Advertisement

Ömrüyle hayır diyen yazar: Wolfgang Borchert

Ömrüyle hayır diyen yazar: Wolfgang Borchert

Edebiyat tarihine II. Dünya Savaşı sonrası Alman kısa öykücülüğünün, Trümmerliteratur diye anılacak Yıkım Edebiyatı’nın en özgün isimlerinden biri olarak geçti Wolfgang Borchert. Mezar taşı da tıpkı yazdıkları gibi kısa, öz ve kendi içinde vurucuydu: Wolfgang Borchert, Doğum-1921, Ölüm-1947.

26 yıllık hayatının sonunda yazılmamış öyküleri, hasreti dindirilmemiş dostları, tadılmamış aşkları ardımda bırakıp öldü. Görünürde eceliyle öldü; ecelini tıpkı diğer milyonlarca insanınkinin de olduğu üzere ellerindeki topluiğneleri haritalara batırıp sınırlara ve yaşamlara hükmedenler belirledi, hepsi o kadar. Ölümünün 70. yılında Yordam Kitap’tan Celal Üster’in çevirisi ve Tan Oral’ın çizimleriyle çıkan Wolfgang Borchert’in “Hayır De!” kitabı, neleri reddetmemiz gerektiğine dair bir manifesto. 

Tezgâh başındaki ya da bürodaki kadınlara, oğlunu cepheye göndermek zorunda kalmış analara, fabrika işçilerine, kentte ya da köyde yaşayan milyonlarca insana doğrudan hitap ederek savaşa hayır demeye çağıran Borchert, lirik manifestosunu hayatının özünden damıtmıştı. Hayır denmezse varılacak yer insan eliyle yaratılmış cehennemin tarifiydi: “Sonra deşilmiş bağırsakları ve zehirlenmiş ciğerleriyle son insan, ışıldayan güneşin ve yanıp sönen takımyıldızların altında bir başına dolanıp duracak; bir deri bir kemik kalmış, çılgına dönmüş son insan, uçsuz bucaksız mezarlar, dev beton blokların soğuk putları ve ıssız kentler arasında yalnız başına bir küfür gibi dolanırken, şu korkunç soruyu soracak: NEDEN?”

Uğuldayan kan

Wolfgang Borchert, 1947’de henüz 26 yaşındayken öldüğünde ardında II. Dünya Savaşı’nın cephe dışı cinayetlerine dair unutulmaz bir tanıklık bıraktı. Gezici tiyatrolarla turnelere çıkan bir tiyatro oyuncusuydu Borchert. Varlığını daha 1938’de sorguladığı, yazılarıyla başkaldırdığı, gençlik örgütünün toplantılarına katılmadığı Nasyonal Sosyalizm, Rus cephesine zorunlu askerliğe yolladı onu. Dondurucu soğuk, susmayan, ıslıksı silah sesleri, sıcak kan, belirsiz mezar, uçsuz bucaksız karlı Rus ormanları vardı dekor ve ses efekti niyetine. Öyle korktu ki yazdı: “Makineli tüfek nişancısı Rus ormanında dikiliyordu. Karlar sarkıyordu dallardan. Ve kan uğulduyordu kulaklarda kocaman. Ve ter donuyordu alında. Ve ter miğferin altından sızıyordu. Bir inilti vardı da. Bir şey inildiyordu. Ya da biri. Kar, sessizliğiyle gizliyordu bu birini...”

Geceler uzundu. Fıkralar anlatıyordu sürekli seçmediği bu zamanı ve mekânı unutmak için ama komutanlar pek bir alıngandı. Sürekli tutuklanıp hücrelere kondu. Ya cephedeydi ya hücrede. Öyle sıkıldı ki yazdı: “Sabah dört buçuktan gece yarıma değin. Her üç dakikada bir geçerdi tren. Her seferinde hoparlörden perona doğru bir kadın sesi: Lehrter caddesi. Lehrter caddesi. Ses bize kadar uzanırdı. Sabah dört buçuktan gece yarıma değin. Sekiz yüz kez: Lehrter caddesi. Lehrter caddesi. Pencerede dikiliyordu Liebig. Sabahtan daha. Öğle vakitlerinde. Ve öğleden sonraları da. Ve sonsuz akşamlarda: Lehrter caddesi. Lehrter caddesi. Yedi aydır pencerede dikiliyordu Liebig ve kadını görmeye çalışıyordu.”

Ölümcül telgraflar

Öykülerindeki kısa cümlelere “telgraf stili” dediler. İki yıl ömür biçilmişti. Akciğeri kanıyor, karaciğeri şişiyordu. Kısa kesmek zorundaydı. Telgraf usulü kısa, bol tekrarlı, yalın ve derinlikli diliyle yepyeni bir yol açtı. Seçimsizlik ona yeni bir olasılık yaratma zorunluluğunu hissettirmişti. Kendi dünyasını ifade eden dil yoksa o, yenisini bulacaktı. Hem de eskilerin açmazını kıyasıya eleştirmek pahasına.

Benzetmeleri de herkesin tuhafına gidiyordu. Oysa son derece gerçekçiydi. Başı kaynadığından ona ona çaydanlık diyordu. Bedeniniyse omlete benzetiyordu. Gerçi bir omlet kadar lezzetli ve çıtır değildi ama yatakta en az tavadaki omlet kadar sarı ve yassı görünüyordu. Öyle çok savaş soludu ki hep savaşı yazdı: “Ama bir pencere ötede bir anne oturmaktadır. Önünde üç resim. Üç üniformalı adam. Solda kocası durur. Sağda oğlu. Ve ortada general. Kocasının ve oğlunun generali. Ve akşamleyin anne yatarken resimleri öyle bir yere koyar ki yattığı yerden görebilsin. Oğlunu ve kocasını. Ve ortada generali. Ve sonra da generalin yazdığı mektupları okur. 1917. Almanya için. - diye yazar birinde. 1940. Almanya için. - diye yazar bir ötekisinde. Ötesini okumaz anne.”

‘Sükutla geçiştirin’

Hiçbir şey unutulup gitmesin diye yazdı. Bunları yazamayan ozanlara ateş püskürerek aslında edebiyat ve hayat için yeni zorunlulukları belirledi: “…Aramızda, ah kim çıkar aramızda, kim kurşunlarla delik deşik bir akciğer hırıltısına bir şiir düzebilir, kim bir idam mahkûmunun çığlığını şiire dökebilir, kim bilebilir o ölçüyü, bir ırza tecavüze uygun düşecek o ritmik ölçüyü, kim makinelilerin uluyuşuna verecek bir vezin bilebilir ve bir sözcük henüz göğün yansımadığı, yanan köylerin bile yansımadığı ölü bir at gözünün yeni susmuş çığlığını anlatabilecek bir sözcük bulabilir, hangi basımevinde yük vagonlarının pas kırmızısı, ak insan tenindeki bu kurumaya başlamış kan kabuklu kan kırmızı için bir harf bulunabilir? Evlerinize gidin, ey ozanlar, ormanlara gidin, balık tutun, odun kesin ve yiğitlik gösterin: Sükutla geçiştirin!”

Sükutla geçiştirmeyelim. Seçmece seçimsizliklerle yetinmeyelim. Sadece sözüyle değil kısacık ömrünün her zerresiyle hayır diyen Borchert de ilhamımız olsun. Celal Üster, “Hayır De!” için yazdığı önsözde Borchert’in öykü, şiir ve oyun olmak üzere külliyatını Türkçeye kazandıran Behçet Necatigil ve Kâmuran Şipal’e saygıyla selam ederken, aslında o ilhamın kaynaklarını gösteriyor hepimize; okumak değil, su gibi içmek üzere.

Gerisi bize kalmış. 

;

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacaktır.

Henüz yorum yazılmamış