Kentin metrosu, lağımı ve ataları

Kentin metrosu, lağımı ve ataları

Kent kabaca bir “yüzölçüm” ile algılandığı anlamda, yatay bir düzlemden ibarettir ve o düzlem kendisini binalarla, meydanlarla, bu meydanlara açılan geniş caddelerle, caddeleri bölen dar sokaklarla vb. açığa vurur. Eski ya da yeni yerlerin ilişkisi, kentin ne kadar sağlıklı gelişebildiğinin göstergesini ortaya koyar. 

Kentin eski yapılarının daha yoğun olarak bulunduğu bölgeler, genellikle birer vitrin olarak nitelendirilir. Bu vitrin özenle düzenlenmiş ve ışıklandırılmıştır. Kenti ziyarete gelen yabancıların ilgisini en çok bu göz alıcı eski bölgeler çeker. Çünkü kültürel simgeler oralardadır; o kültürel simgeleri yaratan ataların ruhları da hep oralarda gezinmektedir. 

Bir kent tasarımcısının, bir mimarın, bir sanat tarihçisinin, bir şairin ve bir ressamın hayli sevdiği, hayli esinlendiği yerlerdir bu vitrinler. Kentin her planlanma aşamasında söz konusu vitrinler üzerine koruma projeleri geliştirilir, mimarlar bu alanın karakteristik mimarisini çözümlemeye çalışır, şairler ve ressamlar ise eserlerine oradaki parlak ışığı yansıtmak ister. 

Kentin kültürel simgelerini içselleştirmek, kentin atalarına karşı yapılmış bir reveranstır bir bakıma. Ve her reverans, kentin sağlıklı büyümesine katkıda bulunur. Bir kent hakkında öne sürülen en yaygın kanı, onun geçmişine ait görüntülerinin, her ne pahasına olursa olsun korunması gereğidir. 

Kentin görüntüsü ne kadar yüzeye yayılmışsa, o yüzeye ruh veren atalar da o kadar yerin derinliklerine doğru kayıp gitmişlerdir. Yüzeyde onları anımsatan görüntülerle karşılaştığımızda; örneğin yüzyıllar öncesinde yapılmış dini bir yapının avlusundan geçtiğimizde, bir sarayın önünde durduğumuzda, bir köprüde yürüdüğümüzde ya da bir saat kulesine göz attığımızda, yerin derinliklerini hissediyor olabiliriz. Ne var ki bu his, her zaman kendini belirgin bir biçimde ele vermez: Bazen bir sarsıntı, bazen adımımızı bir boşluğa atmak gibi bir şeydir belki. Ahmet Hamdi Tanpınar “Beş Şehir” kitabında İstanbul hakkında yazarken ne demişti? Şunu: “Niçin geçmiş zaman beni kuyu gibi çekiyor?” Tanpınar, bir olasılıkla kent yüzeyindeki vitrinin kültürel simgeleri ile yerin derinlikleri arasındaki bağı hissediyordu. 

Derinde ve yüzeydeki hayal kuyuları

O halde tam burada şunu düşünelim: Kentin eski sahiplerine, yani yer altındaki atalara ulaşmanın tek yolu Tanpınar’ın o hayal kuyuları mı? Bu soruya ille de şairane bir yanıt vermek istiyorsak, “evet, o hayal kuyularıdır” diyeceğiz. O kuyular bize, kentin yalnızca yatay bir düzlem olmadığını, onun derinine bir boyutunun olduğunu da anlatıyor: Yüzeydeki kültürel simgeler ile atalar arasında yer alan hayal kuyuları... 

Tanpınar’ın hayal kuyuları, şairane olduğu ölçüde somutluktan uzaktır. Bu kuyular bedenimizi değil, zihnimizi kentin derinliklerine doğru taşırlar ve bir duygu yaratırlar. Böylece kent, hayal gücüne bağlı olarak bir kez daha tanımlanır. Oysa kentin derinliklerine, yani atalara; yani kentin eski sahiplerine doğru çıkılan yolculuk salt zihinsel bir yolculuktan, bir duygudan ibaret değildir. 

Bu yolculuğun en somut biçimi metrolara dalmaktır. Gabriella Baptist, 1997 yılında Jacques Derrida’nın İstanbul’daki “Pera-Peras-Poros” adlı disiplinler-arası çalışmasında bir konuşma yapmış ve metrolardan söz açmıştı. Ona göre, metrolara dalmak, düşlere dalmaktan çok farklıydı ve önümüze hayli somut bir kent seriyordu. 

Şimdi Babtist gibi düşünmeyi sürdürelim; o halde bu noktada şöyle diyeceğiz: En azından metrolar şairane değildir. Kentin en klostrofobik mekânında insanların makineler gibi ve bloklar halinde koşuşturup durması nasıl şairane olabilir? Atalar artık metro vagonunun penceresinin hemen yanındaki duvardadır; gözlerimizin önünden hızla geçmektedirler. Tuhaftır ki onlara neredeyse dokunacak kadar yaklaştığımızda, başka bir söyleyişle mucize gerçekleştiğinde, hayal silinmekte ve büyü bozulmaktadır. 

Metro karanlık tünelde ilerlerken, pencerelere vagonun içinin ışıklı yansısı düşer. O yansıda görünen biz yolcular, tünel duvarının ardındaki atalar ile üst üste çakışırız. Zaman kavramını alt üst eden bu çakışma, yeni bir büyü oluşturmak üzeredir, ama hiç kimse bu büyünün etkisini hissetmez. Çünkü hayal kurulacak yer tünelin karanlık duvarı değil, yukarıda kalan kültürel simgelerin görüntüleridir. Kentin ruhu, ataların bedenlerinden ayrılmış, yükselerek o yatay düzlemdeki simgelerin içine yerleşmiştir. Biz bunu böyle hissetmekten hoşlanırız. 

Kentin yatay düzleminde biriktirdiğimiz tüm lağım sularını lavabolardan, klozetlerden, yer altındaki ataların üzerine boca etmekten geri durmasak da o kültürel simgelerde, onların ruhlarını hissetmekten hoşlanmamız, tam bir tuhaflıktır aslında... 

Kent yalnızca bizim değil

Oysa metroda, pencereden hızla geçip giden duvara bakmalı; o duvarın ardındaki tarihsel katmanları, o tarihsel katmanlara yayılmış kemik kırıntılarını düşünmeli… Onlar somuttur, duvarın arkası kentin eski sahiplerinin beden parçalarıyla doludur. Ve biz kendi kentimizi hâlâ onlarla paylaşmakta, onlarla aynı zamanda ve aynı yerde olmaktayız. Bize yerin üstündeki tarihi yapıları sunanlar, o yapılar üzerinden hayal kurduranlar ve o hayaller üzerinden de Tanpınar’ın “kuyu”larını yaratanlar onlardır; üstelik kalabalıktırlar. Kentin vitrinleri onlara aittir.

Bu kent yalnızca bizim kentimiz değildir; geçmişte bu kente “taş koymuş” herkesin kentidir ve düpedüz bizim olduğu kadar yabancıların da kentidir. Biz bu gerçeği unutmak ya da unutturmak istesek de bu mümkün değildir; o metro penceresinin yanındaki duvarın arkasındakiler, bunu bize sürekli anımsatmaktadırlar. Anımsayabilme yetimizi hâlâ koruyabiliyorsak tabii… 

Sonuçta, kentin altındaki katmanlar yalnızca lavabolardan, klozetlerden, et yıkama havuzlarından, oto tamirhanelerinin ızgaralarından vb. gelen lağımların aktığı, kimyasal ve nükleer atıkların saklandığı, evsel çöplerin çürütüldüğü bir “yer” değildir. Orası, bir kenti uzun bir süreçte ve parça parça yaratmış olanlarla, şimdi yaşatmakta olanların ara-yüzüdür.

Ve eğer alt katmanlar yalnızca lağımdan ibaret görülürse, kentte ayağımızı bastığımız “şimdiki zaman”a ait yatay düzlem de lağıma dönüşecektir; bu malûmdur.

Kapak görselindeki çalışma: Emre Zeytinoğlu, 2002.

;

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacaktır.

Henüz yorum yazılmamış