Kırgız bozkırından Türkmen dağlarına

Kırgız bozkırından Türkmen dağlarına

Dehşetle, daha doğrusu ağzı açık, şaşkınlıkla dehşet arası bir duyguyla takip ediyorum haberleri. Peş peşe yaptırımlar, ilişki bitirme, durdurma ilanları geliyor Rusya'dan.

“Yüz yıl önce bu işi bitirecektik” dedi biri önce, sonra “atom bombasıyla İstanbul'u vuralım” dedi. Haber hâlâ Rus haber sitelerinde köşede öylece duruyor. Normal bir şey gibi. Daha düne kadar dostluktan bahseden doğubilimciler oryantaliste dönüştü, “Bu doğulular...” diyorlar.

İki lider on gün önce el sıkıştı, beş gündür birbirleriyle konuşamıyorlar.

Diğeri hakkında neler bildiğini anlatıyor biri, çoktandır biliyordum diyor. Bunu nasıl yorumlayacağımı ben bilemiyorum. 

Fakat...

Türkmenlerin yaşadığı ya da dört bir cihan Suriye'ye saldırmadan önce yaşadığı bölgeyi, Suriye adına bombalamaya giden Rus uçağından atladıktan sonra öldürülen pilotun doğum yerine baktı mı kimse?

1970 yılında doğan pilot Oleg Peşkov'u, “Güney Sibirya doğumlu bir Rus askeri” olarak tanıtıyor haber siteleri. Çeçen savaşına da katılmış, başarılı bir asker. Novosibirsk'te görev yapan kardeşi Pavel de öyle.

Ama Altay bölgesinde, Kosiha'da doğmuş Oleg Peşkov. Dostoyevski'nin Sibirya'daki kampta çalışma cezasını geçirdiği Omsk'dan biraz daha doğuda, oraya arabayla 10 saat mesafede bir yerde. Dostoyevski’nin “Ölüler Evinden Notlar”ında baktığı ufukta; İrtış Nehri'nin onun baktığı tarafında doğmuş.

Dostoyevski sürgünde, kampta büyük dönüşümünü yaşadıktan sonra Petersburg'a, “Ölüler Evinden Notlar”ı, “Yeraltından Notlar”ı, “Suç ve Ceza”yı yazmaya dönmüş; Peşkov'sa Kosiha'dan sonra Kazakistan'da Kamenogorsk denen, Omsk'a daha yakın olan bir şehre göçmüş, oradan da Lipetsk'e taşınmış. Sonra kader uçağını Suriye sınırına getirmiş.

Kosiha aynı zamanda Robert İvanoviç Rojdestvenski'nin de (1932-1994) doğum yeri. Aynı zamanda çevirmen de olan, şiirlerinden şarkılar yapılan bu Sovyet şairinin şiirleri Türkçeye de çevrilmiş.  

Bugünse, Moskova'da Yabancı Edebiyat Kütüphanesi'ne bağlı çalışan Rus-Türk Bilim Merkezi'nin çalışmalarının bile durdurulduğu açıklandı. Eski Kırgız topraklarında doğan Oleg Peşkov'un bomba yüklü uçağının Türkiye sınırında, Türkmen bölgesinde düşürülmesi ve askerin kimliği belirsiz kişiler tarafından öldürülmesi sonucunda. 

Bu tuhaf kaderin anısına Dostoyevski'nin “Ölüler Evinden Notlar”ında özgür Kırgız bozkırını anlattığı yerleri hatırlatmak istiyorum.

Edebiyat tek umut.

“Sık sık bağrış çığrış kargaşalar duyuluyor, herkes birtakım hikayeler anlatıyordu; ama bunun yanında, çalışırken birdenbire mavi ufka, orada bir yerlere, İrtış’ın karşı kıyısına, bin beş yüz versta uzanan engin masa örtüsüne, özgür Kırgız bozkırına doğru dalgın ve ısrarlı bir şekilde bakmaya başlıyordu insan; biri bütün nefesiyle, derin bir iç çekiyor, sanki bu şekilde uzak, özgür havayı içine çekmiş ve  ezilmiş, hırpalanmış ruhunu hafifletmiş oluyordu. “Off!” diyordu sonunda tutuklu ve birdenbire, sanki kendisini hayalden ve dalgınlıktan söküp almış gibi, sabırsız ve canı sıkkın bir şekilde küreğe ya da bir yerden diğerine taşıması gereken tuğlaya sarılıyordu. Bir dakika sonra o ani hislerini unutuyor ve karakterine göre gülüp küfür etmeye başlıyor; sonra birden alışılmadık, hiç akla gelmeyen ateşli bir ihtiyaçla, eğer verilmişse, elindeki işe sarılıyor, çalışmaya başlıyor – vargücüyle çalışıyor, sanki içindeki bir şeyi, onu boğup içeriden ezen bir şeyi işin ağırlığıyla bastırmak istiyor. Bütün bu insanlar güçlü, yaş ve güç açısından en iyi çağlarındalar...  Zincirler bu mevsimde ne kadar ağırdır! Bu anı şiirselleştirmiyorum ve söylediklerimin doğruluğundan eminim. Ayrıca, sıcakta, parlak güneşin altında, bütün ruhuyla, bütün varlığıyla kendisini engin gücüyle saran doğayı duyup hissederken, hapishanede, nöbetçilerin gözetiminde ve başkasının iradesinde kapalı olmak çok daha ağır gelir; üstelik, bu bahar havasında Sibirya’da ve bütün Rusya’da ilk tarlakuşu görünür görünmez aylaklık başlar: tanrının insanları kamplardan kaçar ve ormanlarda kurtulur. Boğucu çukurlardan sonra, mahkemelerden, zincir ve sopalardan sonra hür iradeleriyle, nereye isterlerse oraya, daha hoş ve özgür yere giderler; nerede yapabilirlerse orada yer içerler, tanrı ne verirse, geceleri de ormanın ya da tarlanın bir yerinde huzurla uyurlar, büyük kaygılara kapılmadan, hapishane sıkıntısı duymadan, yaz kuşları gibi, geceyi tanrının kubbesi altında, bir tek göksel yıldızlarla geçirirler. Kime ne! Bazen zor olur, açlık olur, katlanılması imkansız olur “general Kukuşkin’e hizmet etmek.” (285-286).

“İlk günden beri bu kaleden ve özellikle de diğer binalardan nefret etmiştim. Binbaşımızın evi bana lanetli, iğrenç bir yer gibi görünüyordu ve yanından ne zaman geçsem nefretle bakıyordum ona. Kıyıdaysa her şeyi unutmak mümkündü: bu sınırsız, ıssız enginliğe, hapishane penceresinden özgürlüğe bakan bir mahkum gibi bakıyorduk. Bütün bunlar benim için çok değerli ve hoştu: dipsiz mavi gökte ışıl ışıl parlayan güneş, Kırgız kıyısından gelen uzak bir Kırgız şarkısı. Uzun süre bakarsın ve sonunda bir bayguş’un [dilenci] yoksul, yırtık pırtık yurtunu görürsün, yurttan bir duman yükselir, iki koyunuyla uğraşan bir Kırgız kadını vardır. Bütün bunlar yoksul ve yabanidir, ama özgürdür. Mavi, saydam gökteki bir kuşu seyredersin ve onun uçuşunu uzun süre, ısrarla izlersin:  işte suyun üzerinde süzülüyor, işte mavilikte kayboldu, işte yine yanıp sönen bir nokta gibi göründü...” (293).

Ölüler Evinden Notlar, çeviren: Sabri Gürses, Can Yayınları, 2012.

** Fotoğrafta Kosiha köyü görülüyor.

;

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacaktır.

Henüz yorum yazılmamış