Meraklısı için -Âşık Veysel’i anlatan- bir aşk filmi

Meraklısı için -Âşık Veysel’i anlatan- bir aşk filmi

Âşık Veysel, Türkiye’nin popüler bir figürü. Tüm toplumsal katmanların ortak hafızasında silinmez yeri olan bir kimlik. İlk ve orta dereceli okulların ders kitaplarında, Türkçe ya da edebiyat derslerinin müfredatında yaklaşık elli yıldır varlığını sürdüren bir ünite. Bir başka deyişle, kime sorsanız hakkında bir iki cümle işitebileceğiniz bir olgu. Bu bilinirlik, Âşık Veysel’in basitliği, kolay anlaşılır oluşu, kullandığı dilin sadeliği ve hikâye ettiği insanlık durumlarının kavrayıcılığının yanı sıra görsel algıdaki kimliğinden de kaynaklanmakta; elinde sazı, başında fötr şapkası ve görmeyen gözleriyle bütünleşen bir fotoğraf. Doğa, yaşam ve ölüm gibi sabit temaları işliyor oluşu, dilinin yalınlığı Âşık Veysel’i her dinleyenin, her okuyanın bir yerinden tutabileceği bir erişilebilirliğe taşıyor. Değişen siyasal iktidarlar, konjüktürler Âşık’ın temsil ettiği kimlikten hiçbir rahatsızlık duymuyor olacaklar ki onun mevcut konumuna ilişmemeyi tercih ediyorlar.

Ancak Âşık Veysel tüm bunların ötesinde derin bir bilgeliğin de temsilcisi… Bu özelliği ile sosyoloji, etnomüzikoloji vs alanlarda fikir çalışmaları yapan, kalem oynatanların ilgisine mazhar oluyor sadece. Âşık’ın hoşgörüsü, inanç olgusuna yaklaşımı, yaşam tarzı, günümüz Türkiyesinde artık sıra dışı sayılabilecek bir “heterodoksi”yi temsil ediyor, sanatının etki alanı çok geniş bir zemini kapsıyor. Yönetmen ve senarist Bilal Babaoğlu’nun şu sıralar gösterimde olan filmi “Aşık”, büyük ozanın işte bu unutturulan boyutlarına ışık tutmayı amaçlayan bir deneme olarak karşımıza çıkıyor. Babaoğlu, bir âşığın sanatını var edenin, onu “âşık” eden tılsımın onun yaşamında gizli olduğu bilinciyle, Veysel’i “Aşık” olmaya götüren yolun izini sürüyor. Veysel’in ilk karısı olan Esma ile evlendiği 20’li yılların başından, Ahmet Kutsi Tecer’in girişimiyle halk ile buluştuğu 1930’a uzanan bir on yıllık zaman dilimine odaklanan film, düştüğü kuyulardan, bilgelik dağının zirvesine tırmanan Söbelanlı Veysel’in Âşık Veysel’e dönüşümünü ona layık bir lirizm ile hikâye ediyor.

Görme yetisini kaybettiği çocukluğundan itibaren saz ile haşır neşir olan, doğup büyüdüğü Sivas yöresinin kültürel iklimiyle yoğrulan Veysel’in uzun yıllar başka ozanların deyişlerini, şarkılarını çalıp söyledikten sonra, içinde bulunduğu “tıkanma”yı aşarak kendi sözüyle buluşmasını sağlayan dönüşümünü bir kuyu metaforu eşliğinde anlatan Babaoğlu, Veysel’in sanatsal ifadesiyle örtüşen bir sinematografiyi de benimsemiş ilk filmi “Aşık”ta. Kamerasını karakterlere ve olaylara üç boyut yerine iki boyutlu bir çerçeveleme anlayışıyla mesafeleyen yönetmenin bu bilinçli tercihi, bir Âşık Veysel biyografisinin ihtiyacı olan biçimselikle buluşmasına vesile oluyor. Âşık geleneğinde sözün sazın önünde oluşu, sazı bir virtüözite unsuru olmaktan çıkarıp nasıl bir eşlik aracına dönüştürüyorsa, Babaoğlu’nun filminde de kamera ve kurgunun varlığı benzer bir işlev barındırmakta. Bu yüzden filmi  kıymetlendirmede yeni nesil izleyicinin ya da halk ozanlığı geleneğine yabancı olanların bocalaması ihtimaller dahilinde. Sözünü ettiğim kültüre uzak olanlar “Aşık”ın sinematografisini “boyutu ve derinliği olmayan bir docu-drama” olarak rahatlıkla okuyabilirler. Oysa Bilal Babaoğlu’nun “Aşık”ı Parajanov’un “Aşık Garib”iyle yarışıyor ya da âşıkların deyimiyle atışıyor. İçinden geçtiği peyzajlar “Aşık”ı bir Neşet Günal tablosuna dönüştürüyor. Sözlerindeki derin anlamların, varoluşsal alt metinlerin hangi köklere uzandığını merak eden ama Veysel’in Alevi kimliğini henüz keşfetmemiş olan izleyiciler için de sürprizlerle dolu bir film “Aşık”.

İlk yönetmenlik deneyiminin kusurları mı, Veysel’in de dediği gibi “Madem siz görüyorsunuz o vakit hoş görün.”

 

;

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacaktır.

Henüz yorum yazılmamış