Advertisement

Kısıtlamalardan azat edilmiş bir Kuğu Gölü

Kısıtlamalardan azat edilmiş bir Kuğu Gölü

Jean-Christophe Maillot, yönetimini üstlendiği Monte Carlo Balesi’nin “GÖL” eserini anlattı. Eser, 16 ve 17 Mayıs’ta İstanbul’da.

Bale denilince akla gelen ilk eser olan “Kuğu Gölü”, Monte Carlo Balesi’nin yenilikçi yorumuyla İstanbul’da. İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV) ve Zorlu Performans Sanatları Merkezi (PSM) işbirliğiyle ilk kez ülkemize gelecek olan “GÖL - Kuğu Gölü’ne ithafen” isimli gösteri, 16 Mayıs Salı ve 17 Mayıs Çarşamba günleri saat 20.00’de Zorlu PSM Ana Tiyatro’da seyirciyle buluşacak.

Çaykovksi’nin başyapıtını günümüze taşıyan eserde, ünlü yönetmen ve koreograf Jean-Christophe Maillot ile Fransa’nın en önemli edebiyat ödüllerinden Goncourt Akademisi Ödülü’nün sahibi yazar Jean Rouaud birlikte çalışıyor. Gösterinin sahne tasarımı Ernest Pignon-Ernest’e, kostümler ise Philipe Guillotel’e ait.

1985 yılında H.R.H. Hannover Prensesi’nin isteğiyle kurulan Monte Carlo Balesi, 20 yılı aşkın süredir Jean-Christophe Maillot’nun yönetiminde ve günümüzün en önemli topluluklarından birisi olarak kabul ediliyor.

Jean-Christophe Maillot ile eserin ortaya çıkışı, sanat yaklaşımı ve Göl hakkında konuştuk.

Eserin ortaya çıkışı nasıl? Nasıl karar verdiniz bu yeni versiyona?

“Kuğu Gölü” klasik balenin mihenk taşlarından biridir. Bu bale insanların klasik dansa dair tasavvurunu tek başına somutlaştırıyor: hayatında baleye gitmemiş insanlar bile “Kuğu Gölü”nü bilir. Çoğu koreograf ve dansçı bu eseri yürekten bilir, kültürel mirasımızın bir parçasıdır. Tıpkı tüm sanatçılar gibi, bu bale benim de yıllardır aklımın bir köşesindeydi ve hep kendime günün birinde kendi versiyonumu yaratacağımı söylüyordum. 

Siyah ve beyaz, iki ayrı dansçı

“Göl”ü izlerken keyif almak için sizce orijinalini bilmek gerekli mi? Yoksa bambaşka bir eser olarak mı izlemek gerekli? Aradaki bağlantı eserin beğenilmesinde ne kadar önemli sizce?

Orijinal esere dair hiçbir bilginiz olmasa da “Göl”ü kesinlikle izleyebilirsiniz ama benim eseri ele alışımı değerlendirebilmek için iki versiyonu karşılaştırabilmek her zaman ilginç olacaktır. Kendi versiyonumda bazı şeylere cüret ettim ama iki versiyon arasındaki bağlantının kurulabilmesi için bazı işaretleri korumaya özel bir çaba sarf ettim. Siyah ve beyaz kuğuların ikiliği hâlâ burada, tıpkı insanın hayvana dönüşmesi konsepti gibi. Prens’in ormanı keşfe çıkması ve fantastik yaratıklarla karşılaşması fikri de aynen mevcut. Bununla beraber, orijinal versiyonda siyah ve beyaz kuğu için tek bir dansçı kullanılırken ben iki ayrı kuğu yaratma cesaretini gösterdim. 

Kuğu Gölü yıllar içinde pek çok dans topluluğu tarafından ve pek çok farklı şekilde sahnelendi. Sizi diğer farklı yorumlardan ayıran en önemli özellik sizce nedir?

Benim balemi diğerlerinden ayıran şey, orijinal versiyonda yer alan tüm bölümler arasında bir bağlantı oluşturmuş olmam. Geleneksel olarak sadece Bölüm 2 -ki “beyaz bölüm” olarak bilinir- icra edilir ve insanların “Kuğu Gölü” dediğinde aklına gelen bu bölümdür. Bu soyut bir bölümdür ve muhtemelen bu yüzden çok da devrimci değildir. “Göl”de ilk kez dans, anlatının kısıtlamalarından azat edildi. Ama yine de hikâye anlatımı yaptığım şeyin kalbinde yatıyor. Tam da bu sebeple bu baleyi bütün bir biçimde çalışmayı, balenin karmaşıklığını ve karanlığını yeniden yaratan bir anlatı geliştirmeyi istedim. 

Masalsı bir eserin günümüz gerçekliğine yaklaştırılarak sahnelenmesi dansçıların rollerini içselleştirmesinde bir fayda sağladı mı?

Bale, insanlığın doğuşundan beri var olan insan duygu ve düşüncelerine dayanır. Fantastik yaratıkların eklenmesi, bu gerçeği değiştirmez. Karakterler aşkı, korkuyu, kıskançlığı ve umutsuzluğu deneyimler. “Kuğu Gölü” zaman ve trendlere üstün gelir zira bizi en derin özümüze geri döndürür. Dansçılar bu bakışı kavradığında artık baleyi icra edebilirler. 

Dansçının ellerine odaklandım

Yazar Jean Rouaud’nun bu eserde sizinle birlikte çalışmadan önce Kuğu Gölü’nü hiç izlememiş, hikâyesini duymamış olduğunu okudum. Bu durumun eser üzerinde çalışırken artıları ya da eksileri oldu mu?

Aslında bale hayranı olmayan bir yazarın ilhamından yararlanmak istedim. Jean Rouaud orijinal versiyonun arkasındaki hikâyeye bir kıvrılma katmak için kendini İskandinav mitolojisine kaptırdı ve gece ile gündüz arasındaki zıtlığa odaklandı. Bu ikiliğin çoğumuzun en basit ayrımlarının kalbinde yattığını fark ettik: siyah ve beyaz, mantık ve hayal, iyi ve kötü, mimari ve tabiat.

“Gündüz bir kuğu, gece ise bir kadın olmak” eser için ilk çözmeniz gereken durum olmuş. Bu durumu bir metafor varsaydığımızda, eserinizde toplumun kadınlara biçtiği rollerin de bir analizini izleyeceğimizi düşünmek doğru mudur?

Benim bale stilimin motiflerinden biri kadından yaratığa bir karakter dönüşümüdür. “Kuğu Gölü”nün diğer versiyonlarında bu dönüşümün olmamasını hep büyük bir eksiklik olarak gördüm, nedeni de muhtemelen bu konsepti sahneye taşımanın zor olmasıydı. Benim çözümüm dansçının ellerine odaklanmak oldu. Eller insanın benzersiz bir özelliğidir, dolayısıyla bale esnasında, Prens Beyaz Kuğu’yu tüylü eldivenini çıkararak serbest bırakıyor. Artık tekrar ellerini kullanabilir, kendisini şimdi ayırt edebilen Prens’le birlikte böylece insana dönüşür. 

Eldivenden söz etmişken, kostümler eserde dansçıları güzel göstermekten öte görevler taşıyor. Hangi durumları kostümler üzerinden seyirciye aktarmak istediğinizi anlatabilir misiniz?

Kostümler anahtar bir işarete referans yapıyor: meşhur beyaz tütü. Tütüyü kullanmak istedim, doğal olarak; ancak bir değişiklikle. Kostüm tasarımcısı Philippe Guillotel tütünün tüm temel elementlerini dahil etti ancak tüle tüyler ekleyerek yeniden inşa etti. İzleyici tütü gördüğünü biliyor ancak aynı zamanda, görmüyor.

İkiliğe hapsolmak 

“Göl”ü, klasik Kuğu Gölü’nü “yıkan” bir eser olarak değil, onun günümüzde yaşayan bir versiyonu olarak nitelendiriyorsunuz. Fakat klasik baleseverler için eser pek çok açıdan farklılık gösteriyor. Bir makalede eser “çok radikal ve çok Fransız” olarak yorumlanmış. Bu noktada eleştirileri nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bu da tıpkı tütüde olduğu gibi. Ya tüm kalbinizi geleneksel tütüyü görmeye hazırlarsınız ve tüm farklılıklar hüsran yaratır, ya da biraz farklı bir şeyler ararsınız ve birinin orijinal halini mahvetmeden taze bir şey yaratabilmeyi başarması karşısında heyecan duyarsınız. Bildiğiniz gibi ben kendimi ne muhafazakâr ne de modernist olarak görüyorum. Dans dünyasına göre çok belirleyici olan bu ayrım bana hiçbir zaman ilham vermedi. Avangart dansın sarsıcılığı kadar bale pabuçlarıyla çalışmayı da seviyorum ve bir koreografın taraf seçmeden birinden birine geçebilmesini büyüleyici buluyorum. Bir “takım” tutmayı reddetmenin, eleştirelliği tetikleme açısından paha biçilmez olduğunu düşünüyorum. Kültür dünyası bu ikiliğe hapsolmuş vaziyette ve bence bu tam bir Fransız tavrı; ya da en azından öyleydi zira işlerin değiştiğini görüyorum. Şimdi tiyatrolar çeşitliliğe çok daha açık ki bu da harika. 

Eserlerinizde klasik ve modern baleyi harmanlamaya çalışmadığınızı, yeni çağdaş bir bale yaratmak istediğinizi söylüyorsunuz. Sizce bu bale nasıl özelliklere sahip olmalı? Klasik ve modern balenin hangi yönleri yaratmaya çalıştığınız bale ile uyuşmuyor?

Az önce de bahsettiğim gibi ben klasik ve çağdaş arasındaki sözde çatışmaya inanmıyorum. Bu “çarpışma”, farklılığı takdir etme becerisine sahip olmayanlar tarafından benimsenmiş bir zihniyetten fazlası değildir. “Arabesk”i ele alalım, balede klasik olarak tanımlayabileceğiniz bir adım: Bence bir arabesk, bir “grand jeté” ya da bir “pirouette”, nasıl yaptığınıza bağlı olarak eski moda olduğu kadar yenilikçi de olabilir. Kelime haznesini tümcebilimle karıştırmak kolaydır. Hiçbir zaman benimle birlikte anılacak bir ifade yaratmanın peşinde olmadım. Ve bu alması kolay bir karar olmadı, zira insanlar sıklıkla “kendi” kelime hazneniz aracılığıyla kendinizi “ifade etmemeniz” hakkında yakınırlar. Sizi kimliklendirebilmeye dair ateşli bir arzu vardır. Bence bu sanatçıların sürekli düştüğü bir yaratıcılık tuzağı: sizi tanımlayan kelime haznesinin sınırlarında kalırsanız, sürekli aynı şeyleri yapmakla eleştirilirsiniz. Şayet o sınırları kırıp özgürleşmeyi denerseniz, tarzınıza ve seyircinize ihanet etmekle suçlanırsınız. Klasik adımlar zamansızdır. Herkese aittirler ve bu tür bir çatışmadan azade olmama izin verirler. 

En çok turne yapan topluluk

Topluluğun ortaya çıkışı ve sizin kurumun başına geçişinizin özel bir durumu var; prensesin isteği ile kurulan bir topluluk. Siz nasıl kabul ettiniz topluluğun başına geçmeyi? Bu özel durum bir avantaj ya da dezavantaj sağlıyor mu sizce?

Bizim topluluğumuz özel bir vaka ve siz de bu konuyu açmakta haklısınız. Bizim en bariz belirleyici karakteristik özelliklerimizden biri, belirli bir sahnemizin olmayışı. Diğer bale toplulukları gibi kendimize ait bir tiyatromuz yok. Sanırım birçok koreograf bunu bir sorun olarak görür ama ben bunu bir nimet olarak görüyorum. Bu bizim kamuya sunmayı seçtiklerimize dair inanılmaz bir özgürlük sağlıyor ve ayrıca bu Monte Carlo Balesi’nin dünyadaki tüm bale topluluklarından daha fazla turne yaptığı anlamına geliyor. Tüm diğer topluluklardan daha enternasyonaliz ve yirmi ayrı ulusu temsil eden elli dansçımız var. İnsanların Monako ile ilişkilendirdiği şeylere zıt olarak, Hanover Presesi tarafından desteklenen bu kurumun zenginliği ve varlığı paraya dayanmıyor, aslında bütçemiz önde gelen bale kurumlarınınkinden daha küçük. 

Topluluğunuzda pek çok kültürden dansçı yer alıyor. Ekibinizde Türkiye'den bir dansçı var mı ya da daha önce Türkiye'den bir dansçıyla çalışma fırsatınız oldu mu? 

Evet elbette, pek çok eserde Türkiye'den dansçılarla çalıştım. Ediz Ergüç ilk aklıma gelen, Prens’e refakat eden bir karakter yaratmamı sağlayan fiziksel kapasitesi inanılmaz, takdire şayan bir dansçı. Yakın bir zamanda parlak, neşeli bir karaktere sahip ilham verici bir dansçı olan Melih Mertel’le çalıştım. Her iki dansçının da farklı fiziklerine rağmen onları çoğu diğer dansçıdan ayıran etkileyici bir fiziksellikleri olduğunu fark ettim. Nadir bulunan kibarlıkları ise takım ruhumuz için paha biçilmezdir. 

Dar kafalılığa direniş

İstanbul seyircisiyle paylaşmak istediğiniz bir şey var mıdır?

Evet, İstanbul halkına söylemek istediğim önemli bir şey var. Bugünün Batı toplumu maniple ediliyor ve yönünü kaybediyor. Bazı ülkeler korkuya boyun eğiyor ve içine kapanıyor. Şayet buna uysaydık ve korkuya boyun eğseydik, topluluğumuz var olmazdı. İstanbul’da geçireceğimiz zaman bu yıl en gurur duyduğum seyahatimiz oldu. Bu, bizi sınırlarımızın her iki tarafındaki toplumlara dair körleştiren şiddete ve dar kafalılığa karşı direnişimizi simgeliyor. Sanat insanların gözlerini açar ve onları bir araya getirir. Monte Carlo Balesi, kendisini bekleyen seyircileriyle buluşacağı için çok heyecanlı. 

 
;

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacaktır.

Henüz yorum yazılmamış