Osmanlı’da yayımlanan ilk türkü derlemesi -ya da- asırlık Karamanlı türküleri

Osmanlı’da yayımlanan ilk türkü derlemesi -ya da- asırlık Karamanlı türküleri

Karamanlılar, yani Türkçe konuşan Rum asıllı Ortodoks Anadolulular, Mersin’den Amasya’ya, Tokat’a, Kastamonu’ya uzanan, Konya, Sivas, Yozgat, Kırşehir, Nevşehir, Niğde ve Kayseri’nin birçok ilçesini kapsayan ve Karaman diye anılan bir bölgede yaşıyorlardı; ta ki Lozan sonrasında mübadeleye maruz kalana kadar.

Onlardan bir olan (Kayseri’nin ilçesi) Zincirdereli Stavros Stavridis, 1896 yılında, Karamanlı türkülerini kayda geçirip yayımladı. “Anatol Türküleri” adıyla basılan bu kitapçık, aynı zamanda Osmanlı’da yayımlanan ilk türkü derlemesiydi. Çalışmanın içinde Stavridis’in Kapadokya bölgesinde derlediği 126 türkü vardı ve kitapçık o dönem, Anadolu’nun Hıristiyan yerleşimlerinden 600 Ortodoksun desteğiyle, Türkçe yayımlanan Anatoli gazetesinin matbaasında basıldı. 

Şimdi bu eser 121 yıl sonra gün yüzüne çıkıyor. Evangelia Balta ve Ari Çokona’nın yayına hazırladığı, Semih Poroy’un desenleriyle zenginleştirdiği kitap, 28 Temmuz’da Literatür Yayınevi tarafından okura sunulacak.

Önsözde aktarıldığına göre, Osmanlı’nın son döneminde, 1890’lı yıllarda, Atina ile İstanbul Helen Edebiyat Cemiyeti eliyle, Anadolu’da yaşayan Ortodoks Rumlara, Türkçe yerine Rumca konuşmaları dayatılıyordu. Yunanca eğitim –birçok yeni okulun açılması, köylere kitap ve öğretmenlerin gönderilmesiyle– Anadolu’da yaygınlaşmaya başlamıştı. Siyasi ve ideolojik ortam değişmekteydi. “Dolayısıyla –Grek harfleriyle yazan ama– Türkçe konuşan Anadolu Rumlarının kültürel birikiminin önemli bir bileşeni olan bu müzik geleneği, nüfusun anadilini yitirmesiyle tedricen yok olacaktı.” Bu tehlikeyi sezen Stavros Stavridis, kültürel birikimi gelecek nesillere ulaştırabilmek için Karamanlı türkülerini kayda geçirdi.

Bugün baktığımızda, yayımladığı kitabın Stavridis’in öngörüsünü aşan anlamları olduğunu görüyoruz. Günlük hayattan sahneler sunan türküler, o dönemde Anadolu’daki yaşam hakkında bilgiler veriyor:

“Tophane’den tütün aldım yüz dirhem
Yosmam seni bu yerlerde gezdirem
Ak gerdana yüzlük altın düzdürem.

Oğlan düğmelerin sıradır sıra
Biz de sürgün gidiyoruz Mısır’a
Üç kişiyi göndermişler Mosul’a.”

Ayrıca “türküler, eski Türkçenin kaybolmakta olan unsurlarını içerdiklerinden, dilbilimsel araştırmalar için çok değerli bir kaynak” sunuyor:

“Şu Samsun’un çeşmeleri çağleyor
Cerrah gelmiş sol böğrümü dağleyor
Anam babam başucumda ağleyor.
        Hey vahler olsun saçlı dorun şerrine
        Soyun da bakın mor cepkeninin kanine.”

Kitabın ve burada yer alan, asırlar sonrasına seslenen türkülerin en büyük anlamı ise, kültürel değerlerin sınırlarının yasalarla/antlaşmalarla belirlenemeyeceği gerçeği. Prof. Dr. Evangelia Balta’nın kitaptaki “Sonsöz”ünden aktarırsak:

“Karamanlı türküleri, mübadillerin Yunanistan’a yerleşmesinden sonra da unutulmadı, yaşatıldı. Türküler, Lozan Antlaşması’yla bir daha geri dönmemek üzere arkalarında bıraktıkları vatanları Anadolu’nun türküleriydi ve diğer mübadillerin arasında, anadilleriyle birlikte farklı örf ve adetlerini, özgün kimliklerini yaşatıyordu. Türkçe konuşan mübadil kimliği, Anadolu Rumlarının ortak belleğinin sınırlarını çiziyor ve onlara bireysel belleklerini ifade etme olanağını tanıyordu. 

Bireysel belleklerin karşılıklı ilişkisi mübadillerin sonraki nesillerine de aynen taşındı. Mübadillerin çocuklarıyla torunları, 1960’lı yıllardan eğlenceler, halk oyunları, yalın yapmacıksız seslerle okunan türküler, kaşık havaları, tefler ve tepsilerle dolu mutlu sahneleri belleklerinde özlemle yaşatıyor. ‘Kamayı Vurdum Yere’, ‘Leyleğim’, ‘Taş Kemerli’, ‘Gesi Bağları’, ‘Şen Olasın Ürgüp’, ‘Konyalım’ ve daha çok, pek çok türkünün yürekleri ısıtan tatlı ezgileri kulaklarında çınlıyor. Yüzleri bereketli toprak gibi buruşmuş yaşlı neneler, bağırlarına bastıkları çocuklarının torunlarını ‘dandini dandini dastana, danalar girmiş bostana’ diye mırıldanarak uyutmaya çalışıyordu. İki büklüm beller ve yaşlanmış yorgun yüzler, memleket türküleri okuduklarında canlanıyor, aydınlanıyordu.”

Kitapta yer bulan pek çok Karamanlı türkü de bugün Anadolu topraklarında söylenmeye devam ediyor:

“Altın tasta gül kurutdum
Yari sinemde uyutdum
O söyledi ben unutdum.
       Gönül ürfetini buldu
       Saçı leylaya vuruldu

“Anatol Türküleri” kitabından söz etmeyi bitirmeden önce, son bir not eklemek isterim. Bu kitap, halen tutuklu bulunan ve 9 ay sonra ilk kez bugünlerde hâkim karşısına çıkan Turhan Günay’a ithaf edilmiş. Ne de olsa Turhan abi kitaplarla olduğu kadar, memleketin türküleriyle de ilgilidir. Dilerim bu kitap da –Literatür Yayınevi’nin sahibi Kenan Kocatürk’ün söylediği gibi– ona özgürlük günlerinin bir hediyesi olur. 

;

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacaktır.

1 Yorum

  •  
    Andre Kanar
    26.07.2017

    Cok degerli bir derleme ,tesekkurler.. Dikkatinizi cekmisdir belki de,,son zamanlarda sanal medyada daha belirli bir sekilde gorulmeye baslanan belli bir sekilde bazi ellerin yurutdugu tarihin yanlis yonlendirilmesine yonelik bazi yayinlar dikkat cekiyor,,ozellikle de Anadoluda gecmisde var olmus Helen/Yunan ve Ermeni uygarliklarina yonelik ,,Bunu yapan cevreler bu gecmisdeki uygarliklarin varligindan oylesine gocunmakdalar ki illa ki bu uygarliklarin adini dahi anmakdan kacinip yerine kendilerince farkli terimler kullanmayi tercih edip propaganda yapmayi marifet sayiyorlar,, Ustlerine tum dunyayi guldurmekdeler..