Ölüm yıldönümünde ‘Bilmediğimiz Nâzım’

Ölüm yıldönümünde ‘Bilmediğimiz Nâzım’

Nâzım Hikmet, bundan 54 yıl önce, 3 Haziran 1963’te hayatını kaybetti. Varlığı dünyadan ayrılmış olsa da Nâzım Hikmet eserleriyle yaşamaya devam ediyor ve kuşkusuz, ondan geriye kalanlar halen araştırmacıların ilgisini bekliyor. 2015 yılında, ustanın doğum günü vesilesiyle, “Bilmediğimiz Nâzım” başlığıyla 3 günlük (15-16-17 Ocak) bir yazı dizisi hazırlamıştım ve bu dizi o dönem Cumhuriyet gazetesinde yayımlanmıştı. Ölüm yıldönümünde dizinin tamamını, tek seferde, Kültür Servisi okurlarına sunuyoruz.


Başlarken...
Nâzım Hikmet, Türkiye’de hakkında en fazla yazılan şairlerden. Bugüne dek onunla ilgili yüzlerce kitap basıldı, bini aşkın makale kaleme alındı. Ne var ki Rusya’daki yıllarına ilişkin yayınlar azınlıktadır. Yaşamıyla birlikte, orada ürettiği eserler de adeta sis perdesinin ardında kaldı.
Bu dizi, onun Rusya’daki yaşamının bilinmeyenlerine, o dönemde yazdığı, henüz Türkçeye çevrilmeyen yapıtlarına odaklanıyor ve araştırmacı, mimar M. Melih Güneş’in, cömertlikle paylaştığı belgelere dayanıyor.
Güneş’in, Nâzım Hikmet’in eşi Vera Tulyakova ve Vera’nın kızı Anna Stepanova’yla dostluğu, Rusya Devlet Edebiyat ve Sanat Arşivi’ndeki araştırmaları, yıllardır yürüttüğü çalışmalarla ulaştığı belgeler önemli bir noktaya dikkat çekiyor:
Sanılanın aksine, büyük şairin bize söyleyecekleri henüz bitmedi. Ondan geriye kalanlar, Rusya’da, Azerbaycan’da, Fransa’da, Türkiye’de, hâlâ araştırmacıların, yayıncıların ve kuruluşların ilgisini bekliyor.
Ancak onlara ulaştığımızda “Nâzım’ı bildiğimizi” düşünebilir, gönül rahatlığıyla “Nice yaşlara Nâzım!” diyebiliriz.
M. Melih Güneş’e paylaştığı her bilgi ve belge; Rusça metinleri Türkçeye çeviren Mustafa Yılmaz ile Nergiz Hüseyn’e desteklerini esirgemedikleri için teşekkür ederim. Dilerim, olası bilgi eksiklikleri de Nâzım Hikmet hakkında başlayacak verimli bir tartışmaya aracı olur.

‘ÖLÜM, SENDEN AYRILMAK DEMEK’
Nâzım, ilk tiyatro eserini 1920’de yazmış, 30’larda oyun yazarı olarak da anılmaya başlamıştı. Rusya’da bu uğraşı sürdürdü. 1962 tarihli “Oyunlarım Üzerine” metninde, o dönemin eserlerini şöyle sıralıyordu:
“Türkiye’de”, “‘Enayi’nin ikinci varyantı”, “İvan İvanoviç Var mıydı Yok muydu?”, “İnek”, “İki İnatçı”, “Tartüf-59”, “Her Şeye Rağmen”, “Prag Saatleri” ve “Demokles’in Kılıcı.”
“İvan İvanoviç Var mıydı Yok muydu?” yazıldığı yıl pek çok ülkede sahnelendi, “İnek” Türkiye’de sıkça sahnelenen oyunlarından oldu.
Ama listedeki yapıtlardan ikisi Türkiye’de hiçbir zaman sahnelenmedi. Çünkü bu metinler, yazılışlarının üzerinden 50 yıldan fazla zaman geçmesine karşın Türkçeye çevrilmedi, yayımlanan kitaplarına girmedi.
 

Krallardan kurtuluş yok mu?
Nâzım Hikmet, Rusya’ya gittiğinde hastalandı. Enfarktüs bir türlü yakasını bırakmayınca Moskova yakınlarındaki Barviha Sanatoryumu’na kaldırıldı. Galina Gregoryevna Kolesnikova’yla burada tanıştı. Sonrası malum: Birlikte yaşamaya başladılar ve 7 yıl boyunca Galina, onun hem doktoru hem de sevgilisi oldu.
Galina’yla birlikte seyahatlere çıktılar. Almanya’ya, Bulgaristan’a, Azerbaycan’a gittiler. Nâzım gittiği her yerde sevgiyle karşılanıyor, etrafını sanatçılar sarıyordu.
1956 yılında Prag seyahatlerinde Noyman Tiyatrosu’nda oyuncu Sonya Danielova ile karşılaştılar ve bu buluşmadan, Nâzım’ın “Prag Saatleri” adlı oyunu doğdu.
Hikâyeyi Galina’dan dinleyelim:
“Nâzım, Prag hakkında bir şey yazmak istiyordu. Bu kenti çok severdi. Sonya’dan Prag’la ilgili bir şeyler anlatmasını rica etti. Prag saatlerini yapan Yanuş Usta’yla ilgili efsane Nâzım’ın çok hoşuna gitti ve bunu yazmak istedi. ... Nâzım ‘Bu oyun benim tiyatro yazarlığımda bir dönüm noktası olacak’ diyordu.”
Oyun, Galina’nın anlattığına göre 1957 yılında bitti:
“Nâzım oyunu Rusça olarak dikte ediyor, Sonya anında Çekçe olarak yazıyordu.”
Buraya bir parantez açıyor Melih Güneş: “Oyunun adı hiçbir zaman ‘Prag Saatleri’ olmadı, doğrusu ‘Prag Saat Kulesi’dir, bu adlandırma tamamen çeviri hatasından kaynaklanıyor.”
Ayrıca oyunu Nâzım’ın başından beri Türkçe yazdığını, 1958 yılında tamamladığını, daha sonra Rusçaya çevrildiğini aktarıyor.
Nâzım’ın Moskova’da her zaman yanında olan, edebi asistanı Antonina Karlovna Sverçevskaya’nın anlatımından oyunun içeriği:
“Piyeste Nâzım’ın başkişilerinden bir tanesi güzeller güzeli, sağır ve dilsiz Çingene kızı İboyka’dır. Olaylar, usta Ganuş’un İboyka’ya olan aşkı etrafında döner. Finalde âşıklar mutlu bir şekilde birleşir.” 
Nâzım’ın, İboyka rolünü Sonya için yazdığı oyunda âşıklar kavuştu ama Sonya, oyunun yazımından sonra kansere yakalandı ve öldü. Ardından Nâzım, 1959 tarihli Üç Leylek Lokantası” şiirinde Sonya’ya “Pırağ’da Üç Leylek Lokantası’nda buluşurduk/ Ah bacım, vah Sonya Danyolova/ hiçbir şey unutulmuyor ölüler kadar çabuk” diye seslenecekti.

Melih Güneş, Nâzım Hikmet’in Türkçe el yazısından bölümlere, Rusya Devlet Edebiyat ve Sanat Arşivi’nde ulaştı:
HANOŞ: (Kuba’ya) Ne yapıyorsun? Başkasının evini gözetlemek olur mu? İnsanın ruhunu gizliden gözetlemek nasıl ayıpsa evinin içini gözetlemek de öyle ayıptır.
KUBA: İhtiyar Çingene ölmeğe hazırlanıyor. Bak sen de. Ölümü hiç kimse onlar gibi güler yüzle karşılamasını bilmez...
İHTİYAR ÇİNGENE: (Çalgıcı başıya) Öteki dünyada köpek yahut inek olacağımı sanmıyorum. Bu dünyada kimseye kötülük etmedim, kimse bana “öte dünyada köpek yahut inek ol” diye lanet etmedi.
....
(Bu sırada çalgıcılar başlamışlardır oyun havasına... Kızlar da teker teker oyuna kalkar ve çok geçmeden cümbüş tam kıvamını bulur)
HANOŞ: (Kuba’ya) Ölüme böyle cümbüşle gidilmesi güzel şey.
KUBA: Öte dünyada kız olmak istemezdim doğrusu...
HANOŞ: Biz Katolikler de öte dünyada kalıp değiştirseydik sen oğlan, kız filan değil, köpek inek filan da değil, şey olurdun...
KUBA: Şarap tası olmak isterdim... Şöyle altın bir tas...
HANOŞ: Krallar, kardinaller içsin diye mi senden?
KUBA: Öte dünyada da kral kardinal filan varsa yandık! Heriflerden bu dünyada çektiğimiz yeter...

Prag Saatleri oyununa konu olan Hanuş Usta için Nâzım 1956 yılında bir de şiir yazmıştı:

Kar, önce tepede dindi,
Pırağ Şatosu’nun orda.
Sonra, birdenbire, berrak,
nazlı, serin bir mavilik
kestaneliklere indi.
Yumuşacık parlıyor da.
Şair, memleketten uzak,
hasretlerle delik deşik,
Eski Kent’te duruyordu,
meydanlıkta, yapayalnız.
Gotik bir duvar üstünde
Hanuş Ustanın saati
on ikiyi vuruyordu.
Harmanilerde yaldız
ve en aziz Piyer önde.
Saatin içinden çıktı
yorgun on iki havari
ve kesesiyle de Yahuda
ve inanç ve şer ve zulüm.
“Ve geldik ve gidiyoruz.”
Ve taştan bir yeniçeri
melûl mahzun aşağıda.
Ve çanları çalan ölüm,
ve yukarda öttü horoz.
Şair, memleketten uzak,
hasretlerle delik deşik,
etrafına dalgın baktı.
Geldi indi salınarak
nazlı serin bir mavilik
meydanlığa öğle vakti.
Yesenik, 29 Aralık 1956

‘Seni sevdiğimden beri ölümden korkar oldum’
1955 yılında Nâzım, sonrasında evleneceği Vera Tulyakova ile tanıştı. Birlikte “Sevdalı Bulut” üzerinde çalışmaya başladılar. Nâzım, kendisinden 30 yaş küçük bu sarışın kadına o günlerde âşık oldu. Ne ki, ancak 1960 yılında evlenebileceklerdi. Nâzım, Galina ile yaşadığı evden “üzerinde pijamaları, ayağında terlikleriyle” kaçarken Vera da ardında ilk eşini bırakacaktı.
Bu büyük aşk, birbirinden güzel şiirlerle birlikte, “İki İnatçı” adlı tiyatro eserini yarattı.
Oyunun, Antonina Sverçevskaya’nın aktardığı doğuş ânı:
“‘İki İnatçı’ piyesinin yazımının, Nâzım’ın anlattığı küçük bir hikâyesi vardır. Dünya Barış Örgütü üyesi olarak Nâzım’ı zaman zaman radyoda konuşmaya davet ediyorlardı. Bir keresinde, kayıttan eve dönerken yolda kendisini kötü hisseden Nâzım, konuşması yayımlanacağı zaman belki de kendisinin artık yeryüzünde olmayacağını düşünür. Ve o zaman, başına bir şey gelmezse, mutlaka piyesi yazacağına karar verir. Böylelikle Vera ile beraber biraz kendilerini anlattıkları piyesi kaleme alırlar.”
Oyunda kalbinden oldukça hasta, yaşlı bilim insanı Aleksey Petroviç’in, genç Daşa’ya aşkı anlatılır.
Doktorlar Nâzım’a da “Bu kalple âşık olursan ancak 3 yıl yaşarsın” derler. Nâzım’ın Vera’yla birlikte olduktan 3 yıl 4 ay sonra yaşamı sona erer.

Melih Güneş, “İki İnatçı”yı, Nâzım Hikmet’in oyunlarının yer aldığı 1962 yılında yayımlanmış Rusça bir kitapta buldu. Oyundan bir bölümü Mustafa Yılmaz’ın Türkçesiyle aktarıyoruz:
(Akşam. Tek yataklı bir hastane odası. Aleksey Petroviç gözleri kapalı sırt üstü yatmaktadır. Saatin yüksek sesli tiktakları duyulur.)
ALEKSEY (düşünmektedir): Özgür insan için ölüm diye bir sorun olamaz. Özgür insan ölümü düşünmez, o kadar. Yaşar, düşünür, sever, çalışır... Kimin bu sözler? Ve kim bu özgür insan? Kendi bireyselliğinin meselelerine göre yaşayan kişi. Ben özgürüm. Belli ki, tümüyle değil. [Çünkü] ölümü düşünüyorum. Özgürlük zorunluluğun farkına varmaktır. Belki de ölüm çok yakın olduğu için kendimi bu kadar özgür hissediyorum, yaşamı ve insanları daha kuvvetli seviyorum... Yarım saniye sonra yokum belki... İşte tam şu an, ölümün eşiğindeyken, hayatım boyunca inandığım şeylere yine de inanıyorum diyebilir miyim? İnanıyorum. Ancak “oyun” pek kesin bir kavram değil. Bilinci, inanmışlığı tercih ediyorum. Mutluyum. Kapı açıldı... Kim var orada?
Ayaklarının ucuna basarak Daşa girer, elinde bir kitap vardır.
***
DAŞA: Altı gün sonra çok uzaklarda olacaksınız... Binlerce kilometre ötede... Gözlerimi kapatacak ve sesinizi işiteceğim. İşte burada “koltukta” oturmuş, kulağıma usulca bir şeyler söylüyormuşsunuz gibi gelecek bana.
ALEKSEY: Daşa, bir kere daha rica ediyorum senden, yarın beni uğurlamaya gelme.
DAŞA: Herkesin içinde vedalaşmak rahatsız mı eder sizi?
ALEKSEY: Kinci olmak iyi değil. Garda seni işte böyle (Daşa'yı kucaklar) kucaklayabileceğimi ve seni ne kadar sevdiğimi herkese haykırabileceğimi sen de biliyorsun!
DAŞA: Biliyorum.
ALEKSEY: Tren uzaklaşırken gitgide küçülüp en nihayetinde kaybolman bana ağır gelecek ve çok acı verecek, hepsi bu... (Sessizlik) Daşa...
DAŞA: Ne?
ALEKSEY: Seni sevdiğimden beri ölümden korkar oldum. Ölüm senden ayrılmak demek.


(DİZİNİN İKİNCİ BÖLÜMÜ)
NÂZIM’IN KISKANDIĞI TEK İNSAN....
Nâzım Hikmet, 17 Haziran 1951’de, öldürüleceğinden şüphelendiği için Rusya’ya kaçtığında, geride 3 yıllık eşi Münevver (Andaç) ile 2.5 aylık oğlu Mehmet Hikmet’i bıraktı. Bir ay sonra, 25 Temmuz 1951’de Bakanlar Kurulu kararıyla Türkiye vatandaşlığından çıkarıldığında da ülkesine geri dönemedi.
Münevver Hanım gidişinin ardından ona bine yakın mektup yazdı. Mektuplarında Türkiye’de olup bitenleri Nâzım’a anlatıyor, aynı zamanda yaşadığı zorlukları aktarıyordu.
Melih Güneş’e kulak verelim:
Onlarınki sıradan bir karı kocanın yazışması değildi. Münevver Hanım, iletişimin onca az ve çetin olduğu bir dönemde, Nâzım’a Türkiye’de yaşananları haber veriyordu. Belki Nâzım’ın da buna ihtiyacı vardı. 
Mesela ‘Zeki Müren adlı birinin’ ilk kez sahneye çıkışını anlatıyor, beğenmiş mi beğenmemiş mi... Sinemaya gidiyor, Nâzım’la filmi tartışıyor. Ya da Yaşar Kemal’in ‘İnce Memed’ kitabı çıkmış, onun hakkında fikirlerini söylüyor. Sırf bu nedenle son derece kıymetli mektuplar... 
Öte yandan hayat Münevver Hanım için zor geçiyor tabii. Çok entelektüel, bilgili, eğitimli bir kadın. Ama kış gelmiş, sobanın kömürünü, evin akan çatısını, pişecek yemeği de düşünmek zorunda...”
Nâzım, Münevver Hanım’ın tüm mektuplarını sakladı. Ölümünün ardından Vera da aynı titizlikle emanete sahip çıktı ve ölmeden çok kısa bir süre önce, 5 yıl dokunulmaması kaydıyla, Nâzım Hikmet’ten kalan tüm arşivi kızı Anna Stepanova ile Melih Güneş’e teslim etti.

Nâzım’ın emanetinin kıymetli bir sayfasını, vârislerinin izniyle yayımlıyoruz:
[
222. Mektup / 6 Mayıs 1957 Pazartesi]
Canım, bu da iki yüz yirmi ikinci mektubumdur. ...
Demin Fransız Radyosu’nda çok enteresan bir şey dinledim. 1939 harbinin nasıl başladığını. Yani o zamanki hariciye vekilinin Chamberlain’la Ciano ile telefon görüşmelerini tele almışlar o zaman, o konuşmaları verdiler. Bu kadar büyük bir felakete birkaç insan nasıl kolaylıkla karar vermiş, bunu dinlemek, bu kadar sene sonra bile, korkunç. İbretle dinledim. 
Canım, geçen gün David Ostrah’ın keman konserine gittim. Ne müthiş konserdi, bayıldım, bittim adamın çalışına. Pek de yakındım sahneye, gözümü ellerinden ayırmadım. Böyle çalış hiç duymamıştım, doğrusu. Daha elli yaşında yokmuş. Çok güzel saatler geçirdim. İnsan haftada bir kere mesela, bu kadar muazzam bir sanat havasına girebilse, bambaşka olur, dünyası değişir. Sana yazdım ya, böyle bir sanatkâr karşısında, insan bir dindarın Allah’tan ne anladığını anlıyor, yani insan bir tuhaf saadete ve dehşete kapılıyor. Nerede ise bir hafta olacak, konsere gideli. Ama hâlâ ve bütün meşguliyetime, yorgunluğuma rağmen, hâlâ o hava içindeyim.  Ve ne tuhaf çok büyük bir sanatkâr dinlemiş olmama rağmen, radyoda ondan sonra dinlediğim çok zayıf, yahut ancak ortayı tutabilen kemancılara, piyanistlere, hasılı müzisyenlere karşı daha büyük bir saygı duyuyorum, aksi olacağına. Yani büyük sanat insanı şımartmıyor, bilakis toleransa sevk ediyor. Toleransa ve saygıya ve sevgiye. 
Dün radyoda dinlediğim bir opera çok hoşuma gitti, genç bir müzisyenimiz, bir kompozitörümüz “Van Gogh” diye bir opera yazmıştı ya gazetelerde havadisini okumuşsundur. İşte İstanbul Radyosu dün o operayı verdi. Ne kadar hoşuma gitti. Hem müzik hoşuma gitti, hem de bir Türk kompozitörün opera, hem de Van Gogh diye bir opera yazmasına bayıldım. Maalesef Van Gogh rolünü oynayan aktörün sesi pek zayıftı. Biraz keyfimi kaçıran o oldu. Yoksa opera güzel. Bir de Türkçeye hiç dikkat etmemişler, yahut becerememişler, yani Türkçe konuşmaları Batı müziğine hiç uyduramamışlar, insanın kulağını rahatsız ediyor. “ediyorum”, “gidiyorum” gibi sonu ağız kapanarak söylenen fiiller hiç uymuyor, tabiî. Bu işi sen güzel yapardın!  
Canım, kocaman bir mektub doldu yine. Sıhhatını hiç sormadım. Nasılsın canım? Kendini yorma ne olur! Bana yaz. Mektublarını almadığıma çok üzülüyorum, yakında gelir inşallah. Beni unutma, canım. Kendine iyi bak. Bana çabuk yaz. Gözlerinden hasretle öperim, bir tanem. Hasretle.
Münevver
Nâzım Hikmet de geride bıraktığı eşine ve oğlu Mehmet Hikmet’e yürekten bağlıydı. Mektuplarını tekrar tekrar okuyor, oğlunun fotoğrafları evinin duvarlarını süslüyordu. Münevver Hanım’ın yazdığı mektuplar, kimi kez de şiirlere dönüşüyordu. “David Oystrah’a Mektubumdur” şiiri, Münevver Hanım’ın bu mektubundan sonra yazıldı.

David Oystrah’a Mektubumdur
İstanbul’a gitmişiniz.
Konserinizdeymiş.
Çok bahtsız bir kadını bahtiyar etmişiniz.
Yağmura uzanan iki yeşil yaprak gibi gözleri
bakmış parmaklarınıza.
Mektubunda: “Unuttum her şeyi,” diyor.
Kahırlarından başka unutacak şeyi yok.
“Ağladım,” diyor, “ferahladım.”
“Dünya,” diyor, “güzel, içim rahat.”
Siz kıskandığım biricik insansınız, üstat.
1 Temmuz [1957], Balçik


Nâzım Hikmet yalnız edebiyatla değil, mimariyle de yakından ilgiliydi
‘MİMARİ SEVİNÇ VERMELİ’
Nâzım Hikmet sadece edebiyatla, tiyatroyla değil, mimariyle de yakından ilgiliydi. Melih Güneş’in Rusya’da yayımlanmış, Arhitektura SSSR dergisinde bulduğu, Nâzım’ın “Hayal Ediyorum” adlı yazısı bunun en güzel kanıtı. Yazı, derginin 11. sayısında, 1960 yılında“Yazarın Mimarlık Üzerine Notları” alt başlığıyla yer aldı.
Kendisi de mimar olan Güneş, Nâzım’ın mimariye bakışını anlatıyor:
“Nâzım bir yerde, Süleymaniye Camisi için ‘Süleyman’ın değil, Mimar Sinan’ın yerinde olmak isterdim’ diyor. Yine, Hikmet Feridun Es’le yaptığı söyleşide, ‘Benim için en iyi şair, mimara en yakın olan şairdir’ diyor. Memet Fuat’a yazdığı bir mektupta ise ‘Şair olmasaydım, mimar olmak isterdim’ cümlesi var. Yani Nâzım mimariyle bu kadar ilgili. Örneğin Kahire’ye gidiyor, ‘Oturduğumuz sıranın topal bacağını onarmamışlar hâlâ’ diye söyleniyordu. 
‘Prag Saat Kulesi’ oyunundaki şu bölüm de ne kadar güncel değil mi?
‘...ve ben ve biz Pırag çingene çalgıcıları size diyoruz ki; şehirler en iyi, en akıllı evlatlarının gözlerini oymamalı! Şehrin akıllı, iyi yürekli evlatları da kendilerine kötülük edenler oldu diye bütün şehirden öç almaya kalkışmamalı, ona armağan ettiği emeklerinin en güzel verimini yok etmemeli.’”

Nâzım Hikmet’in “Hayal Ediyorum” adlı metninden bir bölümü, Mustafa Yılmaz’ın Türkçesiyle aktarıyoruz.*
İnşa etmekte olduğumuz toplumun temel özelliği bir sevinç şöleni oluşudur. Çünkü sevince giden yoldaki bütün engelleri, insanın insan, sınıfın sınıf, halkın halk ve ırkın ırk üzerindeki egemenliğini ortadan kaldırıyoruz. Bu egemenlik biçimlerini üretimde, bilimde ve sanatta ortadan kaldırıyoruz, bu nedenle mimarlarımızın projelerinde insanın insan, sınıfın sınıf, halkın halk ve ırkın ırk üzerindeki boyunduruğunu temsil eden yapılar yer almamalıdır. Sınıfsız toplumumuzda hiçbir yapı bana kendimi küçük hissettirmemelidir. Hatta büyük liderlerimizin müzeleri karşısında bile korku ve tapınma değil, gurur, sevgi ve saygı gibi duyguları yaşamalıyım. Uzun lafın kısası, sosyalist mimari her şeyden önce insanın içinde bir sevinç duygusu uyandırmalıdır demek istiyorum. 
Benim görüşüme göre asrımızın mimarisinin temel özelliği şudur ki, çağdaş yapılar farklı görünümlerdeki bir kutu ya da pasta değildir. 
Hayal ediyorum. Ama insanın hayalleri biraz kaotik oluyor. Sosyalist şehirlerin kuruluşuna gerçekten katılan heykeltıraşlar ve ressamlar görüyorum. Sadece parklarda değil, hatta sokaklarda bile büyük freskler görüyorum; ve heykeller, yalnızca yüksek yapıların çatılarında, ancak dürbünle bakıldığında görülebilen heykeller değil, bunlar yapıların ve insanların arasındalar da. Sadece anıtları, büstleri kastetmiyorum.
 

Nâzım Hikmet’in küçük yeğeni, mimar, sanatçı Murat Germen’den ‘Hayal Ediyorum’ yazısı üzerine...
‘Nâzım bugün yaşananlara cevap vermiş’

Nâzım’ın Arhitektura SSSR dergisinde mimarlık hakkında düşüncelerini paylaşma imkânı bulduğunu heyecanla öğrendim. 
Şair, bir üniversite öğrencisi olarak, Ekim Devrimi’nin ürettiği ve hâlâ emsalsiz gibi duran bir siyaset-kültür-sanat işbirliğine şahit olmuş. Üniversite çağında edindiği bu etkileyici tecrübeden çok sonraları çaresizce Rusya’ya kaçmak zorunda kaldığında, Nâzım’ın, bu dinamizmi tekrar bulacağını umarak gittiği varsayıyorum. Ne yazık ki Stalin’in zemin sağladığı statik ve buyurgan ortamla karşılaşınca hayli büyük hayal kırıklığı yaşıyor.
Nâzım çekirdekte hümanist bir birey, bunu da mimarlık hakkında sarf ettiği şu cümle onaylıyor gibi: “İnsanların güneş ve havaya çok ihtiyacı var. Çağdaş mimaride öncelikle bu ihtiyacın dikkate alınması gerek.” Türkiye’de kentsel dönüşüm diye yutturulan ama içinde yolsuzluk, soysuzlaşma, rant, doğa katliamı, aymazlık, beceriksizlik, işbilmezlik barındıran inşaat eylemine de yıllar önce bilmeden cevap vermiş şair: “Çağdaş mimari hangi doğrultuda gelişecek? Hayal ediyorum. Daha önce de dediğim gibi, yapıların yeşil alanlar içinde kaybolduğu değişik biçimli komplekslerin mimarisi olacak bu...”
* Güneş’in yayına hazırladığı “Nâzım Hikmet - Hayal Ediyorum” adlı kitapta, metnin tamamı, Nâzım Hikmet’in çeşitli kaynaklarda mimarlıkla ilgili görüşleriyle birlikte yer alıyor. Kitap, Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent Şubesi Trakya Büyükkent Bölge Temsilciliği tarafından yayımlandı.


(DİZİNİN SON BÖLÜMÜ)
Vera’nın kızı Anna Stepanova, Nâzım ile tanışmalarını ve Vera’nın Nâzım’dan sonraki yaşamını anlattı
‘ANNEM HAYATI BOYUNCA NÂZIM’LA YAŞADI’
Anna Stepanova’nın yazısı:
O zamanlar küçük bir kız çocuğu olmama rağmen Nâzım Hikmet’le karşılaşmalarımız aklımda çok iyi yer etmiştir. Ender görüşürdük, çok hastalanırdım. Podmoskovye’de yaşayan büyükannem, annemle babamın boşanmasından önce beni yanına almıştı. Annem Nâzım Hikmet’i ailesiyle tanıştırmak için, işte ilk kez buraya getirmişti. Büyükannem pasta börek pişirmişti, çok heyecanlıydı. Bana “Evimize büyük bir şair geliyor” demişti. Nâzım Hikmet iyi ve neşeli bir insan olarak görünmüştü gözüme. Rusçayı tatlı bir aksanla konuşuyor, bazen komik biçimde kelimeleri değiştiriyordu. Annem de çok heyecanlıydı. Ama kısa zamanda kaynaştık. Yalnız itiraf etmem gerek, hem o gün, hem de ondan sonraki karşılaşmalarımızda Nâzım Hikmet, XIX. yüzyıl aristokratlarının hayatını anlatan filmlerdeki kavalyeler gibi elimi öptüğünde korkudan ölecek gibi olurdum. İlk tanıştığında istisnasız bütün kadınların elini öperdi. Sonra da beni yanağımdan öperdi. Tütün ve kolonya karışımı hoş kokusunu, fırça bıyıklarından gıdıklandığımı, altın rengi çillerle kaplı ellerinin ve yüzünün incecik derisini hatırlıyorum.
Sonraları annemle Nâzım Hikmet’in Moskova’da birlikte yaşadığı, şimdi benim oturduğum daireye uğramaya başladım. Akşamları hep bir sürü misafir olur, sohbetler edilir, yenilir içilirdi. Coşkulu ve mutlu bir yaşam kaynardı. Ama gündüz oldu mu, annem, Nâzım Hikmet’in çalıştığı odanın kapalı kapısının önünden ayaklarının ucuna basarak geçerdi, huzurunu gözetirdi. Ona kahve pişirir, telefonda fısıldayarak konuşurdu.
Nâzım Hikmet ve annem birbirlerine ışıkla bakardı. Küçük olmama rağmen, ben bile fark etmiştim. Sürekli bakışları karşılaşır, gülerler, birbirlerine komik sözler söylerlerdi. Büyüyünce anladım ki, birbirlerine olan şefkatlerini başkalarından bu şekilde sakınırlardı. Nâzım Hikmet’le arkadaştık, benimle söyleşir, beni tatlıya, şekerlemeye boğardı, ki kendisi de çok severdi böyle şeyleri. Gezilerden dönüşte bir sürü hediye getirirdi.
Bir keresinde benden kendisine baba dememi istedi ama annem zaten bir babamın olduğunu söyleyerek buna müsaade etmedi. İşte böylece benim için hep Nâzım Amca olarak kaldı. Ona bu şekilde hitap ederdim. Şimdi onu hatırlıyor ve gülümsüyorum. O kadar yakışıklı, zarif, hoş ve iyi biriydi ki. Çocukluğumdan kalma büyülü bir suret adeta.
Nâzım Hikmet öldükten sonra evimizden hiçbir yere kaybolmadı. Evimiz diyorum, çünkü onun ölümünden sonra annem beni yanına aldı. Hayatı boyunca evin içinde Nâzım Hikmet’in ayak seslerini işitti, onunla konuştu, zor durumlarda kendisine yardım ettiğinden ve beladan kurtardığından emindi. Ama bir şeyleri doğru yapmadığında kendine kızdığından da hiç şüphesi yoktu. Nâzım Hikmet annem için dünyadaki en önemli insan olmaya devam etti. Yazdığı her şey de hayatının manası, övünç ve mutluluk kaynağı olmayı sürdürdü.
Ölümünün ilk yılında annemin geceler boyu uyuyamadığı olurdu. İşte hatıralarını bu dönemde yazdı. Ancak gerçek bir aşkın ve Nâzım Hikmet’in Sovyet rejiminden duyduğu hayal kırıklığının sarsıcı hikâyesinin SSCB’de yayımlanmasına izin vermediler, ta ki birlik yıkılana dek. Bu yüzden kitap önce Türkiye’de çıktı, ama o da kolay olmadı.
Annemin kitabının Rusçada yayımlanmasının üzerinden beş yıl geçti. Vera Tulyakova’nın aşkı ve hatırası sayesinde büyük şairi, kutlu Türkiye’sini ve insani bakımdan hayret verici emsalsizliğini bir kere daha keşfeden minnettâr okurlardan hâlâ mektuplar alıyorum.


Nâzım’dan “Anuşka” diye seslendiği Anna Stepanova’ya doğum günü hediyesi... Büyük şairin kitaplarında yer almayan bu şiiri okurlarımıza sunuyoruz. 
Bitirdin dokuzunu Anuşka
sanırsam oldukça değişecek
yüzün gözün
boyun bosun
aklın fikrin
doksanını bitirdiğinde
Bitirdin dokuzunu Anuşka
Değişmesin yüreğinin içindeki billur çekirdek
Doksanını bitirdiğinde
12 Kasım [1961], Moskova


Galina ve Nâzım arasındaki ayrılık sözleşmesi

Nâzım Hikmet’in Rusya’daki yaşamına odaklanınca, Galina Kolesnikova’dan biraz daha söz etmemiz gerekir. Galina, Nâzım’la geçirdiği 7 yılın ardından, sevdiği erkeğin Vera’ya gitmesiyle ilgili, bir belgeselde şunları söylemişti:
“Şiir yazamaz olmuştu. Oyun yazıyordu, yazı yazıyordu ama benimle beraberken şiiri bırakmıştı. Bülbül şakımıyordu artık... Ama Vera’ya âşık olunca hemen şiir yazmaya başladı. Ben onu çok iyi anlıyordum. Onu çok sevmeme rağmen sevdiği kadınla birlikte olması gerektiğini anlıyordum. Her kadın bunu yapamazdı. Öyle bir aşktı, öyle güzel yazıyordu ki, bir kez bile olsun kıskanmadım onu. Bülbül tekrar ötmeye başlamıştı. Önemli olan da buydu...”
Oysa Nâzım’ın edebi asistanı, Vera’nın nikâh şahitlerinden Antonina Karlovna Sverçevskaya, Galina’nın bu ifadelerinin gerçeği yansıtmadığı kanaatinde. Belgeseli izlerken yazdığı metinde, Galina ve Nâzım arasında yapılan bir sözleşmeden bahsediyor. Buna göre, 7 Ocak 1960 tarihinde “Nâzım Hikmet ve G. Kolesnikova arasında yapılan, Hikmet’e ait mal varlığının G.G. Kolesnikova’ya armağan sözleşmesi”, iki tarafça imzalandı. Nâzım’ın tüm mal varlığının, otomobilden sedire, kitap rafından daktiloya kadar sıralandığı metinde, her maddenin karşısında fiyatları vardı. Liste tamamlandığındaysa ortaya, o dönem için çok büyük bir para çıktı: Tam 89.970 ruble.
Yazısında Antonina Karlovna duruma isyan ediyordu. Nergiz Hüseyn’in Türkçesiyle aktarıyoruz:
Ben Nâzım arşivinden kalmış parçaları düzenlerken elime kahve renginde kalın bir zarf geçti: İçinde “Sözleşme” nüshası vardı, Nâzım’ın Galina Grigoryevna’ya “kişisel mülkiyet hakları kendisine ait olan” malları bağışladığı yazılıydı. Sözleşmeyi gördüğümde hemen aklıma Nâzım’ın Kolesnikova’nın lehine imzaladığı bir bağış evrakı hakkında, bir zaman gezinen söylentiler geldi: İşte bu kâğıttı, 4 sayfadan oluşan anlaşma belgesini ben şu an ellerimde tutuyordum.

Okurlara tekrar Galina Grigoryevna’nın “güzel şiirler yazması için Nâzım’ı Vera’ya bıraktım” sözlerini hatırlatmak istiyorum. Çünkü bir zaman sonra o, Nâzım ile Vera’ya bedduasını yetiştirdi, onlara lanet etti.
(Nâzım ile Vera) Kislovodsk’dan Moskova’daki evlerine döndüklerinde, evin kapısından içeri girer girmez, gözlerine ilk çarpan Nâzım’ın çalışma odasının duvarında asılı, renkli poster oldu. Bu, II. Dünya Savaşı döneminin ünlü “Anavatan çağırıyor!” posteriydi. Posterin üst kısmında (evin anahtarları onda vardı) Galina Grigoryevna, uzaktan görünecek biçimde, büyük harflerle iki söz yazmıştı: “ALLAH BELANIZI VERSİN!”

;

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacaktır.

Henüz yorum yazılmamış