Onat bir şenlikti

Onat bir şenlikti

Yetmişli yılların başları olmalı. Ülkenin en büyük gazetelerinden birinde çalışıyordum. Çok gençtim. Genç, hırslı, çalışma tutkunu, dünyadan oldukça habersiz. O sıralarda fotoroman furyası vardı. Gazeteler fotoroman basmazlarsa satamayacaklarına inanılıyordu. Tabii bizim gazete en iyi fotoromanları basmakla övünürdü. Derken fotoromanın dibi göründü. “Farklı” bir şeyler yapmak için entelektüellik çaresine başvuruldu. Gazetenin maun masalı toplantı odasında Onat Kutlar’la karşılaşmamız işte bu nedenleydi.

Onat gazeteye Yunus Emre’nin yaşamını konu edinen bir fotoroman önermişti. Herhalde gazetenin “farklı” fotoromanlar yaptırmak istediğini duymuş olmalı. O fotoroman yapıldı; Onat da metnini yazdı. Sonra da yayımlandı. Gerçekten farklı olmuştu. Klasik fotoroman okurları sanırım bu nedenle hayâl kırıklığına uğramıştır.

Maun masanın çevresine dizilmiş insanlar arasında otururken Onat Kutlar adlı bu adamın büyük bir gazetenin gündelik çarkında dönenip duran adamlardan –kadınlar yok denecek kadar azdı– neden o denli farklı olduğunu düşünmüştüm.

O masanın çevresindeki konuşmalarda Sinematek lafı geçti elbette.

Onat Kutlar’ın Türk Sinematek’inin kurucusu olduğunu öğrenmem de farklılığını anlamama yetmemişti. Sabahın kör karanlığından gece yarılarına dek süren çalışma temposu içinde nasıl zaman ve fırsat bulup da Sinematek’in yolunu tuttuğumu anımsamıyorum.

O sevimli kargaşanın içine dalıp kısa sürede defalarca “Sıradan Faşizm” ya da “Bisiklet Hırsızları” filmlerini izlemenin tatlı işkencesine kapıldıktan sonra Onat’ı yavaş yavaş tanımaya başladım. Bu hiç aceleye getirilmeyen tanıma süreci o hain olaya, ölümüne dek sürdü.

Kare kare Onat’lar var aklımda; daha yakınlaşıp onu daha iyi anlamaya çalışırken belleğime resmedilmişler.

Az şekerli kahvesinden bir yudum alıp sigarasından lezzetli bir nefes çektikten sonra konuşmasını bekleyenlerin meraklı bakışlarına kulak asmadan sohbeti kahve yudumlarıyla sürdürmenin tadını hissederek birkaç kez yutkunan, sonra “Aslında...”, ya da “İlginçtir...”, veya “Bir keresinde...” diye başlayarak tam bir Doğulu bilge edasıyla sözü bir çırpıda avucunun içine alıveren Onat...

Bir Paris kahvesinde bülbül çanağı büyüklüğündeki kahve fincanına, sanki içinde dünyanın bir sürü gizemini aydınlatacak yanıtlar saklıymış gibi bakarken Remy Martin konyağını yudumlayıp Lou Andreas-Salomé’nin şiirlerini ve Sigmund Freud’a yazdığı mektupları ne zaman keşfettiğini anlatan Onat...

Celal Hosrovşahi ile kimi zaman çocuklar gibi kıkırdayarak, bazen de hüzünlü bir suskunlukla çalışarak Furuğ Ferruhzad’ın şiirlerini Türkçe’ye çevirirken, sanki kırk yıldır Farsça konuşurmuşçasına, Celal’in ezberlettiği Furuğ dizelerini –ben anlamam ama Celal’in söylediğine göre– kusursuz bir aksanla söyleyiveren Onat...

Kasketleri Paris’ten, sigarası Türkiye’den, ahkâmı Doğudan, ahlâkı Batıdan, kötüye de iyiye de aynı olgun bakışla bakan, ama iyi karşısında göz yaşlarına hakim olamazken, kötüye karşı ansızın kaplan kesilip odanın içinde turlar atan Onat...

Randevusuna geç kalmamayı beceremediğinde fitilli kadife ceketini çekiştirerek odaya giren, suçlu çocuk gibi çevreye bakınıp sonra kendi kendiyle alay eden koca bir kahkaha patlatan Onat...

Küçük sevinçlerle gözleri parlayarak coşkusunu çevresine dalga dalga yayarken kocaman dertler karşısında, onları bir fiskede uzaklaştırması kolaymış gibi, kalender bir tevekküle bürünerek bizleri de çözüm bulunacağına inandıran Onat...

Leb demeden leblebiyi cin gibi anlasa da salt karşısındakinin anlatma şevkini kırmamak için lafı sonuna kadar çocukça bir ilgiyle dinleyip anlatandan çok sevinen ya da ondan beter üzülen Onat...

Her alçaklık hikâyesini dinlediğinde, insanoğlunun durmadan yeni bir biçimini bulmakta asla zorlanmadığı habasetler karşısında bir türlü zedelenmeyen safiyetiyle önce aynı şaşkınlığı, sonra yeni hep aynı öfkeli isyanı sergileyen Onat...

Kayıp kimliğini çıkartmak için nüfus müdürlüğüne gitmekten ödü koparken devasa meselelerin içine Don Kişot’tan beter bir ataklıkla dalıveren Onat...

Dünyada yaptığı en iyi şeylerden biri olan yazmayı becerebilmek için sancılar içinde kıvranan, odalara kapanan, hep son dakikalara sıkışan, ama bir de yazısını bitirdi mi, tosun gibi bebeğini komşulara göstermekten haz duyan taze gelin misali, yüzünde koca bir merakla inci gibi yazısıyla dolu sayfaları önünüze uzatıveren Onat...

Yeni bir işe kalkıştığınızda, yeni bir sevgili bulduğunuzda, yeni bir şiir ya da yeni bir öykü yazdığınızda, yeni bir film çektiğinizde içinizdekini ve dışınızdakini onunla paylaşmazsanız eksikliğini cayır cayır hissettiren Onat...

Onat bir şenlikti. Hep mahzunuz.

 

Bu yazı Turgut Çeviker'in hazırladığı "Onat Kutlar Kitabı"nda yer almaktadır.

;

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacaktır.

Henüz yorum yazılmamış