Ölü, beyaz Avrupalı: Arno Schmidt

Ölü, beyaz Avrupalı: Arno Schmidt

Yapıtlarının bütününe bakıldığında Arno Schmidt’in biçeminin temel izlekleri bir bakışta okurun gözlerini kamaştırmaya yetecek güçtedir. Astronominin baş döndüren sonsuzluğundan geçip, tarihin bulaşık suyunu andıran belirsizliğine karışan, matematiğin yinelendikçe alaycılaşan formüllerinden peydahlanıp, felsefenin kuruntulu ağa babalarının homurdanmalarıyla evrilen bu izlekler, sonunda dipsiz, karanlık bir çukurda birleşerek Schmidt’in benzersiz-karmaşık üslubunu oluşturur.

Ancak bu dünyaya giriş anahtarı okurla doğrudan paylaşılmış değildir; okurun bizzat o anahtarı bulması, sayısız kapıyı kurcalaması, kimi zaman bir hırsız gibi sinsice ve sabırla bu metinlerin karşısında içeri girmek için beklemesi gerekir. Çoğu zaman, hani kapı açılsa bile ya da şöyle bir aralansa okur içeri girmekten sakınacak ve başlangıçta kendisine vaat edilen bu dünyanın alaycılığı ve aynı zamanda oraya gizlenmiş acımasızlığı yüzünden kendiyle baş başa kalmayı yeğleyecektir. Yaşamının son yirmi yılını gerçek bir izolasyon içinde geçirdiği Aşağı Saksonya’daki Bargfeld kasabasındaki tek pencereli, küçücük verandalı evine baktığımızda gerçekten bu yazınsal gücün kaynağını daha da merak eder hale geliriz. Yaşamı boyunca yalnızca birkaç arkadaş edinmiş, karısıyla münzevi bir yaşamı tercih eden bu Nazi askeri, yıllarca içinde biriktirdiği bir nefreti, toplumun bütün katmanlarına yönelttiği eleştirileri ve alaycılığı kusursuzlaştırmıştır.

Onun yazın geleneğinde soyağacını çıkarma girişimi yapılacaksa, Rabelais, Swift’ten geçerek, çok önemsediği Joyce’a ve Poe’ya kadar uzanan bir düzlemde ele almak kaçınılmazdır. Ancak o, bu ağacın köklerinden beslenirken, bir yandan da bu dallardan birine dönüşmemek için, bu geleneğin bir parçası olmamak için çaba harcıyordur.

Uslanmaz, hırçın bir çocuk

1914’te Hamburg’da bir polisin oğlu olarak dünyaya gelir. Babasının ölümünden sonra sınavlarda başarı kazansa da üniversiteye gitmek yerine bir tekstil fabrikasında envanter tutucu olarak çalışmaya başlar. İş dışındaki bütün zamanını Alman romantiklerini okuyarak ve Logaritma tablosunu çalışarak geçirir. Savaşın başlamasıyla orduya katılmak zorunda kalır ve bitişine kadar Norveç cephesinde görevlendirilir. Savaşın sonlarına doğru İngilizler’e esir düşer ve onlar için çevirmenlik yapar. Kendisi ve karısı için güvenli bir ortam oluştuğunda yine Aşağı Saksonya’da Cordingen’e taşınır.

Schmidt burada artık bütün yaşamını yazıya adamaya karar verir ve dilimize “Leviathan ya da Dünyaların En İyisi” (1949) adıyla çevrilen ilk öyküsünü yazar. Peş peşe yazdığı kitaplar ona para kazandırmaz, tam tersine, din dahil her şeyi yerle bir eden alaycı dili nedeniyle o artık “uslanmaz, hırçın bir çocuk”tur. Karısıyla birlikte yetiştirdikleri patateslerle, topladıkları elmalarla, kestanelerle ve mantarla yaşamlarını sürdürmeye çalışırlar. Okuyarak, yürüyerek, iki kişilik bisiklete binerek ve çeviri yaparak başka hiçbir şey olmadan, giderek idealize olan Alman sanat dünyasının ya da bilindik deyimle savaş sonrası büyük isimlerinin gölgesi olarak bile anılmadan bir yaşam sürer. 1979’da beyin kanaması geçirip öldüğünde başka hiçbir şey olamamış bu adamın 9 roman, 9 novella, iki ciltlik hikâye toplamı, onlarca denemesi, Karl May üzerine kapsamlı bir çalışması, James Fenimore Cooper ya da Wilkie Collins gibi yazarların oylumlu romanlarının çevirileri ve nihayetinde yazılması otuz yıla yayılan “Kıç’ın Rüyası” adındaki 1400 sayfalık romanıyla taçlanan külliyatı karşısında durduğumuzda gerçekte neler olup bittiğini olduğunu anlarız.

Dünyasının mozaiklerini birleştirirken

Arno Schmidt romantiklerin etkisinde, Joyce’un dile yaptığının bir benzerini bu kez dili matematiğin formüllerine indirgeyerek yapmaktadır. Bir başka fotoğrafta bizzat envanterini tuttuğu küçük kartlarına dikkat kesilmişken görürüz onu. Bir otobanda trafiği yönlendiren ve hiç durmadan yinelenen tabelaların işlevini bu kez sonsuzluktan çekip çıkardığı sözcüklere, alıntılara ve küçük uyarıcılara verir. Metinlerin seyrini belirleyen bu başlangıç noktaları sonsuz çağrışımlarla okuduğumuz satırları genişletir, onları başka kaynaklarla birleştirir ve kimi zaman bir yer altı dehlizine kadar inmemize neden olur. Kitabın ikinci ve uzun öyküsü olan “Kara Aynalar”da ve diğer pek çok romanında bu yöntemi kullanmıştır. Dünyasının mozaiklerini birleştirirken, alıntılar yapmaktan, Latince, Fransızca, İtalyanca, Almanca ve İngilizce deyişler kullanmaktan, başkalarından devşirilmiş düşüncelerden yeni katmanlar yaratmaktan çekinmez.

“Leviathan”daki anlatıcı cephede tuttuğu günlüklerde her an bir bombanın bedenini paramparça edeceğinin bilinciyle çevresindeki her şeye, Schopenhauer’e ve Nietzsche’ye saldırırken bile evrenin genişlemesi teorileriyle ya da formüllerle olanı biteni açıklama çabası içindedir. Kaybedilmiş bir cephede bir vagonun içine sıkışmış olan ve tepeden yağan bombalardan kaçmaya çalışan bu insanlar son ana kadar kendi küçük dertlerini zihinlerinden atamazlar. Bütün bu manzarayı dayanılmaz komik ve aynı zamanda trajik kılan da budur. Anlatıcı zihninin bütün olanaklarını kullanarak insanın bu temel zayıflığı üzerinden yeni bir felsefe geliştirmeye çalışır. Dünyanın envanterini tutma, onu kataloglarken oynanan bir oyunda, henüz anlatılmayan tarihin farsa dönüşen tekrarlarını duyurma çabasıdır bu. 

Her şeyin şeyleştiği bir dünya

Schmidt’in cephe anlatısı “Leviathan”, ne Böll’ün ne de Borchert’inkilerle kıyaslanabilir; onunki belki de aynı düşünsel safta yer aldığı Ernst Jünger’le ve Jünger’in ilk büyük savaşın hikâyesini anlattığı “Çelik Fırtınası” ile birlikte düşülmelidir. İlginç olan Herman Hesse dışında onun gücünü ve etkileyiciliğini ilk dönemde kimse önemsememiştir. Böll ve Grass gibi yazarlar çok daha sonra ona hak ettiği payeyi vereceklerdir.

“Kara Aynalar” 1951’de yazılmasına karşın 1960-62 yıllarını anlatır. Amerika ve Rusya arasında bir üçüncü dünya savaşı yaşanmış ve peş peşe patlayan atom bombaları sayesinde orta Avrupa’da romanın anlatıcısı hariç yaşayan kimse kalmamıştır. Son beş yılda tek bir insan görmeden bütün Avrupa’yı kat eden anlatıcı, bisikletinin üzerinde bu yıkıntılar arasından geçerken aklın sınırlarını zorlayan bir dünyada ona eşlik etmemizi ister. Milyonlarca Yahudiyi katletmiş olan bir neslin son temsilcisi, şimdi kendi şehrinde birbirine karışmış, çürümüş bedenlerin arasındadır. Öznenin olmadığı, her şeyin şeyleştiği bir dünyada gündelik hayatın hafifliği gitmiş yerine ruhu olmayan eşyalar, binalar, yıkıntılar kalmıştır. Anlatıcı Robinsonvari küçük bir medeniyet kurmak için kendine bir ev inşa etmeye karar verir, patates yetiştirir ve bulduğu her şeyi işe yarar hale getirmeye çalışır. Bu sırada zulasındaki Cooper romanını tekrar tekrar okumaya devam eder. Ta ki, bir gün kendisine çok da uzakta olmayan bir noktaya mevzilenmiş olan bir siluet keşfedene kadar. Bütün o karamsar dünyayı tersine çevirecek ve dünyanın zevklerini yeniden hatırlamasına neden olacak bir karşılaşmadır bu. Harabe edebiyatındaki acıma, karamsarlık ve tükenmişlik duygusu yerini keskin, alaycı, acımasız bir üsluba bırakmıştır. İç monolog ve günlük biçiminde anlatılan hikâyede, Schmidt’in kötülüğün yaratıcısı olarak adlandırdığı ve hemen her hikâyesinde yer verdiği “Leviathan” imgesi yine karşımızdadır. Eski Ahit’teki deniz canavarı bilindik anlamının ötesinde evrende olup biten her şeyin nedenidir. Ama onu belli bir düzlemde ortaya koymak olanaksızdır, çünkü bu yaratık bütün şeytanlara hükmeden ve dünyayı imgeleminde yaratmış acımasız bir tanrı gibidir.

Matematiğin kesinlikleriyle akan dil

Tıpkı ilk öykü “Leviathan”da olduğu gibi burada da deyimlerin, bazen tek bir sözcüğe saklanmış büyük göndermelerin, bazen bilinç akışının azizliğine uğrayan ve anlamı kayan alıntıların eşliğinde yeni bir düzlemde, matematiğin kesinlikleriyle akan bir dil karşımıza çıkar. Yalnızca metinsel bazda değil, görsel bazda da okurun bu deneysel duruma hazırlıklı olması gerekir. Baş tacı ettiği kimi yazarlarla, aslında büyük sahtekârlar olan eski ustalar arasında kıyasıya ayrım yapar. Kılı kırk yaran detaylar, olağanüstü doğa betimlemeleri, malzeme bilgisi ve her adımda okuru şaşırtan çıkışlarla zenginleşen bir metin ortaya koyar.

Başyapıtı “Zettels Traum”un (Kıçın Rüyası) İngilizceye çevrildiği şu günlerde, Everest Yayınları’nın Schmidt’in iki önemli metnini Türkçeye kazandırması dünya edebiyatındaki uyanışın önemli bir parçası. Yayımlanmasının hemen ardından okunmasının olanaksız olduğu iddia edilen ve patetik bulunan “Zettels Traum” da umarız sabırlı bir çevirmen tarafından ele alınır ve biz de Poe çevirisi yapan bir yazarın bilincini doğrudan gözlemleme şansını yakalarız.

;

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacaktır.

Henüz yorum yazılmamış