reklam

Mahir Ünsal Eriş yazdı: Bunları neden biz yaşarız?

Mahir Ünsal Eriş yazdı: Bunları neden biz yaşarız?

Bütün bunları neden yaşarız? Kaderden, karmadan, birbirine ilikli rastlantıların kurduğu bir düzenden falan bahsetmiyorum elbette. Benim kastettiğim biraz daha farklı. Biz, bütün bunları neden yaşamak zorunda kalırız? Neden, ayırmaya çalıştığımız kavgada en çok yumruğu biz yeriz? Neden biz, "akıllı olmak", "ayağımızı denk almak" zorunda kalırız mesela hep? Bizim sahillerimize beton dökülür, bizim dağlarımızda altın aranır, bir yerde iş sıkıntıya girdi mi ilk önce bizim çocuklarımız kapının önüne konur. Yas bayrakları hep bizim evlerimize asılır, taziyeye hep bize gelinir. Neremizi ne kadar göstereceğimizi, saçımızı başımızı nasıl yapacağımızı, ne kadar çocuk doğurup, çocuklarımızı nasıl "doğru" yetiştireceğimizi bize hep başkaları söyler. Kimin koynuna girip kimi koynumuza alacağımızı bile bizden daha iyi bilirler. Gelip aramıza yatarlar. 

Kan bizden akar, teri toprağa biz dökeriz, onu biz yoğurur, taşı taşın üstüne biz koyarız. Ama hep bizim şarkılarımız kabahatlidir. Bizim yazdıklarımız, bizim dediklerimiz lanet gibi yakamıza yapışır, nesilden nesle izimizi sürer. Hastaneleri, mahpushaneleri, asker ocaklarını, belediye otobüslerini ve kimsesiz kabristanlarını her daim biz doldururuz. Amansız hastalıklara biz yakalanırız, yediğimiz içtiğimizin kendine bile hayrı olmadığından. Yıllar bizim yüzümüzün çizgilerinden okunur yalnızca. Yaşlandıkça şarap gibi güzelleşmez, sirke gibi ekşir, bozuluruz. Bizim oturduğumuz apartmanlar yıkılıp can alır, bizim bindiğimiz trenler raydan çıkar, yalnızca bizim yattığımız odaları soba zehirler, lodos bizim çatılarımızı uçurur, sel bizim evlerimizi basar. Yok, kaderden bahsetmiyorum hala, hayır. Bizim yoksulluğumuz, bizim dünya malından çok insanın, hayvanın, ağacın canının kıymetiyle titreşen vicdanımız, bizim iyiden güzel yana oluşumuza mukabil, bütün bunların neden gelip de illa bizi bulduğunu konuşuyorum. Biz, bir bahçenin duvarından dışarı sarkan iki tanecik elmaya bile nazarımız değmesin diye çekinerek bakanlar. Hasan Hüseyin'in dediği gibi, "Hor baktık mı karıncaya? Kırdık mı kanadını serçenin? Vurduk mu karacanın yavrulusunu?" Kime ne kötülüğümüz dokunmuş ki bunlar bize reva sayılır?

Mesela bir edebiyatçının, -Allah'ım yazması bile ne garip- yazdıklarından ötürü hapiste olmasını kim neyle açıklayabilir? Kime ne zarar vermiş olabilir yazdığı şeylerle? Savaşı Aslı Erdoğan mı çıkarmış, insanları karşı beri silahlandırıp birbirine nişan almış halde mevzilere o mu sürmüştür ki, "Yahu bu işin sonu yok, gelin barış edilsin," diyenlerin arasında olduğunu açıkça ifade ettiği halde bugün onca sağlık sorununa rağmen hala kilit altında tutulur? Şu yazıyı yazarken dahi bir kez daha dönüp tek tek baktım, altına imza attığım bütün barış ve sükunete çağrı metinlerde Aslı Erdoğan'ın da imzası var. Şimdi mesela o içeride, bense dışarıdayım. Bu beni suçlu ama henüz ele geçirilememiş mi yapar, yoksa Aslı'yı mı masum kılar bu karışıklık? Öte yandan bu bir kötülük piyangosu. Bir müddet sonra benim sade suya tirit bir sebeple derdest edilmeyeceğimin, Aslı'nın dışarıdan (hatta belki hala içeriden) bana yazılarıyla destek vermeyeceğinin garantisi yok. Bu bir kötülük çarkı, bir fenalık lotaryası. Kötülerin, fenaların elinde dönüyor ve hep bizi buluyor. Eninde sonunda biz kendimizi, "Yahu size ne kadının giyiminden, kürtajından, sevgilisinden, çocuğundan" derken buluyoruz çünkü. "Termiğini, hidroelektriğini, nükleerini benden uzak tut," deyip doğrulan biz oluyoruz her koşulda. Bir nokta var, özgürce yaşama hakkından yana olmaktan bahsedilince çok büyük şeylerden, toplumsal yaşamı ve iktidarın varoluşunu altüst eden köklü değişiklikler kastediliyor sanılıyor. Belki o yanları da vardır, ama el insaf, bu ülkede bir adam, en kalabalık semtlerden birinde, sokağın ortasında, herkesin gözünün önünde kalbinden bıçaklandı, kartopu oynuyor diye. "Dükkanımın önünde oynama, cama kartopu geliyor," diyen bir dükkan sahibi tarafından, "Ben bıçaklamadım, bıçağın üzerine düştü, zaten Geziciydi" diyen bir dükkan sahibi. Çünkü bu ülkede, sadece bu ülkede değil dünyada da böyle bu,  bize her şeyi yapmak caizdir. Canımızın kıymeti bile kartopu kadar, dükkan camı kadardır. Bütün bu şeyler hep bizim başımıza gelir bu yüzden. Çünkü biz cama değil cana kıymet verenleriz. Kimse bizi bundan ötürü kabahatli saymaya kalkmasın, Hasan Hüseyin'in dediği gibi, "Ya nasıl kıyarız insana?"

Kaynak: Özgürlükçü Demokrasi

;

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacaktır.

Henüz yorum yazılmamış