‘Sağlıklı’ yaşa, hasta ol!

‘Sağlıklı’ yaşa, hasta ol!

“Yaşam koçları”nın, “bir bilen” uzmanların ve neredeyse herkesin diline dolanan “sağlıklı yaşam” ifadesinin içini sağlıklı bir şekilde dolduran yok. Fakat bu ifadeden hareketle oluşturulmuş ve çok iyi işleyen, alıcısının hayli fazla olduğu bir pazar var. 

Uygulanan “tedaviler”, önerilen diyet programları, beslenme tarifleri, psikolojik destekler, ilaçlar ve bu konuda yazılmış sürüyle kitap, “Sağlık Hastalığı”nı kaleme alan Carl Cederström ve André Spicer’in deyişiyle “insanları mutlu, üretken ve sağlıklı yapmıyor, aksine hasta ediyor”. 

Cederström ve Spicer; zihinsel, bedensel ve ruhsal açıdan “sağlıklı” (bu da “normal” gibi tuhaf bir kavramlaştırma) bireylerin, üretime katılıp daha “mutlu” olacağı şeklindeki açıklamadan şüphe duyduğu için “Sağlık Hastalığı” isimli kitapta konuya farklı bir açıdan yaklaşmayı deniyor. 

Tek tip insana doğru 

“Sağlıklı yaşam” söyleminin takipçileri, karşı cenahın kendisine saygı duymasını beklerken Cederström ve Spicer’e göre uyulması gereken bazı kurallar ortaya koyuyor: Bu kişiler, yazılı veya yazısız sözleşmelere bağlı kalarak “topluluğa pozitif katkı sunmakla” yetinmiyor, etkinliklerde boy gösterip “dengeli” besleniyor, içki ve uyuşturucu maddelerden uzak duruyor. 

Meditasyonlar, yogalar ve stres azaltma seansları birer tutkuya (hatta takıntıya) dönüşerek tek tip insan yaratımına doğru evriliyor. Cederström ve Spicer’e göre bu topluluğun hiçbir bireyi, kullanılan kavramlarla ilgili herhangi bir sorgulamaya girişmiyor. İşte ikilinin “Sağlık Hastalığı”yla yaptığı da bu çemberin dışına çıkıp steril, salim ve mutlu gibi görünen insanların arasına dalarak bir alternatifken ana akıma dönüşen “sağlıklı yaşam ideolojisi”ni eşelemek. 

Bu ideolojinin zemininde sağlıklı olmanın ahlaki bir ödev gibi algılanışı yatıyor. Böylelikle bir tarza dönüşen bu yaşam şekli, pazarını oluşturarak yoluna devam edip çemberini tamamladığında ise sağlıklı yaşam sendromu ortaya çıkıyor. Paniğe gerek yok, buna ilişkin yeni tedavi teknikleri de geliştiriliyor. 

Cederström ve Spicer, “saplantılı bir şekilde sağlıklı yaşam peşinde koşturup kendimizi geliştirmenin yeni yollarını bulmaya çalışmak, yaşamaya fırsat bırakmaz” diyerek insanların içine düştüğü kısırdöngüyü özetliyor: “Bir zamanlar keyfini sürdüğümüz tüm hazlar, şimdi tek bir amaca yönelmiş durumda: Daha sağlıklı yaşamak. Şarap da içebilir, yağlı gıdalar da tüketebilirsiniz; yeter ki sağlıklı yaşam planınıza ters düşmesin.”

Yeni önemli kişiler 

Hayatımıza “çekidüzen” veren yaşam koçları gibi “sağlıklı yaşam” savunucularının da “mükemmel insanı yaratmak” için çalıştığına ve bu uğurda oluşturulan endüstriye değinen yazarlar, danışanların ya da “müşterilerin”, “kişinin gizli kalmış gücünü açığa çıkaran” yaşam koçlarının ve uzmanların, yaratıcı ve becerikli olduğuna inanması gerektiğini belirtiyor. “Mükemmelliğe” giden yolun ilk ve en önemli adımı bu, ayrıca bireyin kendisini “iyi hissedip iyi biri olması” da buna bağlı. “İyi” ve “mükemmel” insan, yaşsız ama yaşlar arasında ayırımcılık yapmayan biri olarak nitelenmeye başlıyor böylece; “sağlıklı yaşa sahip birey” bu şekilde ete kemiğe bürünüyor: “Esnek, hareket odaklı ve durmaksızın değişen özne…” Farkındalık endüstrisi ya da “zihinsel fitness uzmanları”, yeni çağın kadınının ve erkeğinin, “kariyerist” olabilmek için görüntüsünü düzeltmek zorunda olduğunu fark edemiyor veya ayırdına varılamasın diye bunun üzerini itinayla örtüyor. Ardından iki koldan şöyle bir işe girişiyorlar: Kişiyi daha üretken kılmak için yönlendirdikleri açık amaçları “bilimsel verilerle” destekleyerek “kapitalizmin yol açtığı kaygıya, strese ve varoluşsal güvensizliğe deva olma” iddiasını canlı tutarken bunu da kapitalizmin ta kendisiyle gerçekleştiriyorlar. Daha doğrusu yapıyormuş gibi görünerek “sağlıklı yaşam” (yani bireyi donattıkları kişisel gelişim araçları) endüstrisini şahlandırıyorlar. 

Sağlık sorunları bireyin en büyük günahı sayılmaya başlayınca bu endüstrinin ve onun “gönüllü” savunucularının, kişilere hastalıklardan arındırıcı “çözümler” önermesi de kaçınılmaz bir hâl alıyor: “Siyasetçiler, aktivistler ya da entelektüeller artık önemli kişiler sayılmıyor. Onların yerini ünlü şefler, mutluluk guruları ve hevesli girişimciler aldı. Bu kampanyaların en büyük sloganı ise sağlık ve mutluluk.” 

‘Sağlıklı’ çalışanlar

“Sağlıklı yaşam” düsturu ve bedenlerin birbirine benzer şekle sokulması, alttan alta faşizanlık içerirken vücudun biyoritmini daha verimli çalışmaya göre düzenleme isteği, âdeta biyolojik bir deneye dönüşüyor. Cederström ve Spicer, farkındalık endüstrisinin sağlık pazarıyla kol kola girip insanların enerji seviyesini yükseltmeye ve üretkenliği arttırmaya çalıştığını söylerken yedi gün yirmi dört saat uyanık şekilde çalışan, çalışmadığı anlarda bile işini düşünen “sağlıklı” bireylerin varlığı, kurumsallığın sürdürülebilirliği için ilk şart olarak görülüyor: “Çalışanlardan yalnızca sağlıklı olmaları değil, ahlaki ve estetik sorumluluk sahibi uyumlu insanlar olma kararlılığını da göstermeleri bekleniyor. Bu uygulamaların kurumsal aidiyet duygusunu güçlendireceği varsayılıyor.” 

Sporla, diyetle ve “yaşam koçları”nın tavsiyeleriyle “düzeltilen” ve standart” hâle getirilen bedenler, şirketlerin yürüyüş toplantıları ve koşu etkinlikleriyle senkronize biçimde hareket ettiriliyor. İdeal yöneticilerin, sağlıklı ve ideal çalışanlarla verimliliği ve kârı yükseltme düşüncesi hayata geçerken yakın geçmişin işkoliklerinin yerini, yaratıcı bir günün sonunda yüzündeki gülümsemeyle spor yapan bağımlılar alıyor. Dolayısıyla iş dışı zamanı dolduran bir iş hâline geliyor “sağlıklı yaşam” arzusu. Kişi, formda kalarak girdiği pek çok mücadeleden galip ayrılacağına inandırılarak üretken yaşama güdüsü arttırılırken tüm bunlar, bireyi modern dünyanın aşırılıklarından kaçırdığını ve sahici bir yaşama ulaştırdığını iddia eden diyet programlarıyla destekleniyor. 

Cederström ve Spicer, mutluluğa giden yolda kişinin yapması gerekenleri sıralayan konunun uzmanlarının bunlara bir madde daha eklediklerini söylüyor: “Günümüzün biyo-ahlak çağında mutluluk, bireye dayatılan ahlaki bir talep değil sadece. Dışa dönük, kendini gösteren, esnek biri olmanız yetmiyor. Bu özellikleri kişiliğinizin bir parçası hâline getirmeniz de gerekiyor. Öyle ki gerçek benliğinizle doğal bir uyum içinde gözüksünler.” 

‘Bedenine kulak ver’

Cederström ve Spicer, “iyi hayat fantezileri”nin günümüze uyarlandığını ve kişinin kendisine mutlu yaşam kozası örmesine yardımcı olduğunu, sonuçta bu durumun “sağlıklı insan” modelini güçlendirdiğini hatırlatıyor. Diğer taraftan bu bir sendrom; “sağlıklı yaşam” için sürekli maruz kaldığımız ölçülü haz propagandası, bizi ölçüyü kaçırdığımız ve sonra hazzın anlamsızlaştığı bir yola rahatlıkla sokabilir. 

Mutluluğa giden yollardan biri de sürekli başarılı olma zorunluluğu; kişiye, kendisini çöp gibi hissetmemesi için bizzat sorumlu olacağı işlere imza atmaması gerektiği öğütleniyor. Bu nedenle birey kendisini bilmeli, ölçmeli ve geliştirmeli; gerek “sağlıklı yaşam” endüstrisi gerek kurumsal kimliğe sahip işletmeler, çalışanlarına bu ve benzeri rotalar çizince hasta olmanın bir kusur, kabahat ve eksiklik sayıldığı günümüzde ayağa kalkamayacak durumdayken bile kendimizi zorlayıp işe gidip üretken görünmeye uğraşabiliyoruz. Cederström ve Spicer, hastalığın çağımızın en büyük günahlarından biri olan yan gelip yatmayı ayıp olmaktan çıkardığını da anımsatmadan geçmiyor: “İşyerinden uzaklaşma, spor salonuna uğramama ya da yaşam koçumuzla bir görüşmeyi iptal etme imkânına ancak bedenimiz greve gittiğinde kavuşuyoruz (…) Kendimizi hastalığın kollarına teslim etmekle, biyo-ahlakın en önemli buyruklarından birini (‘bedenine kulak ver’i) hem yerine getiriyor hem de tersine çeviriyoruz.”    

Madalyonun öbür yüzünde ise hastalığın kişiyi, sağlığına yeniden kavuşturacağı ortamlara (diyet programları, destek grupları, pozitif düşünme seanslarına…) itme potansiyeli mevcut. Kısacası Cederström ve Sipcer, hastalığın bizi “sağlıklı yaşam için çalışmaktan kurtarmayacağının” altını çiziyor. 

Günümüzün iş ‘ahlakı’ 

Bugün ölçülü hazların (kafeinsiz kahve, güvenli seks, yağsız çikolata, şekersiz meşrubatlar vd.) sürdürülebilirliğine bel bağlamış durumdayız. Bunlar, günümüz kadınının ve erkeğinin kendisi üzerinde yürüttüğü çalışmanın olmazsa olmazları. 

Neoliberal bir aktör, özne ve aynı zamanda nesne olan kadınlar ve erkekler, önüne geçmesi gerektiğini bildiği birçok kişiyle yarışırken içlerinden en sağlıklı olanların, üretime en verimli şekilde katılacağı ve mutluluğun iki kulpuna sıkı sıkı sarılacağı söyleniyor. Bu da şimdinin iş ahlakının temeli. Yani Cederström ve Spicer’in hatırlattığı gibi başta iş hayatında olmak üzere, “sağlıklı yaşam” dayatması her ânımıza nüfuz etmiş durumda. Ölçülü hazlar sayesinde üretkenlik ve başarısı arttırılan kişinin önünde “mutluluğun” kapıları açılıyor görünse de taze sendromlar onu bekliyor. En basitinden “sağlıklı yaşam standartlarına uymayanlara tiksintiyle bakılıyor.” Dahası, kişi zayıflıklarını kabullenmeyen ve kendisini her şeyden fazla önemseyen bir narsisist hâline geliyor. 

“Sağlıklı yaşam” dayatması, endüstrisi ve takıntısı, Cederström ve Spicer’in kitap boyunca anlattığı üzere, dünyadaki dertleri öteleyerek veya görmezden gelerek kişinin sadece kendisine odaklanmasına yol açıyor. Bu bile başlı başına bir sendrom, patolojik bir vaka.


Sağlık Hastalığı, Carl Cederström ve André Spicer, Çeviren: Erdem Gökyaran, Yapı Kredi Yayınları, 152 s.              

;

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacaktır.

Henüz yorum yazılmamış