olduğumuzu mu? Sihir güçlüyse hem biri hem öteki bazen ötedeki…

“Sarmaşık” bu günlerde yeniden izlenmeli… Bu günler hangi günler? Sisli puslu dumanlı, görüş mesafesi kısıtlı... farklı her sesin, edanın, eylemin, sözün şeytanlaştırıldığı. Böyle vakitlerde sanata sığınmak konforlu bir kaçış mıdır? Kimileri için olabilir. Kimileri için yarayı yalamak, kesiklere merhem olmak, sabaha daha güçlü çıkma yolu.

Son zamanlarda daha çok film izleyip az roman okumam filmlerin toplumun kılcallarına dek girebilen bakışının etki gücünden mi? “Toz Bezi”, “Abluka”, “Sarmaşık”… birer sosyal tarih metni olarak da pekâlâ okunabilir. Gündelik hayat pratikleri ve politikalarının açık edildiği bir mekân olarak görülebilir filmler. Gündelik hayat estetiğinin yansımalarından şimdi ve burada’ya ait bir dünya fikrinin, bir bireyin tomografisi çekilebilir onlarla.

“Sarmaşık”ın yönetmeni Tolga Karaçelik çok iyi bir hikâye anlatıcısı. Film boyunca sürekli düşünmedim değil; bunun nedeni edebiyata dair bağlılık duyduğu kökleri mi? Yalnızca romantik deha Samuel Taylor Coleridge’a değil Melville ve Conrad’a saygı duruşu filmin anlamını çözmek kadar yönetmenin anlam evrenine yaklaşmak, film fikrini keşfetmek için de önemli. Sarmaşık ya da salyangoz metaforlarını didiklemektense bu, daha önemli sanki.  Filmin sekansları her ne kadar Coleridge’in Yaşlı Denizci’sinin dizeleriyle bölümlenmiş ve yönetmen, o upuzun şahane şiirden kimi örtük göndermeleri filme yerleştirmişse de filmde denizcilerin hiçlikle karşılaştıkları, anlamlarını yitirdikleri yerde başlattıkları çatışma ve bunun psikolojik gerilimi Conrad’ın “Karanlığın Yüreği”ni de sık sık hatırlattı. Özellikle gemi ile kurulan ülke alegorisi yerli ve buraya özgü bir toplumsal eleştiri içerirken aynı zamanda örtük olarak bu meselenin kapitalistik köklerini de yoklar nitelikte.

Sarmaşık bir yük gemisi. Gemi, Angola’ya doğru sefer sırasındayken armatörün iflası gerçekleşir. Gemi borçları nedeniyle Mısır açıklarında demirlemek zorunda kalır. Sorunu çözmek için armatöre ulaşılamaz. Denizcilik hukukuna göre belli sayıda denizci gemide kalır ve gemi tahliye edilir. Gemide kalan gönüllülerin her birinin farklı gerekçeleri vardır gemide kalmak için ya ortak noktaları bıraktıkları hayatlarına geri dönmeyi arzu etmeyişleridir. Kaptan (Beybaba), makineci Kürt, kamarot Nadir, acemi gemiciler Alper ve Cenk, usta gemici İsmail gemide kalanlardır. Sarmaşık susuzluk ve açlık tehlikesi altında gemide geçirdikleri 120 günün çatışmalı, tekinsiz hikâyesini anlatır.

Edebiyatla sinemanın arasında simbiyotik bir ilişki var. Dickens’tan bu yana böyle bu. Kim kimden hangi zamanlarda beslenir bu değişse de sinemanın edebiyatla ilişkisi ebedi bir aşk ilişkisi gibi. Bunu bilen sinegözlerin filmlerinin başkalığı ortada. “Sarmaşık” da o filmlerden. Üstelik yönetmen anlam evreninin sınırlarını bir baladla çizmiş. Ona modern zamanların evrensel tazeliği ile yerelliğin ıtırlı rayihalarını üflemiş. Hikâyede düzenin bozulmasıyla başlayan çatışma gemiyi ve gemicileri bir sarmaşık gibi saran ve giderek her birini ayrı ayrı saiklerle boğan anlam kaybı ve çaresizlikten doğar. Ve elbette buna dahil olan iktidar kavramına dair manipülatif salvolardır filmde sorun olarak kurulan. Filmin ana karakteri Cenk’in kafasının sürekli dumanlı oluşu, yaşama dair anlam kaybının ve aynı zamanda var olana, verili olana itirazın ve ondan pasifçe kaçışın işaretidir. 

Kürt Neredesin!

Filmin karanlık kaybı Kürt’tür. Neredeyse sözsüzdür. Adı yoktur. Kolektif bilinçlerdeki anonim bir varoluşu işaret eder bu adsızlık. Fizik gücü tüm gemicilerden üstündür. Çatışmaların hiçbirinin tarafı değildir. Ama sıcak alan çatışmalarında iktidarın, simgesel gücün karşısında da değildir somut olarak. Yönetmen Kürt’ün varlığını öyle bir biçimde belirlemiştir ki iki karşıt gücün arasında bir denge unsuru gibidir Kürt. Seçeceği herhangi bir taraf dengeleri geri dönülmez biçimde değiştirecek niteliktedir. Kürt bunu bilmez değildir. Ancak böyle sürmeyeceği de, güçlerin yenişmez bir mecrada sonsuz akışı da mümkün değildir. Çatışmalardan birinden sonra Kürt güvertede Cenk onunla tartışıp üstüne yürüyüp hesap sorduğu sırada birden  yok olur. Bu yokoluşun gizemi herkesin dengesini bozar. Kürt yoktur ama Kürt’ün hayaleti, gemide her yerdedir. Seslenirler: Kürt neredesin!? Her yere bakılır yoktur, sırra kadem basmıştır Kürt; ama varlığından daha tehditkârdır şimdi Kürt’ün hayaleti. Geminin her yerindedir. “Kürt’ün hayaleti burada!”

Gemideki gerilimin doruk noktasında kan akar ve rüya bozulur. Gemicilerden biri bileklerini keser, diğeri başına darbe alır ve yaralanır. Kanın akmasıyla sığınılan olağanüstülüğün metaforik alanından hakikatin, yüzleşmenin alanına geçilir. Ancak final askıda kalışıyla, gri bölgede tutar izleyicisini… İyi ki… sorular bu bölgede kalır. Seçilen her yol, soru, yanıt arayışı bambaşka finallere çıkarabilir gemiyi. Mesele finali kurmakta değil demek ki. Kürt’ün hayaleti gemide! Gemideki herkes Kürt’e sonsuz kere seslenecek: Kürt neredesin! Peki, Kürt bulunmazsa?... Ne olur? Psikoz olur. Gemiyi hayaletler basar. Kürtsüzlük karabasan olur. 

Film öyle anlam katmanlarıyla dolu ki… her bir detay, kişi, iki kişilik ya da çoklu çatışma bir dünya cümleye açabilir kendini. Ama biz burada kalalım. Yönetmen filmin tam da ortasında boşuna ortadan kaldırmaz Kürt’ü. Onun oyunu asıl kadrajın dışına çekildiğinde başlar. Bazin der ki “Bir film kişisi kameranın görüş alanından çıktığı zaman, biz onun görsel alanın dışında kaldığını kabul ederiz, ama o dekorun başka bir noktasında, bizden saklı bir noktasında, kendine özdeş olarak, var olmaya devam eder.” Bir anlamda gerçek ya da temsilin anlamı alanın ötesinde varlığını sürdürür. Sürdürür sürdürmesine de bu bir belirsizlik alanıdır da. Tıpkı “Sarmaşık”taki gibi. Bu belirsizlik anlamı ve düzeni tehdit eder. İzleyeni de kadraj içindekileri de tekinsizliğin alanına sürükler. O belirsizlikten bir türlü kurtulmak mümkün değildir. Dışarıda bırakılan ve hayal edilebilen nesne dışarıda bırakılmışlığı ile imgesel bir değer de yüklenir. Bu imgesel varlığın ya gerçeklik kazanması ya da bütünüyle yok edilmesi gerekmektedir. Bu ara bölge hayaletin varlık alanıdır. Aksaklığın, huzursuzluğun ve tekinsizliğin kalbidir.

İnsan kendini tanımlamak ve dünya üzerindeki varlığını anlamlandırmak için bir aynaya gereksinim duyar hep. Bu ayna ötekidir. Benim varlığım ötekinin varlığına bağlıdır. Ötekinin paradoksu benin hem alter egosu hem düşmanı olduğunda daha çok açığa çıkar.

Seçtiğiniz, varsaydığınız, kurguladığınız düşmanı türlü biçimlerde kadrajın dışına itebilirsiniz. Ona yaşam hakkı tanımayabilirsiniz. Bu savaşınızda başarılı da olabilirsiniz. Ama o ara bölgenin tekinsizliğini ne yapacaksınız? O alacakaranlıkta yarıklara dolan hatırayla ve hayaletlerle nasıl başa çıkacaksınız? Yeniden gerçeğin zemininde ortak hayatları nasıl yeşerteceksiniz? Düşman saydığını yok etmek muktedirken kolay iş. Günahınız cezanız olduğunda ne yapacaksınız?

Coleridge’ın gemisinde düğün konuğu Albatros’un ölümü ile sarpa sarar her şey. Gemide Kürt’ün yok olmasıyla. Bulunmazsa o, telafi edilmezse günah, hiç kimse için cehennem uzak değil. Öyle demekte şair: Su, su nereye baksan yalnızca su, / Güverte tahtaları çekti zamanla / Su, su nereye baksan yalnızca su, / Ama hiçbir yerde yok içecek bir damla / Ve inanılmaz bir şey oldu tanrım! / Denizin ta kendisi çürüdü. / Ve sümük gibi olmuş sularda / Sümüklü yaratıklar sürünüp yürüdü! / Kaykılıp yatarak doğrulup kalkarak; / Dans etti gece ölüm ateşleri / Ve mavi yeşil beyaz yandı sular Kaynayan bir cadı kazanı gibi. (Çev. Savkar Altınel)

;

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacaktır.

1 Yorum

  •  
    mahmut
    28.09.2016

    çok derin, çözümleyici bir çalışma olmuş asuman hanım..teşekürler.