Kadını yerleştirmek

Kadını yerleştirmek

Kadına Yönelik Şiddetle Mücadele Ulusal Eylem Planı 2016-2020 metninde, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın 2013-2017 Stratejik Planı’nda kadına yönelik şiddetle mücadele kapsamındaki hedefleri içerisinde okuduğumuz;

Amaç 2. “Birey ve Aileyi Güçlendirmek, Toplumu Bilinçlendirmek”

Hedef 2. “Kadın, çocuk, engelli, yaşlı, şehit yakını ve gazilerin haklarının korunmasına, fırsat ve imkânlardan eşit şekilde yararlanmasına ilişkin toplumsal bilinci yükseltmek” 

ifadesinde, yerleştiği cümlede kadın “korunması gerekli canlı varlık” olarak tanımlanır. Bu cümlede erkek yoktur. Eylem planı daha en baştan kadını toplumda zayıf bir varlık olarak yerleştirmekte, kadına yönelik şiddeti önleme amaçlı olduğu söylenen hareket zincirinde henüz hiçbir durum-vaka belirtmeksizin kadının kadın olduğu için korunması gerektiğine olan inancı desteklemektedir. 

“Kadına yönelik şiddet, kadına kadın olduğu için yapılmaktadır”, eylem planı metni bu tanımı birkaç kez yineler, sözlüksel anlamda plan metninde bir kusur yok gibidir. Ancak kadının yerleştirildiği cümlede görüldüğü üzere devlet kadını zafiyetli önkabul etmektedir. Velhasıl, kadına yönelik şiddeti engellemedeki öncelik kadının zayıflığının devlet tarafından giderilmesidir, erkek tarafından işlenen suçun tanımlanmasından ziyade.

Kadın tarif edildiği oranda özgür değildir oysa. 

Kadını yerleştirdiğimiz her cümle bizi meselenin asından uzaklaştırıyor. Kadın toplumsal statüde çocuk ve engelli ve yaşlı ve şehit yakını ve gazilerle aynı konumda yerleştirildiğinde, cümlenin asıl özneleri çocuk, engelli, yaşlı ve gaziler için yapılacak eylemler içerisinden silinmiş, toplumun gücünün yarısı alınmış olur. Pek tabii, kız çocuğu, engellli kadın, yaşlı kadın, şehit kadın, gazi kadın öznesi bu koşullarda “yersiz” bırakılmıştır. Sonuç itibarıyla devletin en yeni eylem planı metninde, yine kadının özne olarak denk düştüğü toplumsal statüde erkekle yan yana gelmesi ancak erkek çocuğu, engelli erkek, şehit erkek ve gazi erkekle mümkün kılınmış.

Anayasa’nın 10. maddesine; 2004 yılında: “Kadınlar ve erkekler eşit haklara sahiptir. Devlet bu eşitliğin yaşama geçmesini sağlamakla yükümlüdür” hükmü; 2010 yılında ise ikinci fıkrasının sonuna: “…., bu maksatla alınacak tedbirler, eşitlik ilkesine aykırı olarak yorumlanamaz” ibaresi eklenmiş. Yani anayasamıza göre kadın ve erkek eşittir. Bu durumda kadın ve erkek eşit değildir demek anayasaya aykırı bir fikri ifade etmek demek değil midir? Yazının sorduğu tek soru da budur. 

Recep Tayyip Erdoğan: “Kadın kadındır erkek erkektir. Bunların eşit olması mümkün mü? Bunlar birbirinin tamamlayıcısıdır.” (2010)

Cumhurbaşkanı bununla kalmaz, yıllar içerisinde kadının ve erkeğin eşit olmadığını her fırsatta yineler. Bunu büyük bir gayretle yapar üstelik. Ancak bazı koruyucu cümlelerle birlikte. 2010 yılında ifadesine iki cinsin birbirinin tamamlayıcısı olduğunu da ekler sözgelimi. İlk bakışta bu akla yatabilir. Ancak bir cinsin diğer cinsi tamamlıyor olma hali eşitlik ilkesine tam tamına zıttır. Burada yine bir yerleştirme mevzu bahistir. Çünkü ne zaman ve nasıl hangi cinsin diğerini tamamlayacağı konusu ortaya çıkar. Bir karar ve tanım içermek zorunda kalır. Ve tam bu noktada “annelik” dış savunusuyla kadının ne zaman ve nasıl tamamlayıcı olacağı tayin edilmiş olur. Bu bir dış savunudur çünkü Erdoğan anne değildir. 

Recep Tayyip Erdoğan: “İş hayatında hamile bir kadını erkek ile aynı şartlara tabi tutamazsınız. Bir anneyi, örneğin çocuğu emzirmek zorunda olan bir anneyi bu tür yükümlülükleri olmayan bir erkek ile eşit konuma getiremezsiniz. Kadınları, erkeklerin yaptığı her işte çalıştıramazsınız, komünist rejimlerde geçmişte olduğu gibi. Eline ver kazmayı küreği, çalışsın. Olmaz böyle bir şey. Onun narin yapısına ters düşer. Bizim dinimiz kadına bir makam vermiş, annelik makamı. Anneye bir makam daha vermiş. Cenneti ayakları altına sermiş. Babanın değil, annenin ayakları altına koymuş. Bunu feministlere anlatamazsın mesela, onlar anneliği kabul etmiyor.” (2014)

Koruyucu cümle: “Bizim dinimiz kadına bir makam vermiş, annelik makamı. Anneye bir makam daha vermiş. Cenneti ayakları altına sermiş.” Kadına bir yer tayin ederken cenneti seçmesi manidardır. Dünyevi bir iktidarda kadını yerleştirmeyi tercih etmez. Kadını kutsal kılarak ayrıştırır. Kutsal olansa, yeri kesinlikle belli olan, bu nedenle de kolay yönetilebilendir. 

“Anneliği reddeden, evini çekip çevirmekten vazgeçen bir kadın, iş dünyasında istediği kadar başarılı olsun, özgünlüğünü kaybetme tehlikesiyle karşı karşıyadır, eksiktir, yarımdır.” (2016)

Anne olmayan kadın burada yarım bir varlık olarak tarif edilir, kadın yine tanımlanır. Özgünlüğün özü belirlenir. Kul olan erkektir. Kadın kutsaldır ama kul değildir. Burada çiğnenen eşitlik ilkesi anayasaya değil İslamiyete karşıttır. Yaradanın yarattığı bir varlık olarak kadını betimlemeye tenezzül edilmektedir. Kesinlik kazanan şudur ki, dünya değildir annelerin ayaklarının altındaki. Teolojik bir makamda kadın yerleştirilir. Yine yeri kattidir. Yeri dünya olmadığı için kul değildir. Reddedilemez bir mekândır cennet. Dolayısıyla annelik de reddedilemez. Bu reddetmeme kadın yerine verilmiş keskin bir karardır. Erdoğan kadınlar adına kendi bir karar almaktadır. Dine aykırı, anayasaya aykırı olarak. 

“Anadolu irfanında kadın gerçekten çok müstesna bir yere sahiptir. Bakınız erkekle eşittir demiyorum, çok daha ötesidir." (2017)

2017’de artık Erdoğan için kadın da farklı bir konumdadır. Anadolu irfanında kadının yerini tayin eder önce. Müstesna kelimesinin hukuki bir yaptırımı yoktur. Hayli göreceli. Nasıl müstesna? (Koruma cümlesi geleneğiyle kadın üstündür de diyebilecektir önümüzdeki yıl). Son ifadesinde öteleyerek kadını yine ayrıştırır. Kadın ve erkek eşittir dememek için yıllardır gösterdiği çabada, kutsal, müstesna ve öte sözcükleriyle kadını sıfatlara boğar. 8 Mart 2017 gündemindeki bu konuşmasında 15 Temmuz Darbe Şehitleri içerisinde kadına geniş yer açar. Şehit kadın devlete hizmet etmiştir ve kutsaldır.  Şehit kadın kavramı ilk kez bu kadar derin ifade edilir. Kadının önemi kavranmıştır kavranmasına ve ödülü de hak mücadelesine destek olunmasıdır. Şu sözlerle:

“Siyasi hayatımız boyunca, kadınlarımıza olan şükranımızı, onların haklarını koruma mücadelelerine destek vererek göstermenin çabası içinde olduk.” (2017)

Kadın şükran duyulandır. Bu sözlerin olumlu havası sezilirken şu unutulur, şükran kendisinden aslında beklenmeyen davranışlar karşısında duyulan bir teşekkürdür. Bir borçtur. Eşitlik ilkesi yine ihlâl edilmiştir. Kadın eğer eşit olsaydı şükran duymak da gerekmeyecekti. Doğal, eşit bir görev kabul edilecekti. Ama kadınlar “onlar”dır. Onlar bize hizmet etti, biz de onların haklarını korumalıyız öyleyse… Biz kim? Biz, erkeklerdir. Biz ne devlet, ne insanlar anlamına gelmez. Kadın, millet ve halk sözcükleri içerisinde ayrıştırılır, “onlar” söylemiyle ifade edilir, yani “öte” denilen yer burasıdır. 

Kadın, var olduğundan bu yana gerçekten kadın olma özgürlüğü mücadelesini veredursun, kadınlığının kabulüyle dahi ötelenir. 

Devlet nezdindeki kadınla toplum nezdindeki kadın örtüşürken, kapital dünyada kadın “yapabildiği” şey kadar vardır. Ne kadar erkekleşebiliyorsa o kadar özgürdür. Markaların reklamlarında kas gücüyle boy gösterir. Kadın çiçek değil, demirdir artık. (Demirin militarist imgesi göz ardı edilir.) Kadın aslında yapabilendir. Yapabilen olduğu oranda eşittir. Yeni dünyanın reklam piyasasında kadının eşitlik fırsatı “para”dır. Parayla satılan bir ürün kadına, sen güçlüsün öyleyse zaten eşisin, der. Kadını erkeğin yaptıklarını yapabilen bir varlık olarak yeniden yerleştirir. 

Kadın, devletler ve kapitalizmin kendine biçtiği, hakkı az sıfatı bol, sınırları belirlenmiş o yerde, bir yersizlik iç savunusunu özgürlük mücadelesine katmak zorunluluğundadır. Yersizlik kazanılırsa kadın yeryüzüne ayak basabilir.

 
;

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacaktır.

Henüz yorum yazılmamış