Advertisement

Orada bir ressam vardı, uzakta

Orada bir ressam vardı, uzakta

Georges Michael’ın ve Kızıl Ordu Korosu üyelerinin ölüm haberini aldığım gün öğrendim ressam Pınar Kutat’ın da ani bir şekilde aramızdan ayrıldığını. Bugün ise doğumgünü.. Nüfus cüzdanındaki ismiyle Şefika Pınar Ekim, mahlasına göre Pınar Kutat, Gemlik’in yamacındaki, Bursa’nın tepelik ilçesi Umurbey’de yaşardı. Umurbey yaratıcı meslek gruplarının sıkça tercih ettiği bir yaşam alanı değildir.  Cihangir gibi, Kadıköy gibi birden fazla ressam, yazar, yönetmen, mimar oturmaz. Herhalde Pınar –imamın aksine teyze lafını yakıştıramıyorum– mahallenin tek sanatçısıydı. Pınar biraz delibozuktur, herkesin kapısında “dikkat köpek var” yazar, Pınar’ınkinde “dikkat Pınar var”... Dili acıdır, yüreği gibi... Nitekim “Dikkat Pınar var” tabelasıyla cesaretinizi yitirmeyip evin içine girmeyi başarabilirseniz görürsünüz ki Pınar’ın tuvallerindeki kadınlar, adamlar ve şeyler üzgündür. 

1964-1969 yılları arasında Mimar Sinan’da okudu. Atölyesinden mezun olduğu Neşet Günal’ınki gibi insan figürleri keskin ve geometrik. Çoğunlukla toprak tonlarından oluşan renk paleti de Ünal’ınkini hatırlatır. İnsan bedeni, acıların taşıyıcısıdır. Hayat’ta veya Çıkış’taki gibi ince ve kırılgandırlar. Acılar gölgelerle açığa çıkar, insan figürlerinin kolları bacakları yara almışçasına karanlıktır. Çocukluğumdan bir çoban portresini hatırlıyorum, mavi arka planın önünde ve bir bakışıyla bir ömrün tüm kederini anlatan... Resimlerindeki acı cisimlerine de sinmiştir. Onun duvarlarının da şişelerinin de, masalarının da satıhları dümdüz değildir, eğimlidir, örselenmiş gibi. Gazeteliğindeki gazeteler, derdinden tasasından kabına sığamaz, kendilerini dışarı savururlar. Onun turşulu natür mortu gündelik hayatın içerisindeki insan hikâyesini anlatır. Turşuyu kuranı, tarifteki incelikleri, turşuyu heyecanla bekleyeni anlatır. Yaratmanın acısı mıydı resimlerindeki? Nitekim yaratmayı, resmi işi olarak görüyordu. 

Para kazanmasa da, ünlü olmasa da, hatta resim yaptığını dünya üzerinde bilen birkaç kişi olsa da, resim onun mesleğiydi. “Bir ressamın nefes alma biçimidir resim yapmak, resmi şu veya bu nedenle yapmaz, sadece resim yapmadan yaşayamayacağı için yapar” demişti. Pek fazla sergi açmadı, birkaç tane. Oysaki yeterli işi vardı çünkü düzenli olarak resim yapardı. Sanırım gün aşırı atölyeye girerdi. Mutlaka bir kenarda desen defteri olurdu. Yani bir derdi vardı ve bu derdin ifadesi için ciddiyetle disiplinle yaklaşıyordu. Onun sergi salonu kendi eviydi. Bir keresinde “en önemlisi insanın kendi çevresini, kendi dünyasını güzelleştirmesidir” demişti. Gerçekten de Umurbey tepeliklerindeki evinde bambaşka bir dünya vardı. Her zaman bir yenilik olurdu, bazen çok basit bir plastik terlik, bir toka, limonlu su veya daha büyük bir şey bir örgü, mermer bir çeşme ve tabii yeni bir resimleri… Biraz da bu gündelik hayatta da kullandığı yaratıcı karakteriyle çevresini, etkiledi dönüştürdü. 

Ve Pınar, her daim olağanüstü bir düzenle örülmüş kalın örgülü saçları ve bariton sesiyle Umurbey tepeliklerinde yaşamaya ve resim yapmaya her zaman devam etti. Gören gözden işiten yürekten öte, resim yapması gerektiği için resim yaptı. Ve bazı hikâyeler anlattı. Dünyayı kendi en iyi bildiği şekilde dönüştürmek için disiplinle çalıştı. Sözü, duyandan ya da duymayandan gayrı evrendeki yerini aldı. İnanıyorum ki, dünyanın ve Türkiye’nin geçtiği bu karanlık dönemden Nâzım’ın bahsettiği “güneşli güzel günlere” böyle katkılar sayesinde geçeceğiz. İyi ki doğmuşsun Pınar!

;

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacaktır.

Henüz yorum yazılmamış