Advertisement

Piaf'ın içinde bütün şarkılar var

Piaf'ın içinde bütün şarkılar var

1915'te Paris'in en fakir mahallesinde doğdu. Annesi sokak şarkıcısı, babası akrobattı. Anneannesi ve babaannesi tarafından büyütüldü, babasıyla birlikte sirklerde, sokak gösterilerinde palazlandı. 20 yaşında, her zamanki gibi kaldırımda şarkılar söylediği bir gün, yoldan geçen bir kabare patronu tarafından keşfedildi. Birkaç yıl içinde plak doldurmaya ve şehrin namlı müzikhollerinde boy göstermeye başladı. İkinci Dünya Savaşı bittiğinde, Paris onu çoktan bağrına basmıştı, hem şarkılarıyla, hem de Nazilere direnen Fransız askerlerine ve Yahudilere yaptığı yardımlarla bir halk kahramanına dönüşmüştü. 1950'ler yalnız Fransa'da değil, dünyanın dört bir yanında Piaf onyılı olacaktı. 

1950’nin 14 Mayıs'ında (ilginç bir tesadüfle, iktidarın Demokrat Parti'ye geçtiği seçim gününde) “Milli iradenin tecellisi için millet bugün oyunu kullanıyor” manşetli Yeni İstanbul gazetesinin 6. sayfasındaki “Türkü halkın şiiridir” başlıklı yazısında Ayşe Nur (Azra Erhat), şöhrete giden yolda Piaf'ın köklerine dalıyor ve Fransız şansonunun sokaklarla ilişkisine dair tanıklıklarını aktarıyordu. 

Piaf'ın doludizgin yaşantısına ait pek çok ayrıntı, inişleri, çıkışları, aşkları, mıknatıs gibi çektiği güftekâr ve bestekârlarla meşkleri bugün ezbere biliniyor. Üvey kardeşi ve can yoldaşı Simone Berteaut'nun 1969'da kaleme aldığı "Piaf" başlıklı biyografi 1975 yılında Aydın Emeç tarafından "Kaldırım Serçesi" adıyla Türkçeye çevrildi, ilk baskısı E Yayınları'ndan, son baskısı Agora'dan çıktı. Olivier Dahan'ın 2007'de çektiği, Marion Cotillard’ın Piaf rolünde oynadığı “La Môme (La vie en rose)” filmi ise yine “Kaldırım Serçesi” adıyla Türkiye'de gösterildi ve epey ilgi gördü.  

Piaf'ın tıpkı Jeanne d'Arc gibi, tıpkı Victor Hugo gibi Fransa'nın simgelerinden biri olduğunu söyleyen Charles Aznavour, birlikte yaptıkları bir turnede, onu şu anonsla sahneye çağırıyordu: "Bir tek isim. Ve bu ismin içinde bütün şarkılar var. Edith Piaf”.

Evet, Piaf'ın içinde bütün şarkılar vardı. Giderken ardında bıraktıkları, sıradan bir şarkı külliyatı değil, başlıbaşına bir şarkı uygarlığıydı. Son zamanlarında 30 kiloya kadar düşen 1.47 boyundaki bu eşsiz kadının olağanüstü güçlü sesiyle okuduğu şarkıları daha yüzyıllarca yaşayacak. İşte 100 yaşının şerefine 10 Piaf şarkısı. Bunca zaman içinde, hiç eskimeden, eprimeden tekrar tekrar milyonlarca kez dinlenen, kuşaktan kuşağa geçen, dahası, farklı ilhamlarla, farklı kılık kıyafetlere, farklı kimliklere bürünen 10 unutulmaz şarkıdan oluşan bir seçki: 

Mon Légionnaire (1936)

Şarkı 1987 yılında Serge Gainsbourg tarafından yapıbozumuna uğratılıp bir pop-caz diskosu olarak seslendirildi. Böylece Gainsbourg'un cinsellikle yüklü repertuvarında eşcinselliğe kapı aralanıyor, homoerotik klibinin de etkisiyle bu yorum gay kulüplerinin hiti haline geliyordu. Esrarengiz bir lejyon askerine duyulan aşkı anlatan şarkıyı, Piaf'a daha nice şarkı kazandıran Marguerite Monnot  bestelemişti. Söz yazarı Raymond Asso ise, gençliğinde Osmanlı topraklarında lejyon askeri olarak bulunmuş bir şairdi. Asso, Piaf’a nasıl şarkı söyleneceğini, daha doğrusu bir şarkının teatral biçimde nasıl canlandırılacağını, Müzeyyen Senar'ın diliyle söylersek nasıl “güfte anlatılacağını” öğreten kişiydi. 

Je n’en connais pas la fin (1939) / Hymne à l'amour (1949)

Jeff Buckley, gündüzle gece kadar farklı bu iki şarkıyı birbirine bağlayarak 1994’te, Paris'te, Bataclan salonunda seslendirdi. Folk ve rock’a olduğu kadar dünya müziklerine de tutkun sanatçı, müziğe başladığı New York barlarında da Piaf şarkıları söylüyor, Piaf’ın sokak sanatını kendine örnek alıyor, “Gündelik dertlerini unutmak için bara bir şeyler içmeye gelen tanımadığım insanların karşısında beni şarkı söylemeye cesaretlendiren Edith Piaf’tı” diyordu. “Je n'en connais pas la fin”, sokak şarkılarının ardında yatan basit mantığı hiç çekinmeden, hınzırca, tane tane izah eden bir Asso-Monnot şarkısı, daha doğrusu şakasıydı. “Hymne à l’amour”un sözlerini ise Piaf kaleme almış, müziği Monnot yazmıştı. “Hymne à l'amour”, Piaf'ın, uçak kazasında ölen boksör sevgilisi Marcel Cerdan’a adadığı bir “aşk ilahisi”ydi. 

Padam Padam (1951)

Piaf’ın sokaktan beslenen şarkıları akademi çıkışlı çağdaş yorumcular tarafından da sık sık yorumlandı. Brecht-Weill geleneğinin taşıyıcısı Alman şarkıcı Ute Lemper’in, 1992 albümü “Illusions”da söylediği Piaf eserlerinden biri de “Padam Padam”dı. Lemper yorumunda şarkının şenlikli havası, ağır bir korku filmi atmosferiyle yer değiştirmişti. Konservatuarlı Fransız popüler şarkıcı Zaz da, bir neo-hippi olarak teoride ve pratikte sürdürdüğü sokak müzisyenliği kariyerinde “Padam Padam”dan yararlandı. Norbert Glanzberg’in 1940’larda yaptığı besteye, onca denemeden sonra en uygun şiiri Henri Contet 1951’de bulmuştu. Daha önce Charles Trenet’nin yazdığı “Ça tourne, ça tourne” nakaratı hiç tutmamıştı oysa. Aynı şekilde 1968’de, “Neden Neden” nakaratlı, “Papatya Falı” adlı Kamuran Akkor uyarlaması da ses getirmedi. Gelgelelim Türkiye radyolarında “Karam Karam, Karam yağların iyisidir” şeklindeki reklam müziği yıllarca dillerden düşmeyecekti.

Jezebel (1951)

Anna Calvi, 2010 yılında şarkıyı elektro gitar ve davulun çiğ sesleri eşliğinde hem İngilizce hem Fransızca cover’ladı. “Jezebel” aslında Amerikalı Frankie Laine’in şarkısıydı, ama Charles Aznavour imzalı Fransızca sözleriyle Piaf’la özdeşleşti. İncil’de, Tanrıya tapınmayı reddeden günahkâr bir kadın, bir putperest olarak çizilen Jezebel karakteri, bu şarkıdan hareketle, Piaf hayranı Attilâ İlhan’ın “Üçüncü Şahsın Şiiri”ne de girdi: “akşamlar bir roman gibi biterdi / jezabel kan içinde yatardı / limandan bir gemi giderdi / sen kalkıp ona giderdin”.

Le vie en rose (1946)

Şarkının Pavarotti’den Iggy Pop’a, Amalia Rodrigues’den Louis Armstrong’a yüzlerce yorumu arasında Grace Jones’unkinin ayrı bir yeri oldu her zaman. Jamaikalı siyahi sanatçı, 1977 yılında Piaf’ın “pembe hayat”ını erotik ve artistik sahne şovlarının bir parçası kılarak disko projektörlerinin hedef tahtasına oturttu. “La Vie en rose” Piaf denince akla ilk gelen şarkıdır ve sözünün de, müziğinin de bizzat Piaf tarafından yazıldığı rivayet edilir. Ancak resmi kayıtlarda sözler Piaf’a, müzikse Louiguy’e ait gözükür. 

La Foule (1957)

Manu Chao bir keresinde “Piaf ve Fréhel’in yanında rock’çular müsamere çocuğu kalır” demişti. 1891 doğumlu Fréhel, batakhanelerden müzikhollere düşe kalka bir hayat süren, 1920’lerin İstanbul “fuhş-i atik”inde iz bırakan, şarkılarında sokakların belalı tiplerinden ve gece alemlerinden bahseden ilk realist şansonculardandı. Piaf da ilk gençliğinde Fréhel’in müstehcen şarkılarını az söylememişti. Fransız alternatif rock ve punk grupları 1992’de, Fréhel ve Piaf yorumlarını, “Ma Grand-Mère est une Rockeuse” (Büyükannem bir rock’çu) adında bir tribute albümde bir araya getirdiler. Happy Drivers topluluğu bu albümde “La Foule”ü değme punk şarkısı gibi yorumladı. 2015'in sonlarında bu sefer hiphop alemi şarkıya kanca attı: Suprême NTM grubuyla tanınan rapper Joey Starr ve Nathy'den müteşekkil Carribean Dandee, "L'Arène" parçasını "La Foule"den sample'larla donattı. "La Foule" aslında Angel Cabral'a ait, "Que nadie sepa mi sufrir" adında, 30'lu yıllardan kalma bir Arjantin türküsüydü. Fransızca sözlerini Piaf için Michel Rivgauche yazmıştı. 

Milord (1959)

Gülriz Sururi 1982’de, Başar Sabuncu rejisiyle “Kaldırım Serçesi” başlıklı müzikli oyunda Edith Piaf’ı canlandırdı. Sabuncu’nun yazdığı Türkçe sözlerle “Milord”u şöyle yorumluyordu: “Haydin cici beyim / Kapım açık buyrun / Üşüme sokakta / Sıcak benim koynum / Hiç kasılma beyim / Yaklaş hele şöyle / Keyif senin keyfin / Neymiş derdin söyle / Tanırım ben seni / Sorma nerden diye / Kalantor beyleri / Tanır sokak kızı”. Şarkının müziği Marguerite Monnot’nun, sözleri ise o günlerde Piaf’la fırtınalı bir aşk yaşayan, henüz kimseciklerin tanımadığı bohem müzisyen Georges Moustaki’nindi. 

Mon Dieu (1960)

Paris’in punk underground’unda yetişen Les Rita Mitsouko ikilisinin şarkıcısı Catherine Ringer bu şarkıyı çıplak bir akordeon ezgisi eşliğinde, Piaf yorumuna sadakatle seslendirerek, sevgilisiyle birkaç güncük daha geçirmek için Tanrıya yakaran bir âşığı yeniden canlandırdı. Piaf’ın son dönemlerindeki favori bestekârı Charles Dumont’un elinden çıkan şarkının sözlerini Michel Vaucaire yazmıştı. Piaf, Dumont’u o kadar benimsemişti ki, 1961’de “Les Amants” şarkısında onunla nadir düetlerinden birini yapmıştı. 

Je ne regrette rien (1960)

Cezayir’in Fransa’ya karşı bağımsızlık mücadelesi verdiği dönemde bestelenmiş bu şarkıyı, Paris’te yaşayan Cezayir göçmeni rai şarkıcısı Cheb Mami 90’lı yıllarda, Arap ritimleriyle süsleyerek seslendirdi. Alman endüstriyel rock topluluğu Rammstein ise şarkının nakaratını “Frühling in Paris” şarkısında kullandı. “Hayır, hiçbir şeyden pişman değilim” diyen şarkı, yine Vaucaire-Dumont işbirliğinin ürünüydü. Sağlığının hızla bozulduğu bir dönemde Piaf’ı bu şarkı diriltti. Yeni şarkılarla “intihar turnesi” diye nitelenen bir konser turnesi yaptı ve zirveyi son bir kez, yeniden adımladı. Piaf, Charles Dumont’u bu şarkıyla tanımıştı. Bestesini beğendirmeye gelen memur kılıklı bu çekingen gençle önce dalga geçmiş, fakat “Je ne regrette rien”i dinledikten sonra şöyle demişti: “Müthiş. Olacak şey değil, siz sihirbazsınız. Bu benim. Benim duyduğum, düşündüğüm şeyler bunlar. Daha da öte, benim vasiyetnamem”

 

Azra Erhat'ın yazısı: Türkü halkın şiiridir 

 
 
;

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacaktır.

Henüz yorum yazılmamış