Metin Çelik’in ‘Post-Apocalyptic’ sergisi üzerine

Metin Çelik’in ‘Post-Apocalyptic’ sergisi üzerine

Meclisi Mebusan Caddesi, 25 numarada, Metin Çelik’in “Post-Apocalyptic” adlı sergisi, içinde bulunduğumuz ve bizzat tüm şiddetiyle deneyimlediğimiz bir yıkım dönemini ele alıyordu ve bize yıkıma uğramış bir mekânın somut görüntüsünü veriyordu. Orada hemen şunu düşünüyorduk: Bu ülkenin batısındaki büyük kentler, bir inşaat rantının önlenemez yıkımını yaşarlarken, güneydoğu kentleri de savaşın yıkımı ile karşı karşıya kalıyordu. Sergi mekânında gördüğümüz şey de bu yıkım döneminin temsilinden ibaretti. 

Sonra da şunları düşünmeye başlıyorduk: Batıdaki kentler, güneydoğudakilere göre bu yıkımı nispeten bir konfor ortamında deneyimliyorlar; çünkü buralardaki yıkım, insanlara ölüm korkusu vermiyor. Yalnızca, gürültü ya da toza-toprağa maruz kalmak gibi fiziksel bir rahatsızlığa yol açıyor. Bir de bunun duygusal bir yanı var; o da o kentlerde yaşamakta olanların anılarının yok olması, kültürlerin ya da birtakım alışkanlıkların ranta kurban gitmesi... Hüzünlü bir şey; yine de bir ölüm korkusu yok tüm bunların ucunda.

Oysa güneydoğu kentleri öyle değil; oralardaki kentlerin yıkımları, insanları doğrudan ölümle yüz yüze bırakıyor. Öncelikle bir savaş yıkımı bu; ölüm ise bu yıkımın hemen yanında hazır bekliyor. Bombalar düşüyor, makineli tüfekler işliyor, büyük iş makineleri silahların yanı sıra harekete geçiyor ve o silahlara elverişli alanlar açıyor. Ardından, bu yerle bir edilmiş kentlerde yeni inşaat faaliyetleri başlıyor; yani inşaat rantı, savaşın yıkımından sonra devreye giriyor.

Tüm bunlara rağmen, özellikle de ülkenin batısındaki kentler, kendi yaşamlarının konforunu sürdürüyor. Bu sürdürülen yaşamın, yıkım rantının dışında başka bir rantı var kuşkusuz: Ulusal ya da uluslararası piyasaların rantı... 

Her ne kadar piyasa rantı ile yıkım rantı arasına mutlak bir ilişki varsa da işte bu yıkım-rant ilişkisi, konfor farkını içinde taşıyor. Sergide, bu rant ilişkisi, “yıkım” görüntülerinin yanına yerleştirilmiş olağan bir “galeri görüntüsü” ile vurgulanıyor; bir konfor alanı burası... Bu “galeri görüntüsü” açıkça şunu vurguluyor: Batı kentlerindeki inşaat rantı bir yanda, güneydoğu kentlerindeki savaş rantı başka bir yanda duruyor. Ya da gürültü, toz-toprak sıkıntısı, kültürü ve alışkanlıkları yitirme kaygısı bir yanda, ölüm korkusu başka bir yanda duruyor. Ama bu iki yanı da içeren bir sözcük var: “Yıkım”...

Bombalanmış ev, inşaat alanı

Her zaman olduğu gibi, yine sözcüklerin kurbanı oluyoruz. Bu noktada Theodor Adorno’nun yaklaşımını defalarca tekrarlamanın bir zararı yoktur: “Sözcükler anemiktir, onların kanı çekilmiştir, sinir uçlarını etkilemezler ve bu yüzden duygu aktaramazlar”... “Yıkım” sözcüğü de bundan payını almıştır; öyle ya, bu sözcükten ne anlıyoruz? Yalnızca “bir yerin yıkılmış olduğu”nu mu? Bir görüntüden ibaret midir “yıkım” dediğimiz şey? İyi de bu yıkımın yaydığı duyguyu nasıl tanımlayabileceğiz ve nasıl anlatacağız?

Belki başka bir dile başvurmak gerekecek: Sanatın diline... “Post Apocalyptic”, yıkımı bir duyguya dönüştürmek adına kurulmuş bir sergi... Mekâna ilk giriş yapıldığında, herkes kendi deneyimleri yönünde “kendi yıkımı”ndan dem vuracaktır: Belki bir inşaat görüntüsüdür bu, belki de bombalanmış bir evin görüntüsü... Fakat harabe haline gelmiş o mekân, bir süre sonra bazı ayrıntılar sunmaya ve bu yolla izleyiciyi “kendi yönü”ne doğru çekmeye başlayacaktır. Ve gözler karanlığa alıştıktan itibaren belirmeye başlayan nesneler, burasının bombalanmış bir ev olduğu konusunda kuşku bırakmayacaktır. Ama ne kadar bir inşaat görüntüsüne benzemektedir! 

Yıkımın, inşaat ve bombalanmış mekân arasında kararsızca gidiş-gelişi, algıların ne ölçüde köreldiğinin ve dolayısıyla duyguların ne ölçüde eridiğinin işaretidir. “Olaylara duyarlı” olduğunu iddia eden bir izleyicinin, bir an söz konusu kararsızlığı (yani inşaat ve bombalanmış mekân arasındaki kararsızlığı) fark edip de rahatsız olmaması mümkün değildir. Böylece bu rahatsızlığın, kişiyi “ben nasıl bu kadar duyarsızlaştım?” sorusuna sürüklememesi de mümkün değildir.

Demek ki “yıkım” sözcüğünden olduğu gibi, “yıkım” görüntüsünden de pek bir şey anlayamıyoruz, derin bir duygu elde edemiyoruz ve o sığ duygudan öte bir şey üretemiyoruz. Rant ile ölüm arasındaki sınır çizgisi yok oluyor; bunları birbirinden ayıramıyoruz. Ve demek ki bir yıkım, hemen her yerde ve farklı koşullarda karşımıza çıkan basit bir görüntüden başka bir şey olamıyor: Yıkımlarla karşılaşıyoruz, bunların her birinin görüntüsü birbirlerine benziyor ve biz o görüntülerin tümüne aynı adı verip geçiyoruz: “Yıkım”... O yıkım, inşaat mıdır, yoksa bombalanmış bir yer mi? O yıkım, bir piyasa rantı mıdır, yoksa ölüm mü? O yıkımın yanında bir sanat galerisi mi vardır, yoksa cesetler mi? Belirsizleşiyor bu… 

‘Yok yer’ ve ‘yıkım’

Bir de şöyle bir durum var: Uzun zamandır “yok yer” diye bir tabir kullanıyoruz; özellikle kent plancıları ve mimarların, aynı zamanda da sosyologların çok fazla dile getirdiği bir tabir bu… Ne anlama geliyor? Kabaca söylersek, şuna: Kendi “yer”inin koşullarından, kültürel göstergelerinden, yaşam biçimlerinden vb. kopmuş bir mekân… Kendi işlevlerine göre düzenlenmiş, küresel piyasanın elverdiği çözümlemeler içinde tasarlanmış, birbirine çok benzeyen “yer”ler… Havaalanları, kahvehane ya da restoran zincirleri, alışveriş merkezleri, büyük lunaparklar ya da eğlence merkezleri gibi… Bunlar, içinde bulunan bir kişinin ayırt edemeyeceği eş-özelliklere sahip olmakla, “ne” ve “nerede” olduğuna karar veremeyeceği, oradaki nesnelerin özgün anlam dizgelerini sezemeyeceği “yer”lerdir; sonuçta buralar, kendi karakterini ele vermeyen “yer”lerdir ve üretebildikleri duygular da benzer ve sıradandır. 

“Post-Apocalyptic” sergisi, bizi belki de bir yandan “yok yer” tabirini yeniden düşünmeye davet ediyor. Bu tabir, “yıkım” görüntülerini de kapsamaya başlamıyor mu acaba? Algı körleşmesi, rant-ölüm arasındaki sınırı kaldırdığından itibaren ve ölüm korkusunu sıradan piyasa koşullarına dâhil etmesinden itibaren, o “yıkım” görüntülerinin de her yerde aynı sığlığa çekilmesi kaçınılmaz oluyor. Yıkımın da havaalanları, kahvehane ve restoran zincirleri, alışveriş merkezleri, büyük lunaparklar ya da eğlence merkezleri mantığından bir farkı kalmamıştır artık. İlk bakışta tüm “yıkım” görüntüleri, birbirine benzemektedir ve biz de bu görüntüleri “aynı” algı ile karşılamaktayız. 

O halde bir yıkım, bu ülkede her zaman bir “yok yer”dir bu sığ duygular içinde…    

;

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacaktır.

Henüz yorum yazılmamış