Advertisement

Pelin Buzluk: Her deneyime bir avcı gibi katılıyorum

Pelin Buzluk: Her deneyime bir avcı gibi katılıyorum

“Deli Bal” ve “Kanatları Ölü Açıklığında” kitaplarının yazarı Pelin Buzluk, bu kez son kitabı “En Eski Yüz” ile karşımızda. “Deli Bal” ile Yaşar Nabi Nayır Öykü Ödülü’nü, ikinci kitabıyla da Selçuk Baran Öykü Ödülü’nü kazandı. “Ödüller genel olarak yazma hevesimi artırdı” diyen Buzluk, yazarken zihinsel sürecinin nasıl işlediğini ise şöyle anlatıyor:

“Her deneyime bir avcı gibi katılıyorum. Bir sözcük öğrenmek, bir sahne düşlemek ya da oyuncularından biri olduğum yaşam deneyimlerine, orada yeniden ama başka biçimde var olan kendime tanıklık etmek… bana cezbedici geliyor. Bu düşler çağrışımlar harmanlanıp birleşiyor zihnimde. Düşünü o kadar çok kuruyorum ki kimileyin uykuya dalamıyorum bir sahneyi daha “görmenin” heyecanından.”

Pelin Buzluk’la “En Eski Yüz” bahanesiyle söyleştim.

Sondan başlayayım: Yeni kitabınız çıktı, ‘En Eski Yüz’. Bu kitapla yayıncı da değiştirdiniz. ‘En Eski Yüz’ü ve İletişim Yayınları ile çalışmaya başlamanızı kutlayarak sorayım; üç kitaplı, rüştünü ispat etmiş, ödüller kazanmış bir öykücüsünüz artık; neler hissediyorsunuz, neler diyeceksiniz?

Güzel düşünceler için teşekkür ederim. Rüşt ispatlamış demeyelim de, yol gitmiş diyelim mesela. (“Rüşt”te olmuşluk var, olmuşluktan sonrası çürümek, bu beni korkutuyor.) Bu kadar yol gitmenin getirisi, yayımlama güçlüklerine kafa yormak yerine, yalnızca yazmakla uğraşmak lüksüdür, diyebilirim. Ödüller genel olarak yazma hevesimi artırdı. Birkaç nedenden ötürü bundan sonra Türkiye’de katılmak isteyeceğim bir tek yarışma kaldı. Bu yüzden yeni bir ödül almam zor görünüyor.

“En Eski Yüz”e öykü seçerken, ilk iki kitabın dosyasını oluşturduğum zamanlardaki gibi bazı öyküleri dışarıda bıraktım. Bu gören gözü, yeterince iyi olmayanı kenara itebilen elimi kaybetmek istemiyorum.

‘Yazma hevesini Murathan Mungan verdi’

İlk kitabınız ‘Deli Bal’dan başlayarak, Türkçenin olanaklarının farkında, onu iyi kullanan bir yazar var karşımızda. Ursula K. le Guin’in “Anadilinin sözcük haznesinden veya dilbilgisinden habersiz olmak da yazan biri için azımsanmayacak bir eksikliktir. Bunun en iyi ilacı, bence, okumaktır. İki yaşlarındayken bir dili öğrenmiş olup o gün bu gündür bu dili konuşan insanlar, belli bir haklılık payıyla, anadillerini bildikleri inancını taşırlar ancak bildikleri konuşma dilidir; az okurlar, çöp okurlar ve fazla yazmazlarsa, yazıları yaklaşık olarak konuşmaları iki yaşındayken neyse o olacaktır,” diyor ki çok haklı kanımca. Yazmayı okuduklarımızdan öğrendiğimiz doğruysa, siz kimlerden beslendiniz/besleniyorsunuz?

Baştan başlamak gerekirse, bana ilk yazma hevesi veren Murathan Mungan oldu. İlk yazdığım metinler öykünmeli, ama belki fazla lirik ve akıcıydı. Dil üzerine düşünmeme, sözcüklerin, seslerin, anlamların ve değişimlerinin peşinden gitmeme, hiç bakılmayacak bir açıdan görmek istememe sebep de Bilge Karasu’dur. Onat Kutlar’ın sözcüklerle görüntü yaratmadaki ustalığı beni cezbediyor. Vüs’at Bener ve Feyyaz Kayacan ise sözle bir yaşam alanı yaratmayı başarmış öykücüler. Sevim Burak’tan tutumlu sözcük kullanımını öğrendim. Sevgi Soysal’dan otosansürü kaldırmayı… Dili bozup yeniden kurma cesaretini ise şairlerden aldım. Fikret Ürgüp ve Ayhan Bozfırat’ta, zaman zaman Mehmet Zaman Saçlıoğlu’nda gündeliğin gizemini fark ettim.

Benim “gizem, belirsiz, bilinemeyen”e duyduğum ilgi, Edgar Allan Poe’nun (Hasan Fehmi Nemli çevirisi) metinlerindeki sözcük seçimi ve üsluptan da rengini aldı.

Bir anınızı dinlemiştim, annenize “Bir gün benim de Can Yayınları’ndan kitabım çıkacak,” demişsiniz galiba. Sakıncası yoksa paylaşır mısınız bu hikâyeyi bizimle?

Ankara Konur Sokak’ta Dost Kitabevi vardı. Annem bana kitap almak için ufak bir para ayırabiliyordu ama kitap almadığımız zamanlarda da eve dönmeden önce gidip orada kitaplara bakardık. Ben Vasconcelos hayranı idim. Okumadığım yeni bir kitabını edinmek için bir süre daha bekleyeceğimi bilerek raflara bakarken, “Bir gün benim de Can Yayınları’ndan kitabım çıkacak,” dedim. Buna emindim. Tahminen 10 yaşındaydım ve bana sorulacak olursa bir romanım ve bir de roman taslağım vardı zaten. O yaşlarda “istemek” ve “başarmak” sözcüklerinin belki benim için sade bir anlamı ve karşılığı vardı. Sonraları asla o kadar emin olmadım.

‘Bir sahne düşlemek…’

İlk kitabınız ‘Deli Bal’ın bana hayli kapalı ve simgesel gelen bir dili/anlatımı var. O kitabınızdaki ‘2,9 Saniye’ öyküsünde bir kahraman için dediğinizi ödünç alacak olursam, “Sustuğunu belli etmemek için olmadık şeyler anlatır,” gibisiniz. Olmadık şeyler derken önemsiz demek istemiyorum; ‘Deli Bal’da dolaylı, kapalı bir dille yazıyorsunuz demek istiyorum. Hoş, yazan için okuyan için olduğu ölçüde kapalı değildir o dil, bunu bir yana koyarak sormuş olayım. Bu türden geri bildirimler aldınız mı ‘Deli Bal’a ilişkin olarak ve aldıysanız üzerinizdeki etkileri nasıl/ne yönde oldu? 

Bu türden geri bildirimler almadım. Ancak küçük hacmine nazaran sarf edilmesi gereken okur katılımına, gayretine dair, aslında tam da hedeflediğim geri bildirimler aldım. “Deli Bal”a öykü seçerken özellikle mesafeli, özdeşlik kurmaya pek de olanak vermeyen, katharsis sağlamayanları tercih etmiştim. Bu mesafe hem dilde, anlatımda hem olay örgüsünde hem de öykü kurma düşüncesinde etkindi. Metaforlar doğrudan söylenmek istenene varmıyordu, simgelerin tek bir anlamı yoktu, yarattığım imajlar çokanlamlıydı. Bunu yazarak değil, öyküleri çalışırken silerek yapmıştım. 

‘Kanatları Ölü Açıklığında’ ikinci kitabınız. Benim aklımda ‘İbrahim Dağı’ öyküsüyle yer etmiştir o kitabınız. ‘İbrahim Dağı’nın sonu insanda midesine ağır bir yumruk yemiş hissi yaratıyor, en azından bende öyle oldu. Böyle şeyler okuyunca, bunu yazan zihin nasıl çalışıyor diye merak etmekten kendimi alamıyorum. Nasıl çalışıyor sahi?  

Kültür Varlıkları ve Müzeler’de mütercim olarak çalışıyordum. Bir gün hamamda kullanılan öteberiye ait bulguların altına yazılan metinleri çevirmem gerekmişti. O gün ilk duyduğum sözcüklerin büyüsüne kapılarak hamamlar hakkında epey okumuştum. Şimdilerde yeni yeni ayırdına vardığım bir yönelim var bende. Her deneyime bir avcı gibi katılıyorum. Bir sözcük öğrenmek, bir sahne düşlemek ya da oyuncularından biri olduğum yaşam deneyimlerine, orada yeniden ama başka biçimde var olan kendime tanıklık etmek… bana cezbedici geliyor. Bu düşler çağrışımlar harmanlanıp birleşiyor zihnimde. Düşünü o kadar çok kuruyorum ki kimileyin uykuya dalamıyorum bir sahneyi daha “görmenin” heyecanından.

‘Kanatları Ölü Açıklığında’da, son kitabınızda daha açık seçik anlatacağınız kimi hikâyelerin ayak sesleri var sanki. ‘Sekizli’ye Hediye’de biraz daha kapalı olan, ‘Tozlu Cennet’te alenileşiyor. ‘Tozlu Cennet’i ‘Kadınlar Arasında’da okuyup sevmiştik, ‘En Eski Yüz’de yeniden okumak güzel oldu. Hikayelerinizdeki kadınlar giderek cesaret kazanıp pervasızlaşıyor sanki, ne dersiniz?

Aslında benim kadınlarım hep cesurdu. “62 Tavşanı”nda (Deli Bal) örneğin anlatıcı öykü kişisini kız çocuğu olarak düşlemişimdir. Okurlar onu erkek olarak algılamayı yeğlediler ama… (Güçlü kadını erkek olarak algılamak tabii öğrenilmiş cinsiyetlerle ilgili.)

“Tozlu Cennet”in daha açık olmasının bir nedeni, aslında benim pek sevmediğim mektup türünde yazılmış olması ve bir açıklamayı, itirafı içermesi. “Sekizli’ye Hediye”de ise cinsel yönelim öykünün ana ekseninde değil. 

Bütün bunların yanında benim otosansürü neredeyse yendiğim de başka bir gerçek tabii.

‘Babanızla değil, babalıkla derdim var’

Özellikle ‘En Eski Yüz’deki kimi öykülerde, bir kadın olarak mevcut şartlar altında kaçınılmaz olarak duyduğum korkuların, kaygıların yankısını bulmuş gibi oldum. ‘Su İşi’nde, ‘Tozlu Cennet’te, ‘Dördüncü’de, ‘Gemisiz’de ve başkalarında…  Çiğdem Sezer’in pek sevdiğim bir dizesi var: “Burası Dünya, tekin bir yer değildir,” diyor. Galiba burası en çok kadınlar için tekin değil. Öykülerinizin temel izleklerinden biri bu bence, ne dersiniz?

Dünya, evet, en çok kadınlar ve çocuklar için tekinsiz. Bizim coğrafyamızda bu tekinsizlik daha fazla. Yine de eviçlerinden balkonlara, geceleyin sokaklara çıkmalarına, kendileri gibi olma cesaretini göstermelerine, değişip dönüşerek hayatta kalmayı bilmelerine dair umut da var sanıyorum.

‘62 Tavşanı’ başta, öykülerinizde babalar pek sevilesi, olumlu figürler değil (buna büyük ölçüde yakınlık duyduğumu da söyleyeyim). Bir öykünüzde hafiften daha sevecenlikle dayı figürü var. Biraz açmanızı istesem özellikle bu baba meselesini, neler söylerdiniz? 

Herhangi bir baba değil de, aile kurumunun bir parçası olan baba ilgili çok düşündüm. Babalar evde dinin, devletin, başka bir deyişle ataerkinin temsilcisine dönüşüyorlarsa her kadının, çocuğun karşısına dikilmiş oluyorlar. Özellikle ilk zamanlar öykülerimi okuyanlar resmen bozulurlardı “Benim babam çok iyi biri ama…” diyerek. Sizin babanız elbette iyi biri olabilir. Ama benim, babanızla değil, babalıkla, öğrenilmiş kan bağının her türü ile derdim var. Ailemizi, akrabalarımızı biz seçmiyoruz. Bireyler olarak değil de kan bağının belirleyiciliğinde öğrenilmiş ilişkiler kurduğumuzda bu bağ illaki hastalığa benziyor.

‘Buzhanede kendi avuçlarımıza hohlamak’

Ulu Ursula K. le Guin’in bir kitabında şöyle bir pasaj vardır ve ben çok beğenirim o sözlerini: “Sorun şu ki çokbilmişlerin ve entelektüellerin de kışkırtmasıyla mutluluğu biraz aptalca bulmak gibi kötü bir alışkanlığımız var. Sadece acı entelektüel, sadece kötülük ilginç. Sanatçının ihaneti bu: Kötülüğün sıradanlığını ve acının korkunç bıktırıcılığını kabullenmeyi reddetmek.” Fakat kimi zaman da kaçınılmaz galiba kötülüğü ve acıyı yazmak. Bugünlerde İsveçli yazar Carl Johan Vallgren’in ‘Denizadamı’ adlı romanını okudum. Kitabı bitirdiğimde ruhum büzüşmüş olarak, insan olmaktan utanarak, Vallgren’in anlattıklarının ve daha beterlerinin yaşandığı bir dünyada hayatıma devam edebiliyor olmanın mahcubiyetiyle kalakaldım. Sizin öykülerinizin bir kısmı da bende aynı hissiyatı yaratıyor. Yazmamak, görmezden gelmek olacak iş değil bütün o korkunçlukları da. Ama beni sevindiren bir şey var. Şu: ‘En Eski Yüz’de her şeye rağmen yer yer bir neşe, bir sevinç de var. Ne dersiniz bu konulara ilişkin olarak?

Günü güne zorlukla devirdiğimiz zamanlardan geçiyoruz. Yaşam hevesimizi yaratmak, buzhanede kendi avuçlarımıza hohlamak kadar nahif kalabiliyor. Aşıp birbirimize dokunamıyoruz. Ancak fazla ciddiye aldığımızda da bütün bu acının bir saçmalığı, akıl almazlığı olduğunu görüyoruz. Bunu yaratan muktedir ve kitlelerinin gülünçlüğü o zaman görünür oluyor. Fazlaca yakından bakılıp fazla ciddiye alınan her olgu gülünesi hale geliyor. Maruz kaldığımız şiddet, dehşet ve acılardan böylece azade olmuyoruz tabii ancak onları başka biçimde yeniden görüyoruz. Bu da mücadele ve yaşam alanlarını açıyor. İroninin yaptığı da bu değil mi? (Bkz. “Yumurta” adlı öykü, Dino Buzzati)

Özellikle son kitabınızda, daha evvel kullanmadığınız, yeni ve sık kullanılmayan, ama yerine cuk oturan sözcük kullanımları dikkatimi çekti. Sözcük haznenizi genişletmek için çalıştığınız izlenimi ediniyorum, doğru mu? Yazarın dili öğrenmesi de devam eden bir süreç midir?

17 ve 18 yaşlarım boyunca sözlük okudum. Fonetiğini beğendiğim, anlam olarak alternatifi olmayan sözcükleri bir deftere yazar, kullanım örneklerini çalışırdım. Sonra giderek benim sözcüklerim oldu bunlar, dilime yerleşti.

Şimdilerde sözlük okumuyorum ama okuduğum metinlerden sözcükler buluyorum. Bazısını epeydir arıyormuşum gibi geliyor, dilime yerleşirse, kullanabiliyorsam hazneme eklenmiş oluyor. Dili öğrenmek elbette bitmeyen bir süreç. Yalnızca sözcük değil, ses bilgisi, müzik duyumu da önemli. Yazdıklarımı bu yüzden yüksek sesle okurum. 

 
;

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacaktır.

1 Yorum

  •  
    Deniz bilen
    16.06.2017

    Söyleşilerde sorulacak soru öncesi söyleşiyi yapan kişinin uzun uzun o konudaki fikirlerini anlatmasını doğru bulmuyorum. Bu söyleşide de maalesef pelin buzluk'la beraber söyleşiyi yapan kişinin de pelin buzluk hakkındaki söyleşisini okumuş oldum.