Müzikten ilham alan yayınevi

Müzikten ilham alan yayınevi

Nisan 2016’da ilk kitapları “Beatles” ile karşımıza çıktı Kara Plak yayınları ve sadece müzik kitapları yayımlayacak bir yayıneviyiz biz dediler. Kara Plak’ın kurucuları olan Betül Kadıoğlu ve Koray Löker’le önce uzun uzun yeni bir yayınevi olmanın ne demek olduğunu konuştuk, sonrasındaysa yeni kitapları Leonard Cohen biyografisi olan “I Am Your Man”i. 

Kaç ay oldu Kara Plak kurulalı? Sadece müzik kitapları yayımlayan bir yayınevi kurmak fikri nereden geldi aklınıza? 

Koray Löker: İlk kitap Nisan 2016’da çıktı, yani dokuz ay kadar oldu ama fikir aklımıza ilk düştüğünde 2013 yılının başıydı. Nasıl yaparız nasıl ederiz derken bir araya giren kişisel sıkıntılardan ötürü uzun süre harekete geçemedik. Karar verme aşamasında karşımıza ilk çıkan kitap aslında yeni yayımladığımız Cohen biyografisi “I’m Your Man”di. 

Betül Kadıoğlu: Şans eseri o sırada elimize bir yayınevini harekete geçirebilecek miktarda para geçti.

K: Yapar mıyız, yaparız dedik. Bir de ilhamı müzik kitaplarından alınca yanına ne konabilir diye baktığımızda hakikaten gördük ki çok sevdiğimiz bir sürü başka kitap da var. 

Kaç kitap bastı Kara Plak şimdiye kadar?

B: “I’m Your Man”le beraber beş oldu: “The Beatles”, “Caz Çok Zor”, “Kadife Bey” ve Bob Dylan’ın albümünü anlatan “Highway 61 Revisitied”…

Kaç adet basıyorsunuz? 

K: Bin ya da iki bin. Maliyeti ve satış tahminlerimizi değerlendirip karar veriyoruz. “The Beatles” ve “I’m Your Man”i iki bin bastık, diğerlerini bin. Dylan’ın Nobel edebiyat ödülünü almasıyla “Highway 61 Revisited” neredeyse ilk haftasında ikinci baskıya girdi. Bu arada Nobel de bizim açımızdan çok ilginç bir gelişme oldu. Yayınevinin kuruluşunu duyururken yayımlamayı planladığımız kitapları da açıklamıştık ama Nobel tahmini yapan herkes gibi, bizim de aklımızda Dylan’ın Nobel alacağı yoktu.

Yeni kurulan bir yayınevi olmak nasıl bir durum? Aklınıza gelmeyen ama başınıza gelen neler oldu?

K: İkimiz de yıllardır farklı mecralarda yayıncılık yapıyoruz, dolayısıyla yayın süreciyle ilgili sürprizle karşılaşacağımızı hiç düşünmedik ama büyük bir yayınevinde editörlük yaparken bilmek zorunda olmadığınız, olmayabileceğiniz süreçleri öğrendik. Muhasebe süreçlerini, dağıtımı, telif yazışmalarını, tanıtım mesaisini... Mesela “Bir dağıtımcıyla anlaştık, bundan sonrası onların işi” dememek gerektiğini, büyük kitapçılarla, zincir mağazalarla ayrıca iletişime geçip kendimizi tanıtmamız, hatırlatmamız gerektiğini öğrendik. Her ay o kadar çok yeni kitap piyasaya çıkıyor ki, aralarından hangilerini sipariş edip raflarına koyacaklarına karar verirken bu tür şeylerin faydalı olabildiğini öğrendik. 

B: Basından ve okurlardan beklemediğimiz kadar güzel tepkiler de aldık, Kara Plak’ın bu kadar hızlı görünür olmasını, duyulmasını, tanınmasını beklemiyorduk. Karga’daki tanıtım partisini duyurduğumuz an siz kimsiniz, neler yapıyorsunuz diye konuşmak için aramaya başladı insanlar. 

K: Daha ilk kitap matbaada basılırken üç tane söyleşi yaptık. 

Sırada Bob Dylan’ın romanı var

Peki sırada hangi kitaplar var? 

K: “12 Ölçülük Blues” adında bir edebiyat kitabımız var – Withbread ödüllü Patrick Neate’in bir romanı. Bob Dylan’ın kendi yazdığı kitapları yayımlayacağız.

B: Dylan’ın üç kitabı var: Anıları, bir roman ve şarkı sözleri. Bizim başlangıçtaki planımız sadece anılarını basmaktı ama romanıyla şarkı sözlerinin de haklarını aldık. Romanı “Tarantula”yı Ahmet Ergenç çeviriyor, daha önce Türkçede yayımlanmıştı ama biz yeni bir çeviriyle yayımlamaya karar verdik. Şarkı sözlerini içeren kitapsa tek bir çevirmen için çok yorucu olabilecek bir kitaptı, o yüzden birden fazla çevirmenle çalışmak istedik. Bu kitap beni hem bir çevirmen hem bir yayıncı olarak çok heyecanlandırıyor; harika çevirmenlerimiz var. Bizim için çok büyük bir proje, tahmin edilebileceği gibi maddi açıdan da zorlayacak ama değeceğini düşünüyoruz.

Çevirmen kadrosunda kimler var peki?

B: Sevin Okyay, Kutlukhan Kutlu, Bülent Somay, Ezgi Keskinsoy, Armağan Ekici, Mahir Ünsal Eriş, Süreyyya Evren, Seçkin Erdi, Deniz Koç, Burcu Uğuz… 

Dağıtım işini kim yapıyor?

K: Alfa dağıtıyor, tek dağıtımcımız. 

Peki sadece büyük şehirler mi küçük şehirlerde de var mı?

K: Küçüklere de dağıtıyor ama ne kadar görünür olduğunu takip etmek çok zor. Dağıtımda şöyle bir farklılık yapıyoruz; dağıtımcımızın normalde kitap götürmediği plak dükkânlarına kitaplarımızı vermeye çalışıyoruz. Galatasaray’da Dose Coffee’de, Deform Müzik’te var, Kadıköy’de Outro’da ve Boris’te var. 

B: Outro’ya, Deform’a giden insanlar kitap görmeye gitmiyorlar ama biz plağın yanında o kitabının da durabileceğini, dinleyicinin de okur olabileceğini göstermeye çalışıyoruz. Hem okura hem dinleyiciye hitap edecek bir şey yaptığımızı düşünüyoruz.

İşin sosyal medya, pazarlama kısmıyla nasıl aranız?

B: Öğreniyoruz. Sosyal medyada tacizkâr olmamaya çalışıyoruz. Yine de görünür olmak ama rahatsız etmemek için sınırı doğru yerde çizmeyi deniyoruz. Şu da var tabii, ne yazık ki sosyal medyada görünür olmak illa da okurun kitapla buluşabildiği, satışın tatmin edici olduğu anlamına gelmiyor. Her yerde gördüğünüz bir kitap yayıncısı açısından bakınca belki masraflarını ucu ucuna çıkarmış bir kitap olabilir. 

Sanırım bu söyleyeceğim diğer küçük yayınevleri için de geçerlidir: Klasik anlamda promosyona, dergilere ilan vermeye, kalemden çantaya muhtelif promosyon malzemesi üretmeye bütçemiz olmadığı için daha çok kitaplarımız hakkında yazılan yazılara, sosyal medyadaki kullanıcı paylaşımlarına güveniyoruz tanınır görünür olmak için. Fısıltı gazetesinin bugünkü karşılığı herhalde okuduğu kitabı arkadaşlarına, takipçilerine anlatan, tavsiye eden okurlar. Okurlarla ilişkimizi de saygılı bir samimiyet çerçevesinde tutmaya çalışıyoruz, onlar için yapabileceğimiz en doğru şeyin işimizi iyi yapmak, bizim kitaplarımızı aldıklarında hayal kırıklığına uğramayacaklarını hissettirmek olduğunu düşünüyoruz.

Büyük yayınevleri olağanüstü durumlar olduğunda ona dair bir şey yazsalar da sonrasında kendi tanıtımlarına devam ediyorlar. Küçükler daha kişisel davranıyorlar sanırım. 

K: Biz kurumsal yayıncılık tecrübelerinden geldik. Ben kitap yayıncılığını İletişim Yayınları’nda öğrendim, Betül yıllarca Yapı Kredi Yayınları’nda çalıştı. Oraların haliyle tavrıyla birazcık yoğrulduğumuz için belki o kişiselleştirme bize uzak geliyor. Ben kendi kişisel twitter hesabımı da kendi kişisel gündemim dahlinde kullanmıyorum, “bir kahvaltı yaptım şahaneydi” yazmıyorum örneğin, haber paylaşıyorum. Kara Plak da öyle davranıyor, bu yüzden düşük tempolu bir sosyal medya profilimiz var. 

Satışlara falan baktığınızda nasıl gidiyor işler?

B: Kitapların bir kısmı dağıtımcıda ve kitabevlerinde olduğu için net satış rakamlarını bilmiyoruz açıkçası. Gelen iadelerden ve ödemelerden hareketle yaklaşık bir fikrimiz var tabii. 

K: Seksen milyonluk bir ülke için kötü, bizim tahminlerimiz ve planlarımız açısından beklediğimiz gibi diyelim.

‘Raf ömrümüz daha uzun’

Asıl mesele biraz da rafta kalmak ya, orayı nasıl çözdünüz?

K: “Yeni Çıkanlar” rafında beş değil de on gün kalabilmenin bir formülü var mı, bilmiyorum. Bu konuda tematik bir yayınevi olmanın avantajlarını kullanmaya çalışıyoruz. Fiziksel imkânı olan, kataloğunu yeterince geniş tutabilen kitabevlerinde bir müzik kitapları rafı var, dolayısıyla bizim “raf ömrümüz” başka yayınevlerine göre daha uzun. Sadece edebiyat basan küçük yayınevlerinin işi bu açıdan çok daha zor olmalı. Müzik kitapları rafı olmayan kitabevlerinde bizim kitapların hepsi başka bir rafta durabiliyor tabii: Biri söyleşi, biri edebiyat, biri biyografi... Kitabevi çalışanları ne kadar bilinçli, konuyla ilgiliyse bizim de görünür olma imkânımız artıyor. 

B: Bunun için de daha önce bahsettiğimiz gibi, bireysel bir çaba harcamak gerekiyor. Eskişehir, Ankara, İzmir, İstanbul gibi okur sayısının nispeten çok olduğu şehirlerde zincir mağazalar dışında belki otuz-kırk tane kitapçı var, bunların hepsiyle birebir iletişim kurmak gerek. Küçük, “butik” yayıncıların böyle iş kalemleri de var, yeni kitap peşinde koşarken ya da redaksiyon yaparken bir yandan bu işleri kovalamak gerekiyor. 

K: Farklı iş kollarında da yaşanan bir şey vardır: Basın bültenini hazırlayıp gönderirsin haber olmasını sağlamak için “Bülten elinize ulaştı mı?” diye arayıp sorarsın ya, artık bir de basın bültenini kopyala yapıştır yapıldığında habere en benzeyecek şekilde hazırlamak gerekiyor ki üzerinde az vakit harcayıp hemen yayına sokabilsinler. İşte bu durumun çok benzerini kitabevleriyle yaşıyoruz, yani kitap çıkarmışsın, katalog gidecek, kitapçı görecek alacak zannediyorsun ama öyle değil.

B: Eskiden olsa iyi bir iş yaptığında iş konuşur zaten, kendini anlatır derdik ama her şey o kadar hızlı değişiyor ki, sürekli anlatmak zorundasın. Sürekli kendini anlatıyorsun, yaptığın işin aslında iyi olduğunu, birilerinin zamanına parasına değdiğini anlatmayı deniyorsun. Çok az okur kitapçıya gidip eskiden olduğu gibi kitabı karıştırıp arka kapağını okuyup ben bunu alayım diyor. 

Leonard Cohen’in aklıyla Iggy Pop’un enerjisi

Biraz da yeni Cohen kitabınızdan bahsedelim mi? “I’m Your Man - Leonard Cohen’in Hayatı”… 

K: Sylvie Simmons 2013 yılında derli toplu bir Leonard Cohen biyografisi hazırladı, bizim yayımladığımız bu kitap. Simmons pek çok müzik dergisinde yazan iyi ve deneyimli bir söyleşici. Cohen’in hayatını yazmaya karar veriyor ve uzun bir araştırmaya girişiyor, inceliyor, didikliyor... Sonra Cohen’e ulaşıp “Benim böyle bir niyetim var, oturup konuşalım” diyor. Epeyce uzun seanslar yapmışlar.

Onunla kalmıyor, Cohen’i, çocukluğundan başlayarak yaklaşık seksen yıl boyunca, ona temas eden altmışa yakın insanın ağzından dinliyoruz ama bütün bunları bize tek bir anlatıcı sunuyor. Simmons’ın Cohen’le yaptığı söyleşilerden alıntılar haricinde kendisine anlatılanları iç içe örerek çok güzel bir doku çıkarmış. Her hikâyenin sağlamasını, bir başka açısını da görüyorsunuz okurken. Okuduğumda “Aslında Cohen’i gerçekten tanımıyormuşum” demiştim. Pek çok tanıdık isim de var. Yaş itibarıyla herkese, her döneme yetişmiş: Beatnikler ortaya çıkıp popülerleştiğinde Cohen bu akımın önde gelen isimleriyle temas ediyor, kafaları çok uyuşmuyor, uzaklaşıyor. Hippiler çıkıyor hippi olur muyum acaba diye düşünüyor, birazcık yaşlı kalıyor; Scientology giriyor derken hayatına... Her şeyi deniyor yani.

Kitabın içerisinde çok eğlenceli anekdotlar da var. Mesela bir gazetenin kişisel ilanlar köşesinde bir yazı görüyor: “Leonard Cohen’in aklıyla Iggy Pop’un enerjisine sahip bir adam arıyorum” gibi bir şey. Iggy Pop’a telefon edip “İlan vereni beraber arayalım mı?” diye soruyor. Simmons bunu anlattıktan sonra gidip Iggy Pop’la da konuşuyor, dolayısıyla aynı meseleyi olayların detaylarında farklılıklar olsa da iki taraftan birden dinlemiş oluyorsunuz. O yüzden okuması çok eğlenceli. Sürekli sağlamaları yapılan bir sürü ilginç olay var kitabın içerisinde. 

Nasıl bir hayatı var Cohen’in?

Dedesi haham ve küçük yaştan itibaren Tevrat okumanın incelikleriyle yetişiyor. Hatta yetmişli yaşlarındayken tanıştığı bir haham Cohen’in din bilgisinden çok etkileniyor ve Simmons’a “Eğer şair olacağım, müzisyen olacağım demeyip din adamlığını seçseydi 20. yüzyılın en büyük Yahudi âlimi kesinlikle Leonard Cohen olurdu,” demiş. Böyle bir din bilgisi var ama dindar demekte zorlanırım. Bütün hayatı boyunca oruç tutmuş, ama bunu dini nedenlerden çok kendi bedeniyle uğraşmak için yapmış. Temel derdi zayıf kalıp çekici olmaya devam etmek ama bir nevi çilecilik gibi yaşamış bunu.

Bütün hayatı boyunca çok yoğun bir depresyon yaşamış. Annesi de depresyondan mustaripmiş, babasını çok erkek yaşta kaybetmiş. Bir şeyleri değiştirmeyi denemiş, başarıyor gibi olmuş ama sonunda yine depresyonuna geri dönmüş. Hayatının bir noktasında gerçek anlamda içten gelen, sade, duru bir mutluluğa kavuşmuş. 

Sahne korkusu olduğuna inanabiliyor musunuz? 35 yaşlarındayken ilk sahneye çıktığı gün heyecandan elleri kitleniyor, sesini bulamıyor, yanlış akor çalıyor derken şarkının ortasında özür dileyerek kulise kaçıyor. Düşünsene kitapların yayımlanmış, Kanada’nın 20. yüzyıldaki en ümit vaat eden şairi olarak görülüyorsun. Böyle bir hayatın içinde “Acaba şarkı söyleyebilir miyim?” diye düşünüyorsun ve Joni Mitchell gibi birisi gelip sana “Ben sana inanıyorum, gel sen de sahneye çık söyle” diyor ve söyleyemiyorsun... Ama bunu yeniyor ve tekrar tekrar deniyor. Bence en güzel ve en sihirli kısmı bu. Bir sürü şeyi o kadar geç yaşta yapmış, öyle çok baştan denemiş ki, kitabı okuyanlar hangi yaşta olursa olsun daha zamanım var becerebilirim hissini yakalayabilirler.

Depresyon ve hüzünle dolu bir kitap ama bir yandan da umut ve başarıyla dolu. Hayatta güzel bir şey yakalamanın her an başına gelebileceği fikri var içinde. Bana bu süreçte o kadar iyi geldi ki...

B: Dinlerken okumak için de çok güzel, insana okurken dinleyebileceğin bir sürü şey öneriyor aynı zamanda. Kitap körlemesine bir güzelleme de değil. Bütün arızalarını da anlatıyor ama yine de sonunda keşke arkadaşım olsaymış dediğin bir adam çıkıyor karşına. 

“I’m Your Man” kitabından bir bölüm

“1969 yılının bahar başıydı. İkimiz de aynı gün bir Scientology dersine yazılmıştık. O Scientology Merkezi’nin asansörüne binerken ben iniyordum. Bakışlarımız kilitlendi. Birkaç gün sonra yan yana koltuklara oturduk. Ben o sırada biriyle yaşıyordum ama o kişiyi Leonard için hemen terk ettim ve Chelsea’ye, onun yanına taşındım.” Suzanne Elrod, Florida, Miamili bir esmer güzeliydi. On dokuz yaşındaydı. Montreal’de bazıları onun Leonard’ın şarkısındaki Suzanne’le benzerlikler taşıdığını söylüyordu.

Otuz dört yaşındaki Leonard, Suzanne’den on beş yaş büyüktü (aşağı yukarı Leonard’ın anne babası arasındaki yaş farkı) ama onun lüks Plaza Hotel’de birlikte yaşadığı varlıklı adamdan epey gençti. Suzanne laik Yahudi ailesinin geçmişinden konuşmayı reddediyor. New York’a çalışmak, macera yaşamak ya da kaçmak için gelmediğini söylüyor ve şöyle diyor: “Kendi kuşağının tipik romantik fantezileri dışında bir donanımı olmayan çok genç, naif bir kızdım ve kendi ailemi kurmak istiyordum. İçim sevgiyle dolmuş taşıyordu ve karşıma Leonard çıktı. Her ne olursa olsun, onun çocuklarımın babası, hayatımın aşkı olacağını hemen anladım.” Suzanne birlikte yaşadığı adama ondan ayrıldığını söylediğinde adam hayatını gasp eden “zavallı şairle” tanışmakta ısrar etti ve bir akşam yemeği düzenledi. Ardından, “kendini saatlerce süitlerden birine kapadı ve müzik dinleyerek şoförünü göndertip aldırdığı Leonard’ın kitaplarını okudu. Odadan çıktığında, en azından buna değecek biri için terk edildiğini söyledi.”

 
;

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacaktır.

Henüz yorum yazılmamış