Muhalefete mahkûm olmak

Muhalefete mahkûm olmak

On yıl önce bugünlerde Türkiye’den resmi bir heyet Frankfurt’ta, dünyanın en büyük kitap fuarının mekânlarında geziniyordu. Oraya fuarın her yılki “ağırlıklı konuk ülke” bayrağını (şimdi düşününce ne ilginç ki) Katalonya’dan devralmak için gitmişlerdi; 2008’de Frankfurt’a “Türkiye çıkartması” yaşanacaktı. Konuk ülkeye ayrılan yer, düzenlenecek toplantılar, yazarlar ve yayınevleri için yeni olanaklar. Bu yayın dünyası açısından olağanüstü bir fırsattı ve heba edilmesi düşünülemezdi. Onun için belki Türkiye açısından ilk ve bir daha tekrarlanmayacak bir “birlik” yaratıldı: Yabancı dil bilen, dünyayı ve Frankfurt’u tanıyan sol ve liberal insanlar, iktidardaki AKP ve diğer İslamcılar, ayrılıkçı Kürtler, yurtiçinde ve dışında yaşayan herkes fuarda bir aradaydı ve arka planda yaşanan kaçınılmaz anlaşmazlıklar dışarıya yansıtılmadı.

Bundan on yıl sonra, 2017’de Frankfurt’ta yine olağan tablo yaşanacaktı: Bir tarafta muhalifler, öte yanda resmi devlet standı ve organizasyonu. Bir yanda “Türkiye rejim muhalifleri”nin toplantıları, ödül törenleri, diğer yanda sessizlik ve öfke. Ve hiç olmadığı kadar büyük bir yalnızlık.

Konu hakkında iki laf etmek lazım. Birincisi kısa: Sonradan baktığımızda, bu zoraki uyumun doğru bir iş olup olmadığını tartışmamız gerekiyor. Kuşkusuz fırsatı kaçırmamak doğruydu. Ancak oryantalizme karşı çıkış noktasında buluşmak dışında, İslamcı kesimle kol kola girmenin nasıl bir faydası oldu ülkede düşünce özgürlüğüne, yazarlığa, edebiyata ve bilimsel hayata? Gelecek kuşakları biçimlendirecek olan eğitim politikalarına? Ülkenin Frankfurt Kitap Fuarı gibi bir dünya mekânında temsiline yeterli kültürel sermayesi olmayan İslamcılara bu yardımda bulunmak doğru muydu? Bugünkü yalnızlıklarını neden değiştiremedi? Evet, o günlerin ürünü, devletin TEDA projesi Türkçeden dünya dillerine çevirilere katkı sağladı fakat anlamlı kullanılıyor mu, şeffaf mı, kalıcı mı? Bunları zaman gösterecek.

Ateşten gömlek

İkinci konu daha önemli: Türkiyeli yazar ve aydın, “muhalif” kimliğinden kurtulamadığı gibi, karşısına kapıların ancak bu kimlikle açılabildiği kalıcı ve eksik bir “Dissident”e dönüşüyor artık. Orhan Pamuk’un kendisine hep politika sorulmasından duyduğu rahatsızlıktan Aslı Erdoğan’a verilen ödüllerin çoğalmasına, Can Dündar’ın gördüğü ilgiye kadar bir meseleyle karşı karşıyayız. Öyle ki, kuşkusuz değerli bir üretim yapan yazar veya aydın Türkiye dışına çıktığında kendisinden bekleneni bilen, gelecek sorulara hazırlıklı, gördüğü baskıyı yakasına takabilen, hatta görmediği baskıyı irticalen üretip kullanabilen bir karikatüre dönüşme tehlikesi yaşıyor. 

Oryantalizm, nesneleştirilen bir coğrafyanın adının kendi dışındaki bir iktidar tarafından konulması ise, bu tür bir Dissident’lik de yine çağrılma-adı konma dilemması içinde bir nesneleştirilme içeriyor. Baskının ve zulmün acıma ve dayanışmayla karşılaşması ilke olarak ne kadar gerekli ve doğru ise, Dissident kimliği bir o kadar ateşten gömlek. Çünkü kendini bizzat kendisi anlatamayan, giderek belki anlayamayan, artık bir noktadan sonra, kendine ilgi ve yardımla yakıştırıldığı kimliğe dönüşen bir insan, Dissident.   

Dissident bilindiği gibi Latince “ayrı oturmak, karşı olmak” gibi anlamları olan dissidere’den geliyor ve ilk 17. yüzyılda Protestanlar için kullanılmış olsa da, akla Sovyetler Birliği ve Doğu Bloğu bağlantılı, “totaliter rejimlerin takip ve baskı gören aydını”nı getiriyor.     

1970’lerden itibaren reel komünizmin muhalif sanatçıları ve entelektüelleri, özellikle “insan hakları activist”leri “rejim muhalifi” (Dissident) olarak nitelendi. 1965’te Andrey Sinyavski ve Yuli Daniel’in tutuklanıp çalışma kampına yollanması Sovyet Dissident hareketinin başlangıcını oluşturur. İki aydına reva görülen zulüm bir dizi muhalifin bir araya gelip Brejnev’i Stalin terörüne geri dönmekle suçlamasına yol açtı ve hareket böyle doğdu. Saharov, Soljenitsin ve Havel gibi ünlü Dissident’lerin adına koyulan ödüller var biliyorsunuz ve bugün bu ödülleri Türkiyeli yazarlar, aydınlar alıyor. Her ne kadar edebiyatları, sözleri, sanatlarıyla aldıklarını düşünmemiz gerekse de, bunun tek ve hatta en önemli kriter olmadığını biliyoruz. İşte sorun burada başlıyor.

Geçmiş versus gelecek

Bu konuyu tartışmaya devam edelim. Ve şunu da: Buraya nasıl geldik? “Rejim” bizde neye tekabül ediyor ki? Türkiye değil komünizme yakın olmak, antikomünizmi ile Batı bloğunun en sağlam neferlerinden biriydi. Çokpartili hayata geçişten itibaren sağ ve İslamcı parti ve hareketler, her zaman Batı’nın yanında olmuştur ve bugünkü Anti-Batı retorik bile son kertede kaypaktır. Batı dediğimiz iktidar sahiplerinin bu hükümete muhalefete geçmesiyle ilişkilidir ve ideolojik zemini çok zayıftır. Ekonomide neoliberal bütünleşmeyle ayakta duran bir hükümeti “rejim” yapan ne?

Ancak “Dissident” 1990’lardan itibaren AKP’nin iktidara gelmesinde, getirilmesinde önemli bir rol oynadı. Türkiye Cumhuriyeti’nin Atatürkçü mirası, gelişememiş, kemikleşmiş haliyle bir nevi komünizm muamelesi gördü. Ekonomisini istenildiği ölçüde dışarıya açmıyor, siyasi iktidarı paylaşmak istemiyor, Batılı kimi odakların çıkarlarına aykırı gidiyordu (bu yumağı da açmak zorundayız – bir yazının sınırını aşan bir sorunsal).

Basit bir şema üredi: Kemalizm versus demokrasi. Rejim versus insan hakları. Geçmiş versus gelecek. Tabu versus açılım. Baskı versus düşünce özgürlüğü. Merkez versus çevre. Elitler versus halk. (şimdilerde teorik karmaşadan ötürü: Kötülük versus iyilik. Vicdan versus acımasızlık.) 

“Rejim” vardı artık ve 1950’lerden beri iktidarda olmasa bile, basit şemaya göre demokrasi isteyen, ötesi demokrasinin asıl kurucu güçleri olan çevreyi baskı altında tutuyordu – aynı Sovyet bloğundaki gibi. Nomenklatura oluşmuştu, ordu ve Kemalist bürokrasi bir tür Orwell senaryosunda “herkesten daha eşit”ti, Oyak vardı, orduevi vardı, CHP elitleri vardı, yoksul dindarlar eziliyordu, sol sağ ve sağ aslında soldu, tabular yıkılacaktı, halk İslamı gelecekti, vesaire vesaire. 

Kültürel halka

Kısacası STK örgütleri ve konseptleri Türkiye’de bir “rejim” yıkıp demokrasi getirecekti. Dissident’ler, bu bağlamda öne çıkan insanlar oldu. Batı ile İslamcılar arasında kültürel halkayı oluşturdu. Bu dernek ve örgütleri kuranlar oysa ki dışarısıyla ilişkiye girebilecek düzeyde yabancı dil bilenlerdi. Kültürel sermayeyi Eski Türkiye’de, yani Rejim’de oluşturmuş olmalarıyla Sovyet modelinden ayrılıyorlardı; Batılı okullara gitmişlerdi ve eski rejimin de kültürel, çoğu kez sınıfsal elitiydiler esasında. Özel bir üniversiteyi kurmuşlardı mesela. Bütün ağların içindeydiler. Dünya kültür üretimine katılımları, kısıtlı da olsa, örneğin taşranın kültür taşıyıcılarından ve bu denklemlere dahil olmayanlardan, iki kampın dışında bir üçüncü yolu, Demokratik Cumhuriyet’i savunanlardan çok daha kolay oldu. Dissident’ler uğraşlarında, Batı’nın getirdiği avantajlar uğruna diğer sesleri ve sahiplerini bastırdı.

Şimdi çelişki şurada: Kendi ülkesinin eliti olan insan, dünyaya açıldığında yapıtıyla ünlenmek, acınmak değil eşit saygı görmek, ününü Dissident kimliğine borçlu olsa da bu kimliğe takılı kalmak istemiyor. Kendini “çok daha iyisine layık” görüyor. Onun için yazarlar, her ödülün ardından kendileri, evet bizzat kendileri “bu ödülü edebiyatlarıyla” aldıklarını vurguluyor ısrarla. Bir karşı kamp ise onların her türlü estetik çabasını reddedip, “satılmışlık”tan, “ajan”lıktan dem vuruyor – tıpkı İslamcı partinin iktidarına yardım ettikleri günlerde ulusalcı kanat tarafından suçlandıkları gibi. Ülkemizin çoğunluğu bütün bu kaosun dışında, kendini yalnız ve kültürden, dünyada ünlenen kültür insanlarından oldukça kopuk hissediyor. Bu keşmekeşte kendi halinde üretimlerine devam edenler de var, Kafka’nın iyileri gibi. Onlar moda dansları izlemekle yetiniyor.

Batılı kültürel iktidarı değiştirmek, aşındırmak çok zordur. Sabır, duruş, fikir, eğitim ve azim gerektirir. Yalnızlık getirir. Bireysel bir duruş hiç kolay değildir. Rol değildir. Para kazandırmaz, ün kazandırmaz çoğu kez. Yoksa Türkiyeli yazar ve entelektüel sonunda bu zor dünyada –gerçekten direniyorsa eğer– direnmekten vazgeçip oryantalizmi nasıl lehine çevirdiyse, Dissident kimliğini de nazlıca üstlenip onunla yaşayıp gidecek mi? Demokratik Cumhuriyetçiler dediğim kesimin aydınlarının dünya kültür üretimiyle gecikmiş buluşması nasıl olabilir? Yeni bir diyalog dilini ve kavramlarını nasıl yaratırız? Bu konuları bu sütunda güncel örneklerle tartışmaya devam.  

;

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacaktır.

Henüz yorum yazılmamış