Advertisement

Sanat ortamının açmazları

Sanat ortamının açmazları

Kasım ayından bu yana İstanbul Art News’teki köşemde Türkiye’de sanat tarihinin tarafsız bir biçimde kitaplaşıp kitaplaşamadığını tartışıyorum ve bunun nedenlerinin ne olabileceğinin üzerine düşüncelerimi, sorularımı paylaşıyorum. Geçtiğimiz ay, Türkiye’de kültürün sınırsız bir alıntılar toplamına dönüştüğünü, tarihin basit bir alıntıdan ibaret kılınıp tamamen keyfi bir dile çevrildiğini ve dört bir yanımızı kuşatan bu durumun kendini en çok sanat ortamında gösterdiğini belirtmiştim. Neoliberal sistemin üçüncü dünya ülkelerinde çok daha fütursuzca ve vahşice geliştiğini, 1970’lerin ortalarındaki gelişmeleri görmezden gelip Türkiye’de çağdaş/güncel sanatı 1990’lı yıllarla başlatmanın da aynı kaba söylemin bir sonucu olduğunu dile getirdiğim yazımda sürekli olumsuzlanan, reddedilen bir tarihin de yazılabilmesinden kuşkulu olduğumu söylemiştim. 

Yine geçen ayki yazımda belirttiğim bir başka problem de, bu alandaki aktörlerin söylemlerinin “pop”laşması idi. Değerler sisteminin yer değiştirmesiyle ilişkili olarak akademisyenin, sanat yazarının ya da sanatçının görüşünden ziyade, kurumların PR sorumlularının patronlarının çıkarları doğrultusunda geliştirdikleri birbirini tutmaz görüşlerinin, piyasa değerlerinin, koleksiyoncuların beğenilerinin ön plana geçtiği bir ortam söz konusu. Peki, sanat ortamında var olan ve eskiden sanat ortamını belirleyen (en azından saygı duyulan) sanatçının, akademisyenin, sanat yazarının hiç mi kabahati yok! Bir avuç insanın bulunduğu bir ortamda herkes fazlasıyla ayrışmadı mı ve son derece Doğulu bir üslupla birbirini linç etmeye kalkışmıyor mu?

Sanat ortamının fazlasıyla ayrışmasına, birbirinden kopmasına, klikleşmesine benim kendi adıma vereceğim milat, Mehmet Aksoy’un Kars’taki “İnsanlık Anıtı”nın yıkılması gündeme geldiğinde yaşanan tartışmalardır. Aşağıda açıklayacağım, sadece bu tartışmalar değil, bu çerçevede tartışmanın 13. İstanbul Bienali’ne kadar uzanmış olmalıydı. İnsanlık Anıtı’nın başından geçenleri şöyle bir hatırlayalım: 7 Kasım 2005 tarihinde Kars Belediye Meclisi oybirliği ile Ermenistan’daki Soykırım Anıtı’na karşı Kars’ın Sukapı Mahallesi’nde İnsanlık Anıtı’nın yapılmasına karar veriyor. 2006 yılında dönemin Kars Belediye Başkanı ile sanatçı arasında sözleşme imzalanıyor ve aynı yılın Aralık ayında da proje Anıtlar Kurulu tarafından onaylanıyor. Sonrası malumumuz. 14 Haziran 2011 tarihinde, anıt parçalar halinde kesilerek indiriliyor. O sırada Uluslararası Sanat Eleştirmenleri Derneği’nin (AICA TR) başkanlığını yürütüyordum ve açıkça söylemeliyim ki, dernek yönetiminden uzaklaşma kararı almamın en önemli nedenlerinden biri, bu konuda topyekûn hareket edemememizdir. Dernek, sanat ortamımızın bir aynasıydı ve sanat ortamımız bu olayda birlik göstermek yerine, heykeli beğenenler ve beğenmeyenler olarak ikiye ayrılmayı tercih etti. İkiye ayrılma elbette mümkündür ama karşı görüşün fikrini dile getirebilmesi adına onu desteklemekten uzak duruldu. Böylelikle, bu olaydan sonra her zaman karşılaşacağımız gibi, ana meseleden uzaklaşıldı, mesele çarpıtıldı ve büyük bir ego savaşına dönüştü. Heykelin yıkılması bir semboldü, o sembol yıkıldı mı yıkılmadı mı? Hepimizin gözü önünde pekâlâ yıkıldı!

Aradan iki yıl geçti. 13. İstanbul Bienali kapsamında Antrepo No. 3’te, Hollandalı iki sanatçı Wouter Osterholt ve Elke Uitentuis’in “İnsanlık Anıtı: Yardım Eden Eller” adlı ortak çalışması sergilendi. Sanatçılar Kars’taki anıtınkine benzer bir el heykeli yapmış ve bunu İstanbul’da el arabasıyla dolaştırmış, insanlardan aldıkları el kalıplarını minik heykellere dönüştürüp, Kars’ta, yıkılan anıtın yerine yerleştirmişlerdi. Bienal’de de bu iki sanatçının çalışmalarından fotoğraflar ve bu çalışmaları anlatan bir yayın izleyiciye sunulmuştu. 22 Ekim 2013 tarihinde Agos gazetesi bu iki sanatçıyla yaptığı bir röportaj yayımladı (http://www.agos.com.tr/tr/yazi/5865/karstaki-ucube-bienalde-tartisma-yaratti). Röportajı yapan Zeynep Ekim Elbaşı’nın sanatçılara yönelttiği soru şu idi: “Eserinizde yıkılmış heykeline atıfta bulunduğunuz sanatçı Mehmet Aksoy; verdiği çeşitli mülakatlarda –Agos dahil–, kendisinin Türk milliyetçisi olduğunu, İttihat ve Terakki Komitesi’nin üç liderinden biri olan ve dönemin İçişleri Bakanı olarak Ermeni Soykırımı’nın baş organizatörlerinden biri olan Talat Paşa’nın anma gösterilerinde yer aldığını belirtiyor. Aksoy, Soykırım’ı reddedip bundan ‘sözde soykırım iddiaları’ diye bahsediyor. Aksoy’un; yine kendi hesabına göre ulusal basında genişçe belgelendirilen, yıkılmış ‘İnsanlık Anıtı’ heykeli, Kars Belediyesi tarafından Ermenistan’ın başkenti Yerevan’daki Dzidzernakaberd’e (Soykırım anıtı) karşı koymak ve onla mücadele etmek amacıyla yaptırılmıştır. Projeniz için yaptığınız geniş hazırlık çalışmalarında karşılaştığınız bu bilgiler göz önüne alındığında, bu arka plan işinizi etkiledi mi?” 

Sanatçıların soruya verdiği yanıt, üzerinde durmaya değer: “Eserimiz çoğunlukla hassas siyasi çatışmalarla ilgilenirken, farklı siyasi ideolojiler arasında çatışma ortaya çıkaracak bir durum arıyorduk. Kars’taki anıt çerçevesinde dönen tartışmalardan haberdar olduk; çünkü sürekli gündemdeydi. (…) Ve tabii ki, Mehmet Aksoy’un pozisyonunu da anlamaya çalıştık. Başlangıçta sanat dünyasından neden görece bu kadar az destek geldiğini anlayamadık. Devlet bir sanat eserini sansürlerken biz kendimize “Türk sanat sahnesinden neden daha çok protesto ya da destek gelmedi?” sorusunu sorduk. Yıkım, ifade özgürlüğü ve sansür kavramlarında ciddi tartışmalara yol açabilecekken; anıtın yıkımına karşı, sanatçılar ve diğer kültürel üreticiler arasından görece az tepki vardı. (…) Bienal’deki sergi için, anıtın orijinal elini İstanbul’a getirme fikrimiz vardı. E-mail yoluyla Mehmet Aksoy’a sorduk ama cevaplamadı. Daha sonra editörümüz bir dergi için yaptığı mülakatta projemizi açıkladı. Bu yolla, Bienal için hazırladığımız yayına Aksoy katılmak ister mi diye sormuş olduk. Ama işimizin parçası olmak istemedi.” Bundan sonrası tekrar malumumuz. Mehmet Aksoy, bir sanatçının başına gelenlerden yola çıkarak Hollandalı iki sanatçı Wouter Osterholt ve Elke Uitentuis için söylemediğini bırakmadı. 

Olay, anlaşılır gibi değildi. Ne sanat ortamının kendi içinde yaşadığı akıl almaz tartışma (ki Osterholt ve Uitentuis de tepki gelmemesine anlam verememişlerdi) ne de daha sonra Mehmet Aksoy’un verdiği tepkinin anlaşılabilmesine imkân yoktu. Bu olay, başlangıçta da belirttiğim gibi zaten bir avuç insandan ibaret olan sanat ortamının ayrışmasının miladı oldu. Tartışmasız sanat ortamı olmaz, olamaz. Ürettiğimizi, yazdığımızı, çizdiğimizi, birlikte medeni ölçüler çerçevesinde tartışabilmemiz, görüşlerimizi açıklayabilmemiz, birbirimizi dinleyebilmemiz gerekir. Uzmanlık alanlarına, kendimizden olmayan görüşe saygı duymamız gerekir ki, bu alandaki üretimimiz, tartışmamız verimli olabilsin. İktidarın yanında (ki bu iktidar siyasi iktidar olabilir, ekonomik iktidar olabilir ki, son yıllarda özellikle fuarın durumuna baktığımızda kötü beğenili bir ekonomik iktidar tarafından kuşatıldığımızın herhalde bilincindeyiz) kendimizi konuşlandırmak, kendi elimizle ölüm fermanımızı imzalamamız anlamına gelir. Neyin paylaşılamadığını bilemiyorum ama safımızı belirlememizin aciliyeti ortada. Anlamak isteyene duyurulur!

 
;

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacaktır.

1 Yorum

  •  
    Seher demir
    13.01.2016

    Sevgili Hocam,akademisyenleri ya da sanatçıları farklı bir yere konumlandıramıyorum,maalasef insani defolar meslek ayırdetmiyor