Nicole Kidman, bilim kadını rolüyle sahnede

Nicole Kidman, bilim kadını rolüyle sahnede

Nicole Kidman, en son 1998’de “Mavi Oda” adlı oyunda çırılçıplak göründüğü Londra sahnelerinde bu kez “haksızlığa kurban gitmiş” bir bilim kadını olarak seyirci önüne çıkıyor.
Kidman, Anna Ziegler’in önümüzdeki günlerde West End’de sahnelenen “Fotoğraf 51” adlı oyununda, genlerimizi oluşturan DNA’nın molekül yapısının tanımlanmasına büyük katkıda bulunan, ama bu alandaki Nobel Ödülü’nü Cambridge Üniversitesi’nden iki bilim insanına kaptıran Rosalind Franklin’i canlandırıyor.
Franklin’in yaşadıkları bazılarınca bilim tarihinin en büyük haksızlıklarından biri, kimilerince de bir bardak suda koparılan fırtına olarak yorumlanırken, Kidman bu oyundaki rolünü bir biyokimyacı olan babası Antony Kidman’a adıyor.
Oscar ödüllü Nicole Kidman’ın anlattığına göre, babası, Rosalind Franklin’in DNA üstüne çalışmalarından haberdardı ve kızının “Fotoğraf 51” adlı oyunda oynayacağını ölümünden kısa bir süre önce öğrendiğinde çok sevinmişti. Bilimin egemen olduğu bir evde büyümüş olan Kidman, “Şimdi bu oyunla DNA konusundaki doktoramı alıyorum” diyor.
“Fotoğraf 51” adlı oyun, Londra’daki King’s College’da molekül biyologu Maurice Wilkins ile aynı laboratuvarı paylaşan Rosalind Franklin’in mutsuz öyküsünü sahneye taşıyor.
Her ikisi de, dezoksiribonükleik asit, yani DNA üstüne araştırmalar yürütüyor. DNA’nın molekül yapısının tanımlanması, tüm canlı varlıkların bedenlerinin genetik yapısının aydınlanmasına büyük katkı sağlayacak. Bunu ortaya çıkaran ekip insanlık tarihine geçecek.
Wilkins de, Franklin de konularında uzman; ikisi de x-ışınları kristalografisi tekniğinde çok becerikli. Ama hiç geçinemiyorlar. Wilkins, bu çalışmada Franklin’in üstü konumunda; ama Franklin işbirliğine pek yanaşmıyor ve araştırmalarını kendine saklıyor. Bu iki bilim insanının zıt karakterleri uyumlu bir ortaklığı köstekliyor.
Aynı günlerde, Cambridge Üniversitesi’nden Francis Crick ile James Watson da aynı konuda uyumlu bir ortak çalışma yürütüyorlar. Ama o güne bir x-ışını fotoğrafı çekmemişler, hatta önemli bir deney yapmamışlar, tahminlere dayanarak ilerliyorlar. Rosalind Franklin ise, tahmin yürütmeyi kararlılıkla reddediyor ve DNA’nın yapısının sırrına ancak daha derin deneyler yaparak ve DNA kristallerinin daha açık seçik x-ray fotoğraflarını çekerek varılabileceğinde diretiyor.
Sonunda, Wilkins’in, Franklin’in çektiği ve “Fotoğraf 51” diye etiketlediği bir fotoğrafı Watson’a göstermesi, Watson ile Crick’e yeterli bilgiyi sağlayıveriyor. DNA’nın molekül yapısının, birbiri üstüne dolanmış bir çift polinükleotit zincirinden oluşan ikili bir sarmal biçiminde olduğunu görüveriyorlar.
Franklin’in 1958’de kansere yakalanarak ölmesinden 4 yıl sonra, Wilkins, Watson ve Crick’e Nobel Fizyoloji Ödülü veriliyor.
Hayatta olsaydı Franklin’e de verilecek miydi Nobel? Ama bu ödül en çok 3 kişiye verildiği için bu sorunun yanıtı vermek zor.
Kaynak: Guardian

;

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacaktır.

Henüz yorum yazılmamış