Kuramlarda kurgu, kurgularda kuram -II-

Kuramlarda kurgu, kurgularda kuram -II-

Romancılardaki kuramcılık eğilimi, daha çok, daha belirgin ve hatta kaçınılmaz biçimde modernistler arasında gözlemlenir. Sınırlı bir eylemlilik dünyası ve belli sayıda olası konu arasında gelişen modern romanda, kuramsal tavır sergilemek, açık ya da örtük, neredeyse bir gelenektir. Örneğin Proust’un Kayıp Zamanın İzinde’sinde roman kuramı üzerine açıktan açığa bir bir tartışma göremeyiz, ama 3000 sayfalık romanın kendisi, sadece kendi ‘yüce’ varlığıyla bile bir kuramsal yaratı mesajı verir. Anlatıcı Marcel’in saniyelerle ölçülen zaman dilimlerinde yüzlerce sayfa derinlere inmesi, zamanı neredeyse dondurup statik bitkilerin başında bir botanikçi gibi insanları incelemesi, eylemlilik adına en küçük diyebileceğimiz bir kımıltıda, bizi en büyük düşünsel eylemlere sokması, bir anlamda roman sanatının anlatıp durmak, olaylar sıralamak olmadığının bilfiil icra edilerek gösterilmesidir ve hiç utanıp sıkılmadan “Roman benim!” diye haykırır. Dolayısıyla, Proust’un yarattığı bütünlük, başlı başına bir kuramdır.

Yalnızca kurgularıyla değil, bilfiil karakterleri ya da anlatıcıları aracılığıyla da kuramlarını açığa vurur romancılar. Kuram, satır aralarına, diyaloglara da sızmaya başlar.

Şehirdeki gösterileri gizlice izleme niyetinden vazgeçmişti; “sürü” onu ne ilgilendirirdi ki! Artık toplumdaki tekil kişinin o muazzam dramı başlamıştı![1]

Yirminci yüzyılın ilk yarısının bir diğer ‘büyük’ romanı Niteliksiz Adam’da, Musil’in Clarisse karakteri adına yazdığı bu satırlar, modernizmin ilan edilişi olarak da okunabilir. Tekil kişinin muazzam dramı, modern romanın meramını dile getirmekte, pek çok kuramcının formülasyonundan daha mahirdir. Zira, modernite bireyi güdükleştirdikçe, modern roman bireyin meşruiyeti yönünde bir çabayı simgeler. Modern dönem, aynı zamanda ağırlıklı olarak ulus devletler dönemidir. Modern romanı anlamanın yolu da, ulus devletlerin sürüsü karşısındaki tekil kişinin; Ulrich’in, Josef K.’nın, Dalloway’in, Murphy’nin ve daha birçoklarının muazzam dramını anlamaktan geçer.

Yirminci yüzyılın ikinci yarısında, romancılar arasında daha açık kuramsal çabalar gözlenir. Bu alanda belki de en iyi örnek, John Fowles'un bir aşk romanı olarak üne kavuşmuş 1969 tarihli romanı Fransız Teğmenin Kadını. Tam bir kuram-roman olarak görebileceğimiz bu metnin üzerinden giderek roman tarihinin ikiyüz yıllık bir kesitini Fowles'un gözünden anlamaya çalışabiliriz. 19. yüzyılın başlarından 20. yüzyılın sonlarına kadarki dönemde geleneksel, modern ve postmodern romanı üst kurmacalar ve zaman atlamalarıyla bilfiil tecrübe ederiz.

Bu anlattığım hikâye tamamen hayal ürünü. Şu yarattığım karakterler zihnim dışında hiçbir yerde var olmadılar. Eğer şimdiye kadar karakterlerimin zihinlerini ve en gizli düşüncelerini biliyormuşum gibi davrandıysam, bunun sebebi hikâyemin geçtiği zamanlarda dünya çapında kabul gören (söz dağarcığını ve “sesini” de kısmen benimsediğim) bir tarzda yazıyor olmam; romancının Tanrı’nın hemen yanı başında görüldüğü bir tarz bu. Her şeyi bilmeyebilir, yine de biliyormuş gibi davranır. Ama ben Alain Robbe-Grillet ve Roland Barthes’ın çağında yaşıyorum; bu romansa bile, kelimenin modern anlamıyla bir roman sayılmaz.[2]

Anlatıcı ne kadar ‘küçük’ olursa, bir başka deyişle Tanrı pozlarına soyunmak yerine sıradan bir ‘kul’ olmaya ne kadar meyilliyse, roman içinde tartışma da o kadar büyük olacaktır ve günümüzde değerli olan Fowles’a göre budur. Fakat ne hikmetse kendi romanı Tanrı anlatıcılı gibidir (bunu bir zaruret olarak lanse eder, çünkü romanın hikâyesi Victoria çağında geçtiği için, o dönemin gözde anlatıcısına bel bağlamak durumundadır, ki anlatı içinde es verip böylesi bir ifşaata girişmesiyle eserine postmodern bir nüve nüfuz eder); ama aslında romanda Tanrı anlatıcının da üstünde bir ben anlatıcı yer alır. Fransız Teğmenin Kadını'nda Fowles'un anlatıcısı, her ikisi de okurun işine gelmeyen iki ayrı son yazıp sonrasında kullanacağı sonu belirlemek için yazı-tura atar. Bu roman tarihinin en kuramsal edimlerinden biridir, romanlarda olayların, olay örgüsünün ve 'çarpıcı' sonların önemini azaltmaya yönelik bu tavır; öteki nesillere gönderilen edebi bir ihtarname olarak da okunabilir.

Bu alanda Fowles elbette biricik değil, benzeri yaklaşımları sayısız romancıda tespit etmek mümkün. Ancak Fowles, gerek roman sanatı içinde aldığı pozisyon itibarıyla (genelde ilk postmodern romancılardan biri olarak lanse edilen yazar, objektifi değiştirdiğimiz zaman, birdenbire, hem de aynı netlikte "son modernist romancı" olarak da karşımızda dikilebilir) gerekse de gerçekliği paranteze almaktaki (epokhe) hüner (bu hüneri edebiyatı paranteze alırken de ziyadesiyle sergiler) ve ısrarıyla mutlaka diğerlerinden daha çarpıcı bir kuramcı-romancı örneği olmaya namzettir ('Gerçekliği paranteze almak' akla ilk elden Brechtgil yabancılaşma efektini getirebilir, ancak bu ifadeyi kullanmak için Brecht'e kadar beklemeye gerek olmaz; zira olay örgüsüne gerçeklik iddiasıyla yaslanan, müşterek bir gerçeklik ve yargılama algısını veren ve kendiliğinden içselleştiren metinlere karşı yazılmış, "bu bir romandır ey okur!" uyandırmasıyla, anlatılan gerçekliğe dair şüphe, ikircik, yanılsama veya belirsizlik yaratan romanların tümü gerçekliği paranteze almış sayılır).

Daha sonraki romanlarında da kuramlarını açık etmeye ve romansal tavır önermeye devam eden Fowles, 1982 tarihli Mantissa'da yarattığı Miles Green karakteri aracılığıyla neredeyse sadece bu meseleye odaklanır. "Saf" okurun pekala erotik bir metin duyumu neticesinde sarılıp da muhtemelen sıkılacağı bu romanda, hafızasını yitiren romancı Green'in esin perisi Erato ile yarı bulanık ilişkisinde, metne bolca mizah ve beraberinde kuram enjekte edilir.

“Yansıtıcı romanın modası geçeli altmış yıl oldu, Erato. Modernizmin ne olduğunu sanıyorsun? Hatta post-modernizmin? En aptal öğrenci bile bugünün rekleftif değil, refleksif ortam olduğunu bilir.”[3]

“Eğer istediğin şey öykü, karakter, gerilim, betimleme gibi modernizm öncesi çağlara ait antika saçmalıklar ise, sinemaya git. Ya da çizgi roman oku. Ciddi, modern bir yazara gelme.”[4]

Her metin metinlerarasıdır. Bunu kabul ettiğimizde, her romanın aynı zamanda bir roman kuramı önerdiğini görmek de kolaylaşır. Bu kuramlar her zaman Fowles'un romanlarındaki kadar ortada ve altı çizilmiş olmayabilir, mesela Joyce'un tavrında gözlemlediğimiz gibi 'roman sanatı üzerine fazla konuşmadan' anlatının öncü niteliğiyle kendiliğinden belirebilir, ya da mesela Kafka'daki gibi 'roman sanatı üzerine neredeyse hiç konuşmadan' yaratılan biricik belirsizlik ortamının sunduğu bir öneri olarak karşımıza çıkabilir. Çünkü her metin, "metin böyle yazılır," iddiasını kendiliğinden içinde taşır.Hatta bazen yazarın böyle bir sıkıntısı veya iddiası da olmayabilir; rastgele olaylar sıralayarak reklektif anlatılar döktürenler de aslında bir şekilde ortaya bir kuram koymuş sayılırlar. Bu epeyce geçkin, roman sanatının bugün geldiği noktadan bihaber, antika bir kuram olur, ama sonuçta yine de kuramdır. Diğer bir deyişle, bazı üretimler, roman bile olamazken, bu düşünüşle kuram bile olabilir. ‘Kuramsal’ olmayan bir kuram... Değme kuramcıdan alıp yapıştırdığınız sıfat, onları bir süreliğine parlatır belki, ama roman olmalarına yetmez.

Bitti.

Notlar:


[1]Robert Musil, Niteliksiz Adam II, YKY Kâzım Taşkent Klasik Yapıtlar Dizisi, Çev: Ahmet Cemal, 1. Baskı, İstanbul, Haziran 2009, s.409.

[2]John Fowles, Fransız Teğmenin Kadını, Çev: Aslı Biçen, Ayrıntı Yayınları, İstanbul 2000, s. 91.

[3]John Fowles, Mantissa, Çev: Aysun Babacan, Ayrıntı Yayınları, İstanbul 2009, s. 116.

[4]  a.g.e., s. 118.

;

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacaktır.

Henüz yorum yazılmamış