Advertisement

Ne duruyorsunuz? Çalışsanıza!

Ne duruyorsunuz? Çalışsanıza!

Herkes bize “çalış” diye bağırıyor. Önce anne, baba ve diğer aile büyükleri bağırıyor, ardından öğretmenler bağırıyor, sonrasında da patronlar bağırıyor: “Çalış!” Ama tüm bunların arka planında daha etkileyici bir ses var, otoritenin sesi… Bağıracak bir patronumuz olmasa da o otorite, patronun diyeceği şeyi tekrarlayıp duruyor: “Çalış!” 

Biz de çalışıp duruyoruz. Eğitim sırasında çalışıyoruz, işe girdiğimizde çalışıyoruz. Durmadan çalışıyoruz. Bir yandan da bir otoritenin sesine kapılıp toplumumuzun “ilerleme”si için çalışıyoruz. Öyle ya; hem kendi yaşamımızı sürdürmek ve bu anlamda gereksinimlerimizi karşılamak için çalışacağız, hem de diğer toplumlar içinde daha “ileri” gitmek için çalışacağız. Hep çalışmak zorundayız.

Bazen durup düşündüğümüz oluyor: “Ne oluyor bana, bu kadar çalışmamın anlamı ne?” Dışarıda bahar mevsimi yüzünü gösteriyor, biz çalışıyoruz. Bahar, yaz mevsimine dönecek, sonbahara ulaşacak, yeniden kış gelecek ve biz yine çalışıyor olacağız. Ne var ki arada bir, gene durup aynı şeyi düşüneceğiz: “Ne oluyor bana, bu kadar çalışmamın anlamı ne?”

Aslında eğitim sırasında çalışmanın biraz yararı olduğu söylenebilir, çünkü ömür boyu çalışmayı sürdürürken, bize ara sıra “ne oluyorum?” dedirten şeydir o eğitim süreci… Diğer zamanlar ise o soruyu unutup kendimizi tekrar çalışmaya kaptırdığımız zamanlar… Yaşama tutunacağız, toplumumuzu “ileri” taşıyacağız, dolayısıyla çalışmamız kaçınılmaz.

Şeytandan kurtulmak

Çalışmanın bir erdem olduğu öğretilmiş bize. Atasözü ne diyor? Şunu: “İşleyen demir ışıldar.” Doğru, çalıştıkça ışıldıyoruz. Bir İngiliz atasözü de buna benzer bir şey fısıldıyor kulağımıza: “Şeytan, aylaklara her zaman yaptıracak bir kötülük bulur.” Vay canına! Rezalet bir durum; tehlike kapımızda, eğer boş kalırsak şeytan bize kötülük yaptıracak. O halde bizi şeytandan kurtarmak isteyenler ne öneriyor? Öneri açık: “Çalış!” Ve yine çalışıyoruz; tembel olmak kötüdür, çalışkanlık erdemdir. 

Pekiyi çalışmak, çok ve daha çok çalışmak, hesap defterimize sürekli “yarar” mı ekliyor? Başka türlü söylersek: Ne kadar çok çalışırsak, o kadar refaha kavuşuyor ve o kadar özgürleşiyor muyuz? Hiç öyle bir şey olmuyor. Tuhaf bir durum değil mi? Belki de çalışmanın mantığını bilmiyoruz; yalnızca emeğin ve o emekle ortaya çıkardığımız ürünün, bizi refaha ve özgürlüğe ulaştıracağını sanıyoruz. Oysa öyle bir şey yok, bir hayal bu…

Tarihe bakıyoruz, orada da çok çalışmanın “yarar” ile ilişkisine rastlayamıyoruz. İlkel toplumlardan feodal yapılara, sanayi devriminden günümüze kadar böyle bir durumla karşılaşabilmemiz olanaksız. Emeğimizden üreyen “yarar” hep başkalarının hanesine yazılıyor: Zorbalar depolarımızı basıp ürünümüzü alıyor, çalıştığımız toprağın sahibi o ürünün çoğunun kendi hakkı olduğunu söylüyor, devlet de öyle diyor. Biz yine durmadan çalışıyoruz. Ve çünkü aklımızda şunlar kalmış: Tembel olmak kötüdür, çalışmak erdemdir; eğer aylaklık edersek, şeytan bize bir kötülük yaptırır… Üstelik toplumumuzun “ilerleme” konusunda bir zaafa düşmesi de cabası… Çok kötü çok! İyisi mi çalışmaya devam etmeli.

Otoriteyi beslemek

19. yüzyılda “birileri” çıkıp emeğini kullanan kişinin refah ve özgürlüğe kavuşmadığını ve bunun da mevcut üretim sistemi içinde asla mümkün olamayacağını anlatmaya çalışmıştı. Fakat kitlelerin büyük bir bölümü bunu tam olarak anlayamadı, bunu anlatmaya çalışanları da aforoz etti. Ya da belki anlayıp anlayamamak sorunundan çok, onların aforoz edilişlerinde inançların ve geleneklerin rolü ağır basmaktaydı ki şeytanın bir kötülük yaptırma olasılığı, kitleler üzerinde büyük bir korku kaynağı olmayı hâlâ sürdürmekteydi. Otoriteye bağlı din kurumlarının derinden etkilediği ahlakçılar, münzeviler ve mistikler, kitlelere şöyle seslenmekteydi: “Çalışın ve emeğinizin ürünlerini otoriteye bağışlayın!” Özellikle feodal sistemden gelen bu ahlak anlayışı, günümüze kadar ulaşabilmiştir.

Emeğin yarattığı üretimin büyük bölümünün otoriteye devri, ezelden beri köleler, köylüler ve işçiler arasında bir görev olarak algılanıyordu. Onlar için çalışmak bir erdemdi ve bu da büyük ölçüde, otoritenin düşünsel alanını oluşturan ahlakçıların, toplumu ikna edebilme yeteneğiyle gerçekleşmişti. Böylece çalışmak, kitlelere manevi bir güç vermekte ve aynı zamanda da emeğinin karşılığını otoriteye devreden bu kitleler arasında bir “erdem dünyası” yaratmaktaydı. Ama şu da vardı: Bu “erdem dünyası”nın bir de pratik yararı bulunmaktaydı; onlar otoriteyi besledikçe, o otoritenin de kendilerini zorbalardan koruduğunu sanıyorlardı. Bu yüzden, emeğin ürünü “başka” zorbalara gitmektense, yakındaki otoriteye gidebilirdi pekâlâ.

Otorite, doğallıkla kitlelerden üstün olmalıydı ve onun bir emek harcamasına gerek bırakılmamalıydı. Bertrand Russell, “Aylaklığa Övgü” adlı kitabında şöyle yazıyor: “Bugün eğer İngiltere’de kralın bir işçiden fazla geliri olmaması önerilse, İngiliz işçilerin yüzde doksan dokuzunun bu öneriden dolayı tüyleri diken diken olurdu.” Söz konusu durum yalnızca İngilizleri kapsamıyor, bu öneri hangi ulusa ait hangi kişiye yapılsa, yine aynı hissiyatla karşılaşılacaktır kuşkusuz. Böyle bir hissiyat da kadim bir alışkanlığın eseridir; Russell, tümcelerini şöyle tamamlıyor: “Tarihsel bakımdan konuşursak, görev kavramı, iktidar sahipleri tarafından başkalarına, kendi çıkarlarından çok efendilerinin çıkarları için yaşamaları gerektiği düşüncesini aşılamakta bir araç olarak kullanılmıştır.” 

Efendilere ‘boş zaman’ yaratmak

Bir de “ilerleme” meselesi var tabii… Otorite, bizim kişisel güvenliğimizi sağladığı gibi, toplumsal üstünlüğümüzü de tesis edecek; o öyle bir uygarlık kuracak ki diğer toplumlar karşısında ne kadar övünsek az gelecek. Bu yüzden otorite pek bir şey üretmese de olur; ona, bir uygarlık yaratmak için “boş zaman” tanımak gerekiyor. Uygarlık, öyle tarlalarda pirinç toplarken ya da buğday ekip biçerken yaratılamaz; fabrikalarda birkaç öğün yemek adına saatlerce çalışarak da yaratılamaz. Uygarlık “boş zaman” işidir. 

Genel kanı, çalışmak ile uygarlık arasında bir bağın olduğu… Oysa şu açık: Bu, düpedüz sahte bir bağlantı… Çalışmak, emekle bir ürün elde etmek, bir uygarlık kurmaya yeterli değil. Çünkü çalışmak, öncelikle kişisel bir eylem; doğal ihtiyaçları karşılamak için yapılan bir şey… Uygarlık ise evrensel bilgiler, sanatlar ve kültürlerden oluşuyor. Yani uygarlık, doğa koşullarına bağımlı bir üretimden çok (kölelerin, köylülerin, işçilerin çalışmasından çok), doğayı dönüştürme ve yorumlama işidir; tam anlamıyla da efendilerin işidir. Böylece doğayı dönüştürecek ve yorumlayacak olan efendiler, o kölelerin, köylülerin ve işçilerin çalışması sayesinde bu işi yapabilecekler. Başka türlü söylersek: Uygarlığı yaratacak olan efendiler ise, onları çalışarak besleyecek ve “boş zaman” yaracak olanlar da köleler, köylüler ve işçilerdir. 

Russell’dan çok güzel bir bölüm var burada; efendilerin, uygarlık yaratmak için “boş zaman” gereksinimi üzerine yazıyor: Yoksul insanların boş vakitleri olması fikrini, zenginler öteden beri nefretle karşılamışlardır. On dokuzuncu yüzyılda İngiltere’de erkekler için günlük normal çalışma süresi on beş saatti; çocuklar genellikle on iki saat, ama çok kere de yetişkin erkekler kadar çalışırlardı. Ukalâ işgüzarlar bu çalışma saatlerinin çok fazla olduğu fikrini ileri sürdükleri zaman onlara, çalışmanın yetişkin erkekleri içkiden, çocukları da yaramazlıktan alıkoyduğu söyleniyordu.” Sözün kısası şuydu: Köleler, köylüler ve işçiler, kendi efendileri hesabına ve karın tokluğuna çalışıp durduklarında, ancak kendi efendilerinin yarattığı bir uygarlığa, önemsiz ve pasif biçimde ortak olabiliyorlardı.

Yıkıldı gitti Likya

Friedrich Hegel, 19. yüzyılda “Efendi-Köle Diyalektiği”ni boşuna yazmamıştı. O da aynı şeyi vurguluyordu: Uygarlığı yaratan efendilerin “boş zaman”ının ve her tür doğal gereksinimin, köleler tarafından karşılanıyor olmasını… Öyleyse uygarlık kimin eseriydi? Onu yaratanın mı, yoksa ona uygarlık yaratma olanağı tanıyanların mı? Özetle, uygarlığın felsefesi bir kölelik sistemi üzerinde yükselmekteydi. Walter Benjamin’in 20. yüzyılda yazdığı üzere; tüm uygarlıklar, bir barbarlık tarihini de yanında taşıyordu. Burada hemen, Melih Cevdet Anday’ın o harika “Defne Ormanı” şiirini anımsayacağız

Köle sahipleri ekmek kaygusu çekmedikleri
için felsefe yapıyorlardı, çünkü
Ekmeklerini köleler veriyordu onlara;
Köleler ekmek kaygusu çekmedikleri için
Felsefe yapmıyorlardı, çünkü ekmeklerini
Köle sahipleri veriyordu onlara.
Ve yıkıldı gitti Likya.

Likya yıkıldı gitti, ama uygarlıklar için “kölelerin çalıştırılması” kuralı sürüyor. Biz bugün köleliğin kötü bir şey olduğunu öğrenmemize rağmen, bu kural değişmiyor. Üstelik bunları düşünürken, o arka plandaki ses hâlâ beynimizi oyuyor: “Ne duruyorsunuz? Çalışsanıza!”

Doğru; haydi, herkes işinin başına! Refaha kavuşacağız, özgürlüğümüzü elde edeceğiz ve hatta uygarlık kuracağız. 

 
;

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacaktır.

1 Yorum

  •  
    semih oktay
    10.04.2017

    Almanyada eğitim gördüm. Mesleğimi ciddiye aldım. Cağaloğlunda kendimi kürt odabaşılarına dışardan kilitlettim Ofset makinasının başına geçip iş bastım. Çok çalıştım çok çalıştım. Ülkem 1 cm ileri değil, yüzlürce metre geri gitti. Daha dün 22 yaşındaydım, baktım bugün 70 olmuş.. Hep çalıştım. Dünkü bebek kuzularım bugün 33 yaşına gelmişler. ve halaa tez yazıyorlar.. Baba bursuyla doktora filan.. Ben artık çalışmıyorum. Çalışmanın yararı yok, zararı çok.