Roboski Anıtı, şimdi anlama kavuştu

Roboski Anıtı, şimdi anlama kavuştu

Heykel sanatçısı Suat Yakut’tan 14 Kasım 2016 tarihinde bir mesaj almıştım; Diyarbakır’daki Roboski Anıtı’nda yer alan “ana” figürünün yok olduğunu bildiriyordu. Onun bu mesajından bir gün sonra da “Kültür Servisi”nde bir yazı yayımladım; o yazıda, Diyarbakır Valiliği tarafından yapılmış bir açıklamaya yer verilmişti; deniliyordu ki: “Ana figürü, temizlenmek için oradan alınmıştır, sonradan yerine konulacaktır.” Söz konusu açıklama hiç güven vermiyordu elbette, herkesin bu numaralara karnı toktu. Burada bir şeyin ya da bir yerin buhar edilip havaya uçurulmasından önce, o şey önce bir “bakım”a ya da bir “koruma”ya alınırdı. Ama yine de bir terbiye çerçevesinde, peşin bir yargıda bulunmaktan kendimi geri çekmiştim. Bu ülkede böyle bir terbiye, tam bir aptallıktı doğallıkla.

Ve beklenen haber, bu kez 8 Ocak 2017’de geldi. Valilik, “ana” figürünü temizlemekle kalmamış, aradan geçen iki ay içinde hızını alamamış ve tüm anıtı temizleyip o alanı dümdüz yapmıştı. Belli ki devlet tarafından sakıncalı bulunan bir anıttı bu… Temizlenme sürecinden anlıyoruz ki asıl sakıncalı bulunan, ölen çocuğu için gökyüzüne yakaran, belki isyan eden “ana” figürüydü, çünkü önce o kaldırılmıştı ve füzeler biraz daha kalabilirdi. “Ana” figürünün gözden uzaklaştırılması, yakarmaların ya da isyanların da seslerinin kesilmesiydi bir bakıma… Füzelere ise zaten alışıktık, onların sesleri biraz daha devam edebilirdi. 

Oysa füze görüntüleri içten içe hep şu soruyu doğuruyordu: “Ana” figürü geri dönecek mi, dönmeyecek mi? O halde füzeler de kaldırıldığında o soru da ortadan kalkacaktı. Nitekim onların da işi bitirildiğinde, “Roboski olayı” kapanmış oldu. Şimdi alanda, daire biçiminde bir beton zemin kaldı; acaba o da “bir şeyler”i anımsattığı için devlete rahatsızlık veriyor mudur? Bu sorunun yanıtını fazla düşünmeye gerek yok: Kesinlikle bir rahatsızlık veriyordur; o daire biçimindeki beton zemin orada durdukça, sorular işlemeye devam eder: “Burada ne vardı? Şimdi burada olmayan şey ne zaman buraya konulmuştu? O şey buraya niçin konulmuştu ve niçin kaldırılmıştı?” Bu sorular çok da tehlikesiz sorular değildir. Bundan böyle bir süre, o daire biçimindeki beton zemini izleyeceğiz ve bu tehlikeli soruların da önünün kesilmesi adına, onun ne zaman oradan silinip gideceğine bakacağız.

Roboski Anıtı’ndan duyulan rahatsızlığın nedeni ne?

Roboski Anıtı’nın imhası bu ülkede şaşırtıcı karşılanmamalı. Bundan önceki yazıda da vurguladığım gibi, kamusal alandaki pek çok anıtın ya da heykelin tahrip edildiği ya da tamamen kaldırılıp atıldığı malûmdur. Buna alıştık, zaten sorun burada değil. Sorun, Roboski Anıtı’nın kaldırılmasındaki niyette… 

Görünürde hiç kimsenin arkasında durmadığı, üstlenmediği, alkışlamadığı bir olayı (hastalıklı ruhları bir yana ayırıyorum), açıkçası tam anlamıyla korkunç bir katliamı işaret eden bir anıtın, hangi niyetle kaldırıldığına yanıt bulabilmek olanaksızdır. O katliama maruz kalan insanları anımsamayı, onların ardından yakınıp gökyüzüne doğru isyan edenlere el uzatmayı, hangi niyet ya da hangi duygu reddedebilir? Galiba asıl soru şu: Mademki devlet bu katliamın dışındadır, bir biçimde onun iradesinin ötesinde ortaya çıkıvermiş meçhul bir olaydır ve o devlet bizzat bu olayın sorumlularını suçlamış, onların peşine düşmüştür, o halde Roboski Anıtı’ndan duyulan rahatsızlığın nedeni ne olabilir? 

“Bu soruların yanıtları nerededir?” diye düşünmek tehlikelidir; dahası, anıtın niçin kaldırıldığını tartışmak da tehlikelidir. Bunlardan da ötede, tüm bu muallaklıkları akla getirmek bile aynı tehlikeyi taşır. Ne var ki ben bunları düşünmüyorum, benim düşündüğüm daha farklı bir şey: Belleklerimizde bir katliam var, bu katliamın sorumluları bilinmiyor ve giderek de onlara ulaşılabilmesi olanaksızlaşıyor. Katliamın nedenlerini de bilemiyoruz, inandırıcı bir açıklama yapılmadı ve bundan sonra da bunu öğrenemeyeceğiz. Her şeyi yalnızca düşüncelerimizde var ediyoruz, olayı belleklerimizde taşıdığımız kadar görüyoruz, bir belirsizlikte yüzerken bazı sonuçlara değdiğimizi hissediyoruz. Yani bir “şey” tüm korkunçluğu ile var, ama elle tutulur hiçbir somut “şey” yok… İyice soyutlaştırılmış bir durumdan, belleklerimizde kurguladığımız somut durumlara, durmaksızın geçiş yapıyoruz.

Pekiyi böyle bir “şey”in anıtı nasıl olmalı? Bir “şey”in var olduğunu bildiğimiz, buna karşın ona bir türlü ulaşamadığımız o korkunç “şey”in simgesi ne olabilir? Belki şöyle: Daha önce gördüğümüz bir “şey” olmalı o anıt… Ki belleklerimize işlesin… Sonra da (aynı, katliamın kendisi gibi) yok edilmiş bir “şey” olmalı… Ki o anıtı da yalnızca zihnimizde yaşatabilelim… Onun daha önce dikilmiş olduğu yere baktığımızda, belleklerimiz ansızın çalışmaya başlasın ve o korkunç olay ile şimdi artık olmayan anıtın hissi her yanımızı kaplasın. Böyle bir anıtı, artık hangi güç ortadan kaldırabilir?

Suat Yakut, bir süre önce bir alana Roboski Anıtı’nı yaptığında, bir simgeyi belleklerimize kazımış oldu. Şimdi ise belirsizleştirilmiş bir katliam, yok edilmiş bir anıtın içinde yer alıyor. Ve belleklerde korunan bu birleşmeye de kimse engel olamıyor; hatta o simgenin büyüyüp durmasına da kimse engel olamıyor. Demem o ki: Bazen yok edici güçler de ters köşeye yatabiliyor. Çünkü bazen bir şey yok edilirken, onun kendi yerinden ayrılıp belleklere girmesi ve bu sayede her yere yayılması hesap edilemiyor.  

Anıt, şimdi anlama kavuşuyor, buna hiç kuşku yok: Yok edilmiş bir “şey”in, yok edilmiş bir anıtı… Oysa her yerde bellekler, şimdi daha hızlı işlemeye başlıyor ve orada olaylar ile simgeler daha da büyüyerek birleşiyor.           

 
;

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacaktır.

Henüz yorum yazılmamış