Kendi çizgilerinden kendi sözcüklerinden Yüksel Arslan

Kendi çizgilerinden kendi sözcüklerinden Yüksel Arslan

Ressam Yüksel Arslan, 83 yaşında, Paris’te hayatını kaybetti. P Dergisi’nin 1996 yılında basılan ilk sayısındaki, “Kendi çizgilerinden kendi sözcüklerinden Yüksel Arslan” başlıklı yazı, onun hakkında geniş bir bilgi sunuyor:

Yüksel Arslan, 35 yıldır Paris’te yaşıyor. Gerek ele aldığı konular, gerek tekniği açısından başka hiçbir ressama benzemeyen bu sanatçı, on yıldır üzerinde çalıştığı “L’HOMME” dizisinin ikini kitabını 1995’in sonlarında yayımladı. Dergimizin ilk sayısında, bu ilginç sanatçımızın kaleminden kendini tanıtırken, son resimlerinden de birkaç örnek sunuyoruz.

1933 24 Temmuz. Eyüp’te doğdum. Bahariye semtinde. Pierre Loti’nin evine yakın. Fabrika ve mezarlıklarla çevrili. 

Babam bu fabrikalardan birinde işçiydi. Annem de garip bir göçmendi. Anadolu’nun doğusunda doğmuş; Rus ordusundan kaçmış; anasını, babasını, kardeşlerini salgın hastalıklarda yitirmiş; ilkin Ankara’ya, sonra İstanbul’a gelmiş; hayatını, babamla evlenene değin, ev işleri yaparak kazanmıştı. 

2. Dünya Savaşı sırasında aileye katkıda bulunmak için annem de çevredeki mensucat fabrikalarından birinde çalışmaya başlamıştı. İki erkek, iki kız, dört kardeştik. 

1937 Lüle lüle, kıvırcık kumral saçlarım var. Mahallede, bir kızmışım gibi başımı okşuyor komşular. 

Mezarlıkta oynuyoruz. En büyük merakım tuşları kaldırıp böceklere bakmak. Evde sineklerin çiftleşmesini izliyorum merakla. Dışarıda, başka böceklerin, kurbağaların, kaplumbağa, kedi, köpek ve atlarınkini…

1938 Mahallede şeker meker satarak “hayatımı kazanıyorum”. Okula başlayana değin sürüyor bu. Çocukluk günlerimden, para saymak saplantısı demeyeyim ama, alışkanlığı kaldı. Bir de mezar taşlarına olan ilgi. Mezar taşlarını oldum olası yaşayan varlıklar olarak gördüm, sadık dostlar olarak!

1940-45 İlkokulda, öğretmen, yazımın güzelliğini ve resimlerimi övüyor. Daha sonra mahallede de, komşular, suluboyalarımı, pastellerimi beğenecek, aralarından bazılarını çerçeveletip duvara asacaklar. 

1945-48 Eyüp Ortaokulu’na gidiyorum. Yaz tatilimde gazete satıyorum. Bir ara, bir fabrikada çalıştım. 7. ya da 8. sınıfta Türkçe öğretmenim (bir kadın) “Gogol’ün Müfettişi”ni veriyor bana ödev olarak. Gogol’le yepyeni bir dünya açılıyor önümde. Yavaş yavaş dünya klasiklerini okumaya başlıyorum. Kitap tutkusu köklerini salmaya başlıyor içimde. 

1949-52 İstanbul Lisesi’ne giriyorum. Cep harçlığımı çıkarmak için, yaz aylarında manavlık yapıyorum. Bu yıllarda sürekli olarak iki düş görüyorum:

- Birden düşüyorum ve kendimi yerde yüzükoyun, yatağa paralel bir durumda buluyorum.

- Gökyüzünde parıldayan küçük yıldızlar tonlarla ağırlıkta taşlar olarak düşüyor üstüme. 

Her seferinde çığlık çığlığa uyanıyorum. Ev halkı da benimle beraber. 

Resim çalışmalarım sürüyor. Ve bu çalışmalarımı (guaş, suluboya, pastel) ciddiye almaya başlıyorum. Paralı bir sınıf arkadaşım, bana bir resim defteri ve yağlıboya takımı armağan ediyor. İstanbul’da kolumun altında resim defterim, dolaşıp duruyorum. Orda burda bir şeyler karalıyorum. Resim hocamızın desteğiyle, ilk yapıtlarımı okulun koridorunda sergiliyorum. Klee’nin etkisinde, guaş, suluboya, pastel karışımı bir şeyler bunlar. Kararımı verdim: Ressam olacağım!

1953-54 Birkaç ay sonra, bir düzine tuvalimi yırtıp atıyorum. Tüplerden çıkan boyaları yapay, “doğa-karşıtı” buluyorum. 

Lise bitti. Güzel Sanatlar Akademisi’ne girmek yerine Sanat Tarihi Enstitüsü’ne yazılıyorum. Garip bir düşünceden kaynaklanıyor bu yönelim: Ressam olmadan da, daha önce gidilmiş yollardan gidilmeden de resim yapılabilir, ressam olunabilir. 

Yapay boyalar’a karşı olan tiksintim, doğal boyalar’a yöneltiyor beni. Tarih öncesi sanatçıların, primitiflerin ve minyatür ustalarının ve kilim dokuyan Anadolu kadınlarının kendi boyalarını kendilerinin yaptıklarını biliyorum. Kâğıt üzerine, çiçekleri, yaprakları, otları, taş, tuğla, kömür, sabun, kav parçacıklarını sürterek oluşturmaya çalışıyorum resimlerimi.

Enstitünün düzenlediği Anadolu gezilerine katılıyorum. Güneydoğu ve Doğu Anadolu’yu keşfediyorum böylece. 

1955 Adalet Cimcoz’un Maya Galerisi’nde 20 kadar resimden oluşan ilk sergimi açıyorum. Bu sergimi hocam Mazhar Ş. İpşiroğlu ile Sabahattin Eyüboğlu’ya borçluyum. Adalet Hanım’a onlar salık veriyor resimlerimi. 

Sergimin adı “İlişki, Davranış, Sıkıntılara Övgü”. Sergim, sanat çevrelerinde ilgi uyandırıyor. Bir gazete “Eyüplü Manav Maya’da Sergi Açtı” başlığıyla veriyor sergi haberini. 

Sabahattin Eyüboğlu, takma adla, övgü dolu bir yazı yazıyor. O günlerin büyük günlük gazetesi Vatan’ın etkili sanat sayfası için Ferit Edgü bir söyleşi yapıyor benimle. Söyleşiden sonra, Maya’dan çıkıp, Balıkpazarı’nda Lefter’in meyhanesine götürüyor beni. Böylece yazarlarla, gazetecilerle, ressam, sinema ve tiyatrocularla tanışıyorum. O dünyaya giriyorum. Paris’e gelene değin de o dünyanın kişilerinden biri olarak kalacağım.

1956-57 Büyük bunalım. Ne yapacağımı bilememe. Kendimi tanımak için Freud’u okuyorum. Baudelaire, Nerval, Rimbaud, Lautréamont, Marquis de Sade’ın yapıtlarını okuyorum büyük bir açlıkla. 

Sonunda, askere gitmeye karar veriyorum. Yedek subaylık. Eleşkirt. Türkiye’nin bilmediğim, tanımadığım bir yüzü. Kolumun altında kocaman bir tomar desenle dönüyorum İstanbul’a Eleşkirt’ten. 

1958-61 Edgü ile Phallisme diye bir sanat okulu kurmayı düşünüyoruz. Cinselliği, doğallığı, yabanıllığı öne çıkaran, tüm ideolojilere, entelektüel söylencelere karşı ola bir akım olacak bu. Ancak, Ferit, Akademi’yi yarıda bırakıp, bildirgemizi de kaleme almadan Türkiye’den ayrılıyor. İlkin Almanya’ya, oradan Paris’e geçiyorum. Böylece Phallisme’i sürdürmek bana kalıyor. 1958’de İstanbul’da açtığım ilk sergimin başlığı bu: Phallisme.

Bu erotik ve otobiyografik resimler ortalığı birbirine katıyor. Doğu/Batı, Avrupa/Türkiye, Sanat/Ahlâk sorunları üzerinde tartışmaları (yeniden) başlatıyor. 

Bu arada ozan ve sanat eleştirmeni Eduard Roditi ile tanışıyorum İstanbul’da. André Breton’a benden, resimlerimden söz ediyor Roditi. Breton, 1959 sonlarında Paris’te açılacak Uluslararası Gerçeküstücülük Sergisi’ne katılmamı istiyor. Ama o yıllarda, Türkiye öylesine içine kapalı ki, bir yapıtımı, Breton’a ulaştırmam mümkün olmuyor.

Marquis de Sade’ın Portresi adlı resmimi Roditi’den satın alan galerici Raymond Cordier, kim olduğumu, tanıdığı tek Parisli Türk ressamı olan Mübin’e soruyor. Mübin (tabii) beni tanımıyor; o da Ferit’e soruyor. Ferit ve Cordier böylece tanışıyorlar. Cordier, bir sergimi yapabileceğini söylüyor Ferit’e. 

Ferit’ten mektup: Paris’e gel. 

Eyvallah Eyüp! Eyvallah Boğaziçi, eyvallah meyhaneler, rakı, mezeler!

1961 yılının 1 Eylül günü kolumun altında 15 resmim, ayrılamadığım birkaç kitabımla, beni Marsilya’ya ulaştıracak Deniz Yollarının vapuruna biniyorum. 

Paris. R. Cordier çok candan bir Fransız. Bir an önce sergimi yapmak istiyor. Ama adı duyulmamış, Türkiye’den gelen bir sanatçıyı, ünlü ve ağırlığı olan birinin sunmasını istiyor. Jean Paulhan, Raymond Queneau, André Breton…

Cezayir Savaşı’nın en ateşli günlerini yaşıyor Paris. Ve De Gaulle yönetimi özellikle genel ahlâk açısından sakıncalı bulduğu yapıtları toplatıyor, dâvâlar dâvâyı izliyor. Bu nedenle yazarlarda bir duraksama var. Ferit’le André Breton’u ziyaret ediyoruz. Breton, resimlerimin aykırılığını belirttikten sonra, unutamayacağım şu sözcükleri söylüyor: “Ne yazık ki demokratik bir ülkede yaşamıyoruz baylar.”

Raymon Cordier (ki De Gaulle’ün Başbakanı Pompidou’nun çok yakın aile dostu) sergiden önce, bu “sakıncalı” resimleri el altından satıyor. Hattâ birini Başbakan Pompidou’nun eşine. 

Cordier, resimlerimi nasıl adlandıracağını bilmiyor. Fransızcada resim anlamına gelen sözcük pienture. Ama bu yağlıboya resim demek. Oysa benim yaptıklarım pienture değil. Ben de yapıtlarıma Arture adını veriyorum. Ve imza olarak Arslan yerine Artslan atıyorum. Böylece hem adımda hem de yapıtlarımın tanımında o sözcük (Art/Sanat) var.

Paris’te gerçekleştirdiğim ilk “Arture”leri, Galerie Rive Droite’ta sergiliyorum. Bir sonraki sergim gene Raymond Cordier’de: “Homonculus-cucus-palus/Planus-phallus-micrococcus”.

Beni bir ressam olarak değil, yazar çizer olarak niteleyen Edgü haklı. Hem yazıyorum, hem çiziyorum. Ressamlardan çok yazarlara yakınım. 

1963-65 Korkunç günler. Handiyse sefalet. Sokakta izmarit topladığım bile oluyor. Ama Arture’ler bir yandan çoğalıyor. Gerçeküstücülerin ünlü sanat eleştirmeni Patrick Waldberg’le tanışıyorum. Galeri Charpantier’deki “Gerçeküstücülük-Kaynaklar, Tarihler, Yakınlıklar” sergisine bir resim veriyorum (1964). 

Aynı yıl, Kopenhag’da (Galerie Passepartout) Artures sergisi. Berlin’de on ay. Sonra Frankfurt (Galerie Syndow) sergisi. 

1966-69 Büyük boyutta Arture’lere yöneliyorum. Psikiatri. Pavlov. Sonra Marx ve Engels. Bu arada, Paris, Galerie Jacques Desbriéres’de bir sergi: 30 Artures

Türkiye’den ayrılalı altı yıl olmuş. İstanbul ve Ankara’da bir sergi yapmak için “yurduma” dönüyorum. Biri istanbul’da, Alman Kültür Merkezi’nde; öbürü Ankara’da Fransız Enstitüsü’nde. 

Ankara sergisinde, Cumhuriyet Savcılığı on yapıtıma el koyuyor. Suç: “Genel adaba mugayir eser”. Yani pornografi. Bir sanat yapıtı ile porno arasındaki ayrımı bilmeyen yargıçlar. Neyse ki, bilirkişi biliyor ve dört celse sonra Arture’leri kurtarıp yurtdışına çıkış izni alıp, kapağı Paris’e atıyorum. O gün bugün, yapıtlarım döndü ülkeme, ama ben dönmedim. 

1968 Nisanı’nda Paris’e küçük bir marxiste olarak dönüyorum. Marx’ın 1844 Elyazmaları’nın etkisinde yeni bir diziye başlıyorum: Aliénations/Yabancılaşmalar (1969). Bu arada “Yeni Artureler”i, Paris’te Galerie Ingres’de sergiliyorum. 

1969-75 4 Temmuz 1969 günü, Marx’ın “Kutsal Aile” kitabını okurken bir karar alıyorum: Kapital’i resimlemek. Yeni bir dizi yapmak: “Kapital Artures”. Yavaş yavaş kendimi sanat çevresinden çekip “büyük yapıtı” okumaya veriyorum. Altı yıl boyunca, gece gündüz çalışarak 30 Arture gerçekleştiriyorum. Benim gibi bir “yazar-çizer” için (söylemem gerekli mi?) kitap sergiden önce geliyorum. 

Kapital dizisini sergilemekten çok kitaplaştırmak istiyorum. Girişimler… girişimler… 

Sonunda Tony Philippart (Malonie Yayınevi) yayımlıyor. 

Kapital sergisi, kitaptan dört yıl sonra gerçekleşecek. 

1975-80 Kapital’den sonra ne yapabilirim? Beni çeken birkaç konu var. Düşünüp taşınıp, Kapital’i güncelleştirmeye karar veriyorum. 

Beş yıllık bir çalışma dönemi daha. 

Bu arada, Türkiye’de ilk kitabım yayımlanıyor: “Bir Dönem, 1951-1961”. 

Bu Türkiye dönemim. Dolayısıyla yazarları da Türkiye’deki dostlarım M. Ş. İşpiroğlu, S. Hilâv, O. Duru, F. Edgü. 

Kitapla birlikte F. Edgü bir de sergimi düzenliyor İstanbul’da (1978). 

Bir yıl sonra, Paris’te (Galerie 3+2) Kapital’i sergiliyorum. 

1980-86 Galerie Jean Briance’de (Paris, 1981) “Politik Yapıtlar”ı sergiliyorum. Bu sergi sırasında görüyorum ki resimlerimin tekniği birçok insanın merakını çekiyor. Bu konuda o kadar soruyla karşılaşıyorum ki, tutup “Bir Arture Nasıl Yapılır?” başlıklı, tekniğimin gizlerini (!) ele veren bir metin kaleme alıyor ve yayımlıyorum (27 Şubat 1981). Artık herkes kendi Arture’ürü yapabiliyor.

1981 yılı Sedat Simavi Güzel Sanatlar Ödülü’nü alıyorum. 

Bu arada Ada Yayınları, Ferit Edgü’nün “Arslan” başlıklı kitabını yayımlıyor Türkçe ve Fransızca olarak.

Çeşitli sergilere katılıyorum. Andorra’daki Troyes Müzesi’nde düzenlenen “Çağdaş Resmin Görünüşü 1945-1983” sergisine, Viyana’daki Modern Sanatlar Müzesi’ndeki “Türkler 1683-1983” sergisine, Nice’daki Plastik Sanatlar Merkezi’nde “Resimde Yazı” sergisine katılıyorum.

1984 güzünde yeni bir diziye başlıyorum: Autoartures. 1986 Nisan’ına kadar sürecek bu çalışma, 

Hayatım boyunca etkilendiğim düşünür, ozan, yazar, bestecileri konu alan “Etkiler” dizisinin doğal bir sonucu. Tabii gene kitap: ‘Influances”. Ve onu izleyen sergi Kasım 1985-Ocak 1986.

1987-96 Daha önce de yazdığım gibi, bir ressamdan çok bir okur, Brecht’in aydına dalga geçerek verdiği ad gibi Tui’yim ben. İster istemez, yeni dizim de okumaya yönelik olacaktı. Ve öyle oldu.

Bu kez kısaca “İnsan”ı seçtim. Tüm boyutları içinde (“İnsanoğluna ait hiçbir şey bana yabancı değildir”) özellikle de patolojik durumları içindeki insan. Hazırlık dönemi için kitaplar toplamaya başladım. Birkaçı:

Abraham Georges – Sexologie clinique (1967)

Aeppli Ernest – Les rêves (1967)

Allen Clifford – Les deviations sexuellers (1963)

Asimow Isaac – Le cerveau (1965)

Ayd Frank J – Les depressions et leur diagnostic (1965)

Baeyer W. von, Hafner H. – L’aeuvre de Prinzborn, base de la pycbo-pathologie de l’expression (1964)

Bascourret Maurice – Les troubles vasculaires dans le tabes (1927)

Changeux Jean-Pierre – L’Homme neuronal (1983)

Chauchard Paul – Le sommeil et les etats de sommeil (1947)

Collectif – Pavlov et pavlovisme (1957)

Delay Jean – L’electricite cerebrale (1950) vb vb

Dostum, yazar Jacques Vallent ile gerçekleştirdiğimiz dizinin ilk kitabının (1990) sonunda yer alan bibliyografyada tam 572 yapıtın adı geçiyor. Beş yıl sonra yayımladığımız ikinci kitapta ise yer alan başvuru kitabının sayısı tam 1320.

Dediğim gibi, ben okuyarak, inceleyerek öğrenen ve öğrendiklerimden bir bölümünü resim yoluyla dile getiren biriyim.

Bu nedenle resimlerimin estetik bir heyecan uyandırmasına çalışmam. Çizgilerimin düşündürmesini isterim. Benim okuduğum gibi resimlerime bakanlar da onları okusunlar isterim.

İnsanoğlunu okumayı ve çizmeyi sürdürüyorum şu sıralar.

;

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacaktır.

1 Yorum

  •  
    Kamuran özdemir
    23.04.2017

    Cok begendim gonulden tesekkurler