Advertisement

İstanbul’da Sanfilippo haline gelmek

İstanbul’da Sanfilippo haline gelmek

Birkaç yıl önce, bir yaz gününün en sıcak saatlerinde, Bostancı semtinin ara sokaklarına girmiştim. Oralarda bir işim yoktu, sırf keyif için gitmiştim. Yüksek binaların arasından geçmiş, uzayıp giden bir okul duvarlarının yanı başına kadar gelmiştim. Kaldırımlar, üst üste park etmiş otomobillerle doluydu. Onları sıyırarak, okulun demir parmaklıklı kapısına ulaşmış ve oradan da okul avlusuna bakmıştım. Önümde boş, beton bir alan yayılıyor ve güneş bu alandan yansıyıp bir cehennem alevi gibi yüzüme vuruyordu. 

Gözlerimi yeniden sokağa doğru çevirmiştim ve büyük vitrinlerin önlerine yerleştirilmiş plastik ev eşyalarının, gömlek, ayakkabı, mayo yığınlarının, zeytinyağı tenekelerinin, büyüklü küçüklü bibloların, bilgisayar oyun CD’lerinin arasına sıkışmış, önünde köhneleşmiş bir bahçesi olan iki katlı bir eve bakmıştım. Burası çocukluk arkadaşlarımdan birinin eviydi ve bir zamanlar çevresindeki ağaçlardan, sarmaşıklardan görünmezdi. Şimdi ise apartmanlardan ve önündeki otomobillerden görünmüyordu. Evin köhneleşmiş bahçesine uzaktan dikkat kesilmiştim; çünkü o bahçe, eski Bostancı futbol sahasının deniz tarafındaki kale arkasında bulunurdu. 

Ve ben de o an, söz konusu bahçe yardımıyla tam nerede durduğumu çıkartabilmiştim: Durduğum yer, artık anılarda kalmış, çevresi ağaçlarla ve bahçeli evlerle kuşatılmış o Bostancı sahasının orta yuvarlağı olmalıydı, karşı kale de şu okul binasının içindeki bir sınıfın orta yerinde yer almalıydı. 

O günlerden beri değişmeyen tek şey, güneşin yakıcı sıcağıydı. Maçlar, yaz gününün öğle vaktinde başlar ve hava kararmaya yüz tutuncaya kadar sürerdi. Semtler-arası turnuvalara en az on ya da on beş takım katılırdı. Her birinin formaları ve tozlukları, bir önceki maçın sonlarına doğru, bu deniz tarafındaki kalenin arkasına, yani o bahçenin önüne serilir ve havalandırılırdı. Küçük çocuklar kalabalığın arasından koşarak bu formaların yanına gider ve orada toplanmış gençlere sorardı: “A’bi siz hangi takımsınız?” Suadiye Asspor’u, Altıntepe’yi, Bostancıspor’u, Örnekspor’u, Bostancı Gençlerbirliği’ni (mavi-siyah formalarıyla Inter’i andırırlardı), sonradan kurulan Güvenspor’u hâlâ unutamam. 

Tam da orada, yeniden…

Sonra öldürücü sıcağa dayanamamıştım ve eskiden saatlerce top peşinde koştuğum ya da art arda beş-altı maçı soluksuz izlediğim o sıcak yerden ayrılmıştım. Ama ayrılırken de şöyle tuhaf bir şey olmuştu: Yüzümü iki katlı evin bahçesine doğru dönmüş ve sanki gelen hayali bir topa kafa vurur gibi bir hareket yapmıştım; tam karşımda hayali bir kale belirivermişti çünkü… O sırada da aklıma Eduardo Galeano’nun o şahane kitabı “Gölgede ve Güneşte Futbol”da yazdıkları gelmişti. Galeano, Osvaldo Soriano’nun kendisine yazdığı mektubu, kitabında aynen aktarıyordu. Soriano’nun Galeano’ya gönderdiği mektup şöyleydi:

           “Sevgili Eduardo;

Geçen gün Carrefour süpermarketindeydim; biliyorsun, orası San Lorenzo kulübünün eski stadının bulunduğu yerde inşa edilmişti. Oraya San Lorenzo’da dört yıl arka arkaya gol kralı olan, çocukluk dönemimin kahramanı Sanfilippo ile birlikte gittik. Tencereler, peynirler, asılı duran sucuklar arasında dolaşıyorduk; kasaya yaklaşmıştık ki Sanfilippo birden kollarını açarak bana şöyle dedi: ‘Düşün ki Boca takımına karşı oynadığımız maçta Roma’ya golü tam bu noktada atmıştım.’ El arabasına tepeleme doldurduğu konserveleri, etleri, sebzeleri güçlükle taşıyan şişman bir kadının önüne geçerek konuşmasına devam etti: ‘Futbol tarihine geçen en hızlı goldü o.’

Kornerden gelecek topu bekler gibiydi ve o ânı bana anlatıyordu. /... Sol ayağı ile vurmuştu. Otuz yıl önce kalenin bulunduğu kasa yönüne doğru başımızı çevirdik ve hepimiz topun kaleye girişini görür gibiydik, tam radyo pillerinin ve tıraş bıçaklarının dizili olduğu yerden girmişti. Sanfilippo sevinçle kollarını havaya kaldırdı; müşteriler ve kasiyer kızlar coşkuyla alkışlıyordu. Neredeyse hüngür hüngür ağlayacaktım. O zamanlar Nene takma adlı Sanfilippo 1962’deki golü yeniden atmıştı, sırf ben göreyim diye.”

Ben ise eski Bostancı sahasının ahşap kale direklerini, ip ağları, izlediğim ya da attığım golleri, sahanın çevresine dizilmiş ağaçları, bahçeli evleri, maç günlerinde o ağaçların altına tezgâh açan seyyar köftecileri, gazozcuları, simitçileri zihnimde canlandırmıştım. Sonra da eski bir alışkanlık üzere Bostancı plajına doğru yürümüştüm (şimdi o plaj yok, onun yerinde sekiz şeritli bir asfalt var).

Bunları şunun için anlattım: Artık İstanbul’da birtakım beton bloklar arasında, alışveriş merkezlerinde ya da molozlarla örtülmüş taş meydanlar üzerinde, sanki bir film seyreder gibi, bir opera ya da bale izler gibi, denize bakar gibi, bir trene el sallar gibi, bir ağacın altına uzanır gibi, bir parkta gezinir gibi, bahçesine bir şeyler eker gibi vb. hareket eden bazı insanlara rastlarsanız, sakın onlara anlamsız gözlerle bakmayın. Onlar belki de Sanfilippo gibi çok eskide kalan duygusal bir olayı, tam da orada yeniden yaşıyorlardır.  

 
;

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacaktır.

1 Yorum

  •  
    Taner Güven
    15.06.2017

    bir kitaba başlar gibi..koşarken yavaşlar gibi..ölen arkadaşlar gibi..sessiz sitemsiz...