Lambo’da bir konuşmam oldu

Lambo’da bir konuşmam oldu

Leylâ Bilgin’in (Erbil) aziz hatırası için

Pasajın girişinde, koşmakla yürümek arasında, korkusu altında bekletmenin. Şu yaşıma dek nemlenmeyen avcum içi. Göğüs kemiğimde öksürmek için müthiş bir arzu duydum, yapamadım, karıncalanmalarla yutkundum. Dilimi ciğerime soksam da kaşısam içimi. Bir ayağını pasajın girişindeki mermer basamağa koymuş bekliyordu, ensesinden doğru gelen rüzgâr saçlarını yüzüne yelkenlemişti. Öteden gelen beni görünce yüzü aydınlandı diye tahayyül ettim, mimikleri donuk. Yine de ellerimi elleri içine alıp bir müddet tuttu, sonra başını ileri çevirip Lambo’nun az ileride olduğunu, orada soluklanacağımı söyledi. Tek kelime edemeden peşine takıldım, yeni çizmemin burnunu sıyıran yamuk cadde taşlarını umursamaya mecalim yoktu.

Oturduk. Bar sandalyesinde, belimi dik tutmak zordu. Al al bir şey döküldü önümüze, o bunun cam içinde yürek şarabı olduğunu söyledi. Biraz su, diyebilmek isterdim. Genzim yandı, tatlı buruk tat dilim üstü kaldı, tortulandı kalp. Gözlerim oburlaştı, gerdanına dek ilikli, beline tam oturmuş kara ceketin düğmelerini gezindim. Altındaki uzun siyah etek, ufak topuklu botlar, gönül çukuruna düşmüş küçürek kolye ucu -bu denizde çokça aşınmış taşa benziyordu, yeşille sarı arası rengi vardı, bir tarafı tamamen siyahtı, gözlerinin rengini tamamlıyordu- ensesinin hayli üzerinden krepeyle kabartılmış, şimdi yüzünün bir kısmını örten kâküllü dağınık saçları, biçimli dudaklarının eti, burnunun hafif yamukluğu, hepsinin zihnimde oturacağı koltuklar tertemizdi. Bir bacağı diğerinin üstünde, yüksek taburede oturuşunu aldım, oturttum aklıma.

“Sizinle hiç tanışmamıştım,” dedim nihayet. “Yanınıza gelememiştim.”

Yanıtsız, bakışları ellerinde, bir zaman öylece durdu. Dudağının kenarından devşirmek istediğim gülüşü bulamıyordum. İçimde telaşla, dışımda sakil hareketlerle sigara paketimi arandım. Tabakasını uzattı. Aldım. O ağızlığa tutturdu sigarasını. Bu kısa sayılabilecek, ağzı hayli dar, işlemesiz, süssüz, siyah bir ağızlıktı. Üfledik, üflerken dudaklarının şekli değişmedi. Sevdim. Konuşursa, söylediği her şeyi hafızama alacakmışım, onu ömrümün sonuna taşıyacakmışım, bundan çekinirmiş. Kimsenin sonsuz anısında kalmak istemezmiş. Onu olduğundan başka şekillere sokarmış hafıza, huysuzluğunu, tersliğini, kaprislerini yumuşatıp tatlı şeyler haline getirir, sesinin kekre tadını alır, görünüşünü olmadığı kadar güzel eylermiş. Yüceltme ile sonuçlanabilecek her hapsolmaya itirazı varmış, o şimdi, 1956’nın Mayıs ayında nasılsa öyle kalmak istiyormuş, burada, bütün lahzalarda. Gözlerimi kapattım, kulaklarımı iki elimle tıkadım, nefesimi tuttum. Ağzım sımsıkı kapalıydı. Yanağıma dokundu, bakışlarıyla tamam dedi.

Nasıl öleceğini bilenlerden olmaktan uzunca bahsederken, gözlerini benimkilerle buluşturmama sıklığını hesapladım. Basit sözcüklerle, dura dura anlattığı kısa hikâyelerin o anda çıkıverdiğinin bilincinde, aklıma herhangi bir şeyi kaydetmeye çalışmadan dinledim onu. Gözümün önünde kalem tutarken büyüyen, sağdakinin damarları daha fazla kabarmış eller kaldı. 

Yirmi beşindeydi, Lambo’ya ikimiz için iki kadeh şarap daha söylüyordu.

İstanbul’u hak edecek insanlar değildik. Birkaç saat sonra geldiğimiz yerdi bu. Caddelerde hunharca yürüyor, bin yıllık mermerleri görmezden geliyor, tarihi eserleri çalıyorduk. Halbuki bir taşın bizler söyleyecek çok şeyi vardı. Topyekûn kulak tıkamaca. Sonra sokakta kadınlara çarparak yürüyen erkekler. Bunlar ellerinin tersiyle kalçalara çarpar gibi yapıp çarpma anında avuçlarının içlerini kıvrak yerlere sürterlerdi. O an yapışkan sıvının üstümüzü başımızı kapladığını hisseder, bir yere geç kalmışça alelacele koşturmak zorunda kalırdık. Sonumuz şimdiden belli mi? Siyah, derisi hafifçe yıpranmış çantasından çıkardığı kâğıtları elleriyle düzeltip önümüze açtı. Bunlar pelür kâğıtlara elle ya da daktilo ile yazılmış metinlerdi.

Varmış gibi önemi ve acelesi havlayarak koşan köpeğe
Diğerlerinin yanına doğru ne için ne sıklıkla nereye?
Kubbesinde birikmiş şehrin, havlayışlarla ağlayışlar
Hagia Sofia’ya girildiğinden beri, içindeki herkesin ırza geçmeden muaf
Lakin İsa’dan uzak
İlleri dışarda üç günlük zorunlu yağmada, izlemeleri için Konstantinopolis’i
Çocukluğum geçtiği şu ağacın altı yağmalanırsa bu başka türevi
Çarmıha gerilip gözün kargalarca didiklenmesinin
Gelmiş gibi kurtarıcı ve heybeti aşarak ardındaki dağları
Gözümle gördüm başında yoktu halesi o an inanmadım
Kurtulmaya mı azad olmaya ya da acıyla kükremeye
Yüz yıllar geçecek, bu kaleler bizim sabah yemeğimiz olacak
Kızarmış sucuk, hellim, sıcak ekmek ve sınırsız çay, işte
Böyle aşağılayacağız geçmişinizi
Siz belki gökte, etrafımızda, ruhlardan azade, sahip çıkmaya şehre
Biz görmez aldırmaz hissiz
Karnavalın ortasından dalıp yemeğe ıkınarak sıçarak kusarak
Başımızda İsa’nın dikenli tacı
Çünkü bizim de ağacımız yok

Tomarı parmaklarıyla ikiye sonra üçe ayırıp ilk tomarı bana uzattı. Başına gelecekleri, kimlerin ona karşı çıkacağını, karşı çıkacaklara karşı yazacağı yazıları, hitapları, argümanları bir bir okudum. Bu büsbütün bir devrimdi. Kimse yapmazken o “Sayın M,” diye yazmıştı. “Geçen ay derginizde çıkan hakkımdaki yazıyla ilgili görüşlere katılmadığımı belirtmek isterim.” Kafa tutuşun, doğruyu araştırmanın, omurga bükülmeksizin yapıldığı anları önümden teker teker geçirmesini izlemenin büyüsü şarabın verdiği keyfin ötesindeydi. Yazılmayanı, söylenmeyeni görmek+. Heyecan, şaşırma halleriyle karışan geleceğe uzanan elin dönüp geldiği yanak olmakta da dervişlikten gelme mağrur hava…

Lambo arada sırada aksırıyor, bara uğrayan şairlerle hoş beş ediyor, göz ucuyla bizi kontrol ediyordu. Bazen gelenler bizim kim olduğumuzu ona soruyordu. Duyuyorduk, o başını sallayıp duymazlığa geliyor, elindeki bardakları ovalamaya devam ediyordu.

Sormak istediğim sorular, yıllar boyu merakımı tutsak etmiş hadiseler, alt metinlerden sezdiklerim, bunların önemini yitirdiği bir zaman aksındaydık. Eli sopalı annelerin, uzakta durup birden çok yakınlaşan babaların, farklı huylardaki kardeşlerin, esrarengiz görünen kapılar ardındaki sıradan okulların, on yıllar sonra çağrıldıklarından başka, çoğunlukla ulvi unvanlarla çağrılacak dostların, bir küsüp bir barışan kız arkadaşların, uzakta gencecik ölen kardeş kalemlerin, aynı evde aynı odadayken kütüphaneyle bölünen evliliklerin, akla gelen tümcenin yardığı haykırışıyla evlatların olmadığı bir uzamdı. Sadece akıldan geçenin damıtılarak parmak ucunda birikip harflerle üç virgüllerle, virgüllü ünlemlerle sesten ötede dalgalandığı. 

Bir de hani efsanede sormuşlar ölüme yunan ya da pasifik mitolojisinde
Heyecanla kesif seslerle
Senden önce yuvarladık şarabı sustuk şiiri bıraktık yakasını çiğdemin
Senden sonra varlığımızdan şüphe duyarız
Demiş ölüm “yazın” o böyle deyince sular kabarmış taşları sarmışlar
Kumlar ufalanmış mezarlara akın etmişler
En güzel taşlar oradaymış, hepsinde bambaşka şarkılar, heykeller
Sular yıkamış heykellerin gözünü, ak damarlar ortaya çıkmış
Ölülerin şiiri taşların üzerinden sulara dökülmüş
Koyaklarda bekleyen gemiler umutlanmış, ya da seferdeki uzak askerler
Lejyonların dinlenme yerlerinden geçmiş söz
Savaşı delip ilk kılıcın saplandığı yerle son okun atıldığı göğse
Tanrılar uyanıp bilinmez dillerden kendi ağıtlarını
Meleklerine aktarmış
Onlarsa ölüme dönüp emrini onaylamış
Bunu bir ölümlü duymuş, kulağı pek kocamanmış
“yazın” diyen ölüme
Kafa tutup onu da ve diğer ete bürünmüş ruhları da karşısına alıp
“Oku” diye çevirmiş ölümün dilini

Kâğıtların arasından başka bir tomar çıkarıp gösterdi. Hepsini okudum. Yazanın imzasını ben okumayı söktüğümden beri biliyordum.

Onu orada o şekilde bırakıp gitmek arzusu içimde büyüdü. Böylece kalsın. Henüz ilk öyküsü yayımlanmamış, çokça şiir yazar, haşin, duygulu, okuldan kaytarırken kitapları omzunu ağrıtmış halde. Ne kadar vakur görünse de Lambo’ya gelmek için yanıp tutuşur halde. Adı o büyük adamın ölümüne karışmadan tam on gün önce.

“Bilirsiniz, ben edebiyata bir cinayetle girdim,” demeden yıllar evvel.

Yedi etini kadim olan toprağı kullanıp şairin
Yanaklarından başlayıp gözünden geçmeyeni
Kaç gece uyumadım doğumumdan beri
Yine de saymadım, bırakıp gittiğimin ardından dönüp
Bakmadım, onu arada yirmi beşinde bırakırken
Saidlerden, Fikretlerden, Necmilerden, Demirlerden önce
Saydam mıydı, Venüs etinden geçmiş miydi bilemedim, kapandım
Ve çığlıktan öte bir ses çıkardım, bir anı dondurup tutmak için
Tanrılardan izin istedim
Zeus’tan Şiva’ya koştum, Maui’den Kavallari’ye oradan İsa’ya
Beş farklı İsa’dan bana aracı olmasını dilendim
Havaya doğru kabaran saçlara kurt değmesin hep ulusun
Meydan okumaya ayarlı ağız
Kabuksu bir şey elime kavkı gibi geliyordu yine de sıvısından
Çıkamadığım bir adı vardı

Hafifçe kaykılırken tabureden, önümde açık kâğıtları ona doğru ittim. Lambo’ya ilk girdiğimizdeki heyecanım, terim, evhamım yok olmuştu. Daha fazla okumak istemiyordum. Her şeyin bir vakti vardı, zamanı bölüp geçmeli, onu kendi çağımda, yozluğun içinde pürüzsüz midyelere aç bir dalgıç edasıyla beklemeliydim. Yazdığı mektupları, ona yazılanları, İngiliz Edebiyatı’na giriş notlarının kenarındaki şiirlerini çok sonra okumalıydım. O, ben kozmosu düşünürken kara ormanın ağaçlarını yarıp yaprağa sığmayarak burnumun ucuna düşen damlaydı.  

Lambo dondu. İnsanlar ve şairler de. Duvarlar, yer karoları, pasaj, eski asil apartmanlar, caddenin taşları tozsuz yıkılıp parçalanıp yarılıp yoğa vardı. Ayağımdan yeni çizmem çekildi, topuğumun ardından likenler fışkırdı. Eğrelti otları boyumuzca uzadı, yüzü onların arkasında kaldı. Koskoca şapkalı mantarın kavrayışıyla altındaki sandalyenin kaybolduğu an yere düşmedi. Başının üstüne kıvrılan yumuşak çatı altında tahtta oturuyor gibiydi. Oysa benim başımın üstündeki çatı kalkmış, gökle başım bir olmuştu. Parmaklarımın ucunda yükselip sonradan İstanbul diyecekleri toprağın üstünden sektim. Derimden sıyırdığım sözcüklerini tahtının üstünden ufaladım. 

Onu, kozmosun insan tarafından sürekli ezilen, ırzına geçilen, delinen, vakti geldiğinde önce donup sonra yeniden olan bu delilik anında bıraktım. Güneşe en yakın bir başka güneşe ilişip ben de eridim.

Salyangozun sarmalında embriyo şekli büzül
Virgülü dişim artığı bırakan inadı vermedim onlara
Üçünü yan yana getirip haksızlık denen bir mefhuma kafa tuttum
Elimde bir yafta önüme gelen ön sayfaya bastım
“bu kitap hiçbir ödüle katılmamıştır”
Ödül kırık çatlaktan çıkan esrime, açılan irinli yara takdir edenin
Haysiyetine tükürdüm
O kocaman kaya başların dikildiği dağın eteğinde
Durdum, kursağımdan ceylanların sekmesini izledim
Birinin gözünde onun tuhaf renkli gözünü yakaladım
Yalpaladım acele edip koşmadım
Yakaladığım zaman bükülür
Bükük anımda Leyla
Titrek elin
Kalemle
ölüme dokunduğu yeri bildim.

 

Fotoğraf: Mayıs 1960, Maya Sanat Dergisi.

;

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacaktır.

Henüz yorum yazılmamış