Advertisement

‘Küçük insanlar’ın Çernobil’i

‘Küçük insanlar’ın Çernobil’i

Svetlana Aleksiyeviç, 2015 Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazandığında Komite, ödülün yazara “yeni bir edebi tür yarattığı” gerekçesiyle verildiğini duyurmuştu. 

Aleksiyeviç, ödülü kazanmadan önce de epey eleştiriliyordu, Nobel’den sonra da bu devam etti. Bu konuya birazdan döneceğim ama Nobel Komitesi’nin “yeni bir edebî tür” ifadesini ve Aleksiyeviç’in bugüne dek ne yapmaya çalıştığını anlatmak gerektiğini düşünüyorum. 

Aleksiyeviç, her şeyden önce kendisini gazeteci olarak tanımlıyor ve bu yönünü kitaplarında fazlasıyla hissettiriyor. İkinci Dünya Savaşı’ndan SSCB’nin dağılışına kadar pek çok önemli tarihî kavşaktan geçen yazar, tanıklığın ve şahit olunanı aktarıp yorumlamanın ne kadar hayati bir anlamı olduğunun farkında. Özellikle insanları dinlemenin ve sözü yazıya dökerek dünyaya duyurmanın yaşamının ayrılmaz bir parçası olduğunu belirten Aleksiyeviç, kitaplarını da bu zemine oturtuyor. 2000’den bu yana ülkesi Belarus’tan uzakta yaşayan yazar, Lukaşenko rejiminin yarattığı baskının mağdurlarından biri olduğundan, kitaplarında yer verdiği tanıkların bir örneği aynı zamanda. 

Gerek SSCB dağılmadan önce ülkedeki sosyal ve siyasi havayı gerek 1990 sonrası parçalanma sürecindeki yozlaşmayı sözlü tarih geleneğine yaslanarak anlattığı kitaplarında Aleksiyeviç’in, âdeta bir kayıtçı ve aktarıcı gibi davrandığı da açık. “Tarih mezarlığında ve kan gölünün ortasında dolaştığını” söyleyen yazar, suçlular ve güçlüler ile mağdurları birbirinden ayırmaya çalıştığını ifade etmiş bir röportajında. Resmî ile gerçek tarih arasındaki duvarların yıkılmasından yana olan yazar, bu “aykırı” görüşleri nedeniyle hem Belarus’ta hem de Rusya’daki bazı kesimlerin sert eleştirisine maruz kaldı. 

‘Komünizm SSCB değildir’

Aleksiyeviç, Sovyet Rusya döneminde antikomünist olmakla suçlandı. Buna gerekçe olarak özellikle ülkesindeki rejimi totaliter diye nitelemesi ve Komünist Parti faaliyetlerinin komünizmi yozlaştırdığını söylemesi gösterildi. Kitaplarını yasaklayan rejime karşı Aleksiyeviç, toplumsal dokuyu araştırmayı ve insanlara “Ne istiyorsunuz?” diye sormayı sürdürdü. Yazarın sözlü tarih anlatısının bu şekilde ilerlediği; hemen her kesimden insanla konuşarak sessizleştirilenlerle iletişime geçtiği çoğu eleştirmen tarafından kabul edildi. Ancak Aleksiyeviç karşıtları bunu “demagoji”, “antikomünizm propagandası” ve “popülizmi meşrulaştırma” şeklinde algıladı; bu süreçte, hem yazar hem de onu eleştirenler, birbirini şablonlar üzerinden konuşmakla itham etti. 

Aleksiyeviç’i olumsuz anlamda eleştirenler, yazarın edebiyat ve gazetecilik yoluyla SSCB’yi ve komünizmi karalamaya giriştiğini söylemişti. Aleksiyeviç ise “Komünizm SSCB değildir” diyerek eleştirileri yanıtlamıştı. Bunu dillendirirken çocukluk yıllarını, savaş dönemini, cepheden gelen haberleri ve rejimin kudretine olan inanca bağlılığını sürdürmesi istenen kitleleri hatırladığını; o yıllara ait sesleri ya da “kederli koroyu” dinlediğini belirtmişti yazar: Söz’de kalanı yazıya döktüğünü, insanların duygularını, düşüncelerini ve hatıralarını kayda geçirdiğini belirtiyordu. Yazdığı her kitabı, üç aşağı beş yukarı aynı gördüğünü ve bunların kendisine birer ütopya gibi geldiğini de ekliyordu Aleksiyeviç. Savaşın, acının ve sevginin tarihini anlattığını söyleyen yazar, zafer ve yenilgilerin üstünden tekrar geçtiğini; kâğıda döktüğünde, hepsinin yeni bir anlam kazandığını düşünüyor. 

Yakın tarihe bakmanın, coşkudan önce sükûnet gerektirdiğini bilen Aleksiyeviç, tartışmaların ve eleştirilerin ancak o zaman rayına oturabileceğini kitaplarında sürekli vurguluyor. Her şeyden evvel, insanla ilgilenmeyi düstur edinen Aleksiyeviç, tek bir kişinin “hislerinin, fikirlerinin, sözlerinin ve duygularının aktarıcısı ve tercümanı olmayı” önemsiyor. Bu nedenle edebiyatın “şu veya bu olmasından” çok söz ve yazıyla kime ne kadar dokunduğunun önemli olduğunu düşünüyor. Gerçeğin kurguyla yer değiştirdiği, sınırlar ortadan kalkarken sanal hudutlar çizilen yeryüzünde Aleksiyeviç, kendi deyişiyle “küçük insan”la ilgileniyor daha çok; günler akarken kendi tarihini anımsayıp söze dökme cesaretini yitirmeyen insanla… Bu hikâyede çoğunlukla kadınlar, çocuklar, yaşlanan ama hiç unutmayan bireyler bulunuyor. 

Aleksiyeviç, hikâyeleri dinlerken “insanın, başka insanları öldürmeye epey kafa yorduğunu” fark ediyor; savaşın meşrulaştırılmasına ya da sıradanlaştırılmasına karşı çıkışının altında yatan ve vicdanını harekete geçiren, iradenin köreltildiğini gösteren bu akıl yürütme. 

Aleksiyeviç, insanların yalnızca savaşlarla öldürülmediğini; yok sayılarak, hikâyesi örtbas edilerek ve sesine kulak verilmeyerek de ortadan kaldırıldığını savunuyor. Zaten hatıraları dinlemesi, sözlü tarihi kayda geçirip uzak diyarlara aktarmak istemesinin altında bu yatıyor. “Çernobil Duası” isimli kitabı da yazarın bu çabasının ürünlerinden biri. 

Felaketin yanı başındakiler 

Bugünlerde “Çernobil” kelimesini arama motorlarına yazdığımızda, 26 Nisan 1986 günü yaşanan felaketin yanında, Pripyat’a düzenlenen geziler ve Çernobil isimli bir savaş oyunu karşımıza çıkıyor. Bu üçünün bir araya gelişi, gerçeklik-sanallık-istatistik bağlantısını çağrıştırıyor. Aleksiyeviç’in sık sık eleştirdiği hız, yozlaşma, sıradanlaştırma ve hatıraların üstünü örtme eğilimi, Çernobil örneğinde fazlasıyla ve acı biçimde hissediliyor. Peki, gerçek hikâyeler; yok olan hayatlar ve yeniden kurulmaya çalışılan yaşamlar? İşte Aleksiyeviç, “Çernobil Duası”yla hem bir gazeteci hem de yazar olarak bu konuya eğiliyor. 

Çernobil felaketi, kendini yenileme sürecine giren SSCB’de, atıllığın ayyuka çıktığı bir olay diye nitelenirken o günkü rejim, muhaliflerin yaşananları sonuna dek kullandığını iddia etmişti. Santraldeki patlamanın, SSCB’yi güçsüzleştirmek için bir sabotaj olduğu devletin yayın organlarınca duyurulmuştu. 

Aleksiyeviç, insanların hayatında geri döndürülemez yaralar açan, deyim yerindeyse kişisel tarihlerinin akışını değiştiren bu olayla ilgili söze nasıl başlayacağını bilememiş: “Uzun süre Çernobil hakkında yazmak istemedim. Bu konuda nasıl yazacağımı bilmiyordum; hangi araçlarla, nereden başlayarak yazacağımı. Hakkında dünyanın daha önce neredeyse hiçbir şey duymadığı, Avrupa’nın bir köşesine sıkışmış o küçük ülkemin ismi, şimdi tüm dillerdeydi. Biz Belaruslular ise Çernobil halkı olmuştuk. Bilinmeze ilk dokunanlar biz olduk. Anladık ki komünist, etnik ve dini tufanlardan da öte, gelecekte bizi daha vahşi, topyekûn belalar bekliyor, henüz göze görünmeyen belalar. Çernobil’le birlikte, yeni bir safha açıldı (…) Gözlerimin önünde, Çernobil öncesinin insanları, Çernobil insanlarına dönüştü.”

Aleksiyeviç, çıkış yolunu ise kendi memleketinden hareketle buluyor; baba ocağı Belarus ve annesinin doğum yeri Ukrayna, patlamadan ilk ve en çok etkilenen iki ülke. Yazar, başvurduğu tanıkların anlattıklarını monologlar hâlinde kitaplaştırarak “küçük insanlar”ın korkularına, öfkelerine ve yaşadıkları boşluk hissine aracılık etmiş. 

Gelecek için kayıt yapan kara kutular  

Çernobil felaketinin iki yönü var: İlki, SSCB rejiminin gözünden bakıldığında herhangi bir reaktör kazası veya yaşanan bir aksaklık, diğeri ise “küçük insanlar”ın hayatının seyrini değiştiren bir olay. Aslında Aleksiyeviç, ikisine de eğiliyor ama sıradan insanların hikâyeleri elbette çok daha önde. 

Patlamanın ilk dakikalarında reaktöre sürülen itfaiyeci ve askerlerin hastalanmasının ardından onlara bakan yakınları ve doktorlar, geride kalanların bir ömür boyu yaşadığı dehşet hep o “küçük hikâyelerin” konusu, birkaç saat içinde hayalet şehre dönen Pripyat da…      

Bir distopyayı andıran gerçek hikâyenin tanıkları, hakikatler ve yalanlar arasında gezinen Aleksiyeviç, “Çernobil aşinâ olduğumuz zaman kavramını aşan bir felaket” diyor. Zamanı durduran ve eğip büken bu olay, insanların geçmiş ile gelecek arasında kurduğu köprüleri yıkıyor. Çok uzun ömürlü radyonüklitlerin, insanları kısa sürede tüketişinin, eksik kalan ya da bırakılan hikâyelerini dinliyor yazar. Çernobil dünyasındaki Çernobil insanlarının öykülerinin tümü, bir vakitler barışçıl nükleer enerjinin hayatın devam etmesini sağlayacağına inanan ve inandırılan insanların hikâyesi öte yandan; Aleksiyeviç, başta Belaruslular ve Ukraynalılar’ın felaketin hemen ardından gelecek için kayıt yapan birer “kara kutuya dönüştüğünü” yazıyor. Gerçekler ortaya saçıldıkça kahramanlık anıtları ve başarılı tahliye destanlarının simleri dökülürken Nazi işgalini ve bu durumdan kaçışı hatırlayanlar da oluyor. Böylece Çernobil, “savaşlar üstü bir savaş” diye anılıyor kimileri tarafından; “insanın ondan kaçabileceği hiçbir yer yok.” 

Aleksiyeviç, patlama ânını ve sonrasında yaşananları, pek çok farklı insandan dinlerken ortak acıya temas ediyor: Birer kahraman olduğu söylenen “ateşin askerleri”nin eşleri, kendi ülkesinde mülteci konumuna gelen insanlar, daha düne kadar tarlasını süren ama felaketten sonra evine yaklaşması yasaklanan köylüler… Klişeleri bir tarafa bıraktığımızda, Çernobil’in görünenin ötesinde çok daha derin bir öyküsü var: Aleksiyeviç’in konuştuğu tanıklar, savaşta bilindik bir şey olan ölümün, felaketi izleyen günlerde ve yıllarda bir muamma hâlini aldığını tekrarlıyor. 

İnsanlar tahliye edildikten sonra Pripyat’ta tek bir canlı bırakmama emri alan ve ölüm mangası gibi çalışan askerlerin bozulan ruh hâli, kente çekim yapmaya gönderilen kameramanlarınkiyle aynı. Doğadakinden çok farklı biçimde, insan eli değmiş bir yabanîliğin kol gezdiği; radyasyonlu toprağın toprağa gömüldüğü ve insanların vicdanından sıyrılmaya zorlandığı şehrin fotoğrafını cümlelere döküyor Aleksiyeviç. 

‘Çernobil peşimizi asla bırakmayacak’

Tıbbi kayıtlarla, yalnızca isimlerle ve hastane tutanaklarıyla istatistiğe indirgenmiş insanların yakınlarıyla konuşan Aleksiyeviç, Çernobil felaketinin bir başka acı yönüyle daha yüzleştiriyor okuru: Hata ve ihmal silsilesi, güç ile ihtişama sarılıp sarmalanırken kahramanlık öyküleri de meselenin sosu oluyor ve ölüm devlet eliyle fantastikleştiriliyor. 

Yaşamları, reaktöre kaza sırasındaki uzaklığın etrafında dönen insanlar, sıradanlaştırılan ve önemsizleştirilen ölümün nefesini ensesinde hissettiğinden “Çernobil peşimizi asla bırakmayacak” diyor. Çünkü şarapnelden kaçışa benzemiyor bu durum; radyasyon her an, her yerde… Belaruslu Sergey Vasiliyeviç Sobolev’in “Çernobil’le beraber yüzleştiğimiz öncelikli sorun, kendimizi tanımamamız” sözü, felaketin ardından hüküm süren havayı özetliyor. Çernobil’den önce ve Çernobil’den sonra diye ikiye ayrılan hayatların, hayal edilemez biçimde dönüşümünü de anlatıyor bu cümle. 

Aleksiyeviç’in dikkatini çeken şeylerden biri de reaktör yakınlarında çalışmaya götürülen askerlere düzenli olarak gelen gazetelerdeki fotoğraf ve yazılar eşliğinde oluşturulan kahramanlık mitleri. Hiçbir yetkili, bölgedeki askerlere hangi tehlikeyle karşı karşıya olduğunu ya da radyasyonun ne anlama geldiğini ve etkilerini anlatmıyor. Varsa yoksa “Siz her koşulda hayatta kalırsınız, ölümü bile yenersiniz” retoriği! 

Aleksiyeviç, sözü tarihçi Aleksandr Revalski’ye bırakıyor: “Sanat, hasta birinden edinilen serum gibi başkalarının deneyimlerini bedeninize zerk edebilir. Çernobil, tam Dostoyevski’lik bir konu. İnsanı mazur gösterme girişimi ya da belki her şey son derece basittir: Dünyaya parmak uçlarında yaklaşıp tam eşikte durmak lazımdır, kim bilir! Bu ilahi dünyayı hayretle seyredip o şekilde sürdürmek lazımdır yaşamı…” Çocukların çizdiği ve genellikle çocuklarla çizilen Çernobil resmi, yıllardır o eşiği ve seyri gösteriyor hepimize.

Ölümü düşünen ve konuşan çocuklar  

“Sağlıklı” insanlar tarafından “ucube” olarak görülen çocuklar, Çernobil’in en bilindik ve en dramatik görüntülerinden biri. “Zehirli” ve “mikroplu” denerek bir kenara konan çocuklar, zihinlerdeki Çernobil’in yansıması. Aleksiyeviç’in de hatırlattığı gibi 26 Nisan 1986’dan sonra, çoğunlukla çocuklar üzerinden “Çernobilliler”, “Çernobilli ateş böceği” ve “Çernobilli yeniden iskân edilenler” türünden terim ve ifadeler üretiliyor.  

Kartezyen felsefe ve dünya görüşüyle açıklanamayacak kadar bilinmez bir durumla yüzleşen ve bunda dönemin politikacılarından bilim insanlarına dek tüm yetkililerin sorumluluğu bulunduğunu söyleyen tanıklar için tek gerçek var: Yaşamın değeri ve ölümün hiç olmadığı kadar yakınlarında bulunuşu. Geri dönmemek üzere memleketlerinden ayrılanların hikâyeleri, bu ikisi arasındaki görünmez çizgide ete kemiğe bürünüyor. 

Çernobil, çocukların ölümü düşündüğü ve buna dair konuştuğu bir kırılma yarattı; bu belki de radyasyon kadar etkili bir şey. Aleksiyeviç, tanıklar için “Çernobil’in bir ebediyet olduğunun” ayırdında; tanıklıklar, felaketten sonra yalnızca “Çernobil’e sahip olunduğuna” işaret ediyor: Bu, tam anlamıyla bir şimdiye hapsolmaya karşılık gelirken kimse Çernobil öncesindeki yaşamını yeniden inşa edemiyor. Kısacası talimatnâme ve “önlemler”in işe yaramadığı çabucak anlaşılıyor. 

Bugün Pripyat’a “nükleer turizm” minvalinde seyahatler düzenleniyor. Santralin patlayan reaktörü üzerine beton ve çelikten inşa edilen bir koruma var. Kentte, itfaiyeciler için bir anıt ve ilk anda ölenlerin isimlerinin yazılı olduğu büyük bir taş yapı var. Geleceğin tarihini belirleyen Çernobil felaketi, yarı sanal yarı gerçek bir hâl almış durumda. Aleksiyeviç ise konuştuğu insanlar aracılığıyla soruyor: “Çernobil, bugün bizim için ne anlama geliyor?” 

Bu sorunun yanıtını, ne turistik geziler ne Çernobil isimli savaş oyunu ne de Pripyat’a dikilen anıtlar verebilir. Cevaplar, o günü yaşayanlarda ve onların kaybettiklerinde. Aleksiyeviç’in kaleme aldığı “Çernobil Duası”, buna dair yanıtlar verirken daha fazlasının olduğunu hissettiren bir kitap.   

Çernobil Duası, Svetlana Aleksiyeviç, Çeviren: Aslı Takanay, Kafka Kitap, 460 s. 

;

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacaktır.

Henüz yorum yazılmamış