İnternet çağında çağdaş sanat: Şimdi ve burada

İnternet çağında çağdaş sanat: Şimdi ve burada

Modern sanata dair getirilen en önemli eleştirilerden biri, herhangi bir ürünün dönemin tamamını temsil etmediği, bunun da çoğulculuktan kaynaklandığı. Böyle keskin bir değerlendirme karşısında Boris Groys meseleye başka bir noktadan bakıyor. 

Groys’a göre, çelişki mantığına göre yapılandırılmayan modern sanatın alâmetifarikası, hem gücü dengelemesinde hem de akla hayale gelmeyecek şeyleri görselleştirmesinde aranmalı. Bu anlamda aşırı bir alan olarak öne çıkan modern sanattaki uçlar, denge kurma ve bozmayla şekillenirken onların sistemin sınırlarını yıkıp geçme motivasyonu da dikkat çekiyor. Fakat modern sanat, bir yönüyle de bu sınırlarda kalarak kendi içindeki çelişkiyi belirginleştiriyor. Böylece onun kimlik kartı gibi gösterilen çoğulculuk, büyük oranda yanılsamaya dönüşüyor. 

Groys, yukarıdakiler de dâhil pek çok görüş sıraladığı efsane kitabı “Sanatın Gücü”nde, modern sanatın nefes alıp verdiği piyasa koşullarında bir yapıtın, ya ticari mal ya da politik propaganda aracı olarak üretilip pazarlandığını söyleyip genellikle ikincisinin ağır bastığını ifade etmişti. 

‘Her şey sanat, herkes sanatçı’ mı?  

Sanat konusunda uzun zamandır kalem oynatan ve bu alanda en üst akademik mertebeye ulaşan Groys, hem tecrübelerine hem de çalışmalarına dayanarak hâkim sanat söyleminin, yapıtları sanat piyasasına göre belirlediğini ve sürünün dışına çıkanları da görmezden geldiğini belirtiyor. Ancak yazar, yine de bu sınırları zorlayanların ve önlerine örülen duvarları yıkıp geçmeye çalışanların çıktığını, bu şekilde üretilen özgün eserlerle siyasi etkiler yaratıldığını da not ediyor bir köşeye. 

Modern sanatta böyle bir potansiyel olduğuna dikkat çeken Groys, onun gücünü dönüştürücülüğüyle kanıtladığını ve kendisini hem imge hem de imgenin eleştirisi olarak ortaya koyduğunu söylüyor. 

Groys’un ısrarla üstünde durduğu bu imge olma ve imgenin eleştirisine dönüşme hâli, yirminci yüzyılın sonundan itibaren bambaşka bir kulvara girdi: İnternet çağı dediğimiz bu zaman diliminde, “her şeyin sanat, herkesin sanatçı” sayılabildiğini görüyoruz. Duchamp’ın “hazır nesne”sini geçtik, artık nesne bile üretilmiyor; Groys’a göre bunun yerini tamamen pratikler aldı. Hâliyle sanat üretimi ve tüketimiyle beraber, sergileme ve sunum da yeni şekillere girdi. 

Groys, o eski korumacı ve kollamacı müzecilik anlayışının, bu devirde gözden düşeceğine ilişkin iddialı öngörülerin peşinden gidenleri çok daha önce uyarıp “sayıları azalmayacak, aksine artacak” demişti. Tahmininde yanılmadı. 

Üretilen doğrudan gerçekçiliğin sergilendiği alanlar, farklılaşırken fazlalaştı. Buralarda sergilenen ürünlerin temsil ettiği sanatın, avangart olarak nitelenip nitelenemeyeceği hayli tartışmalı bir konu elbette. Groys bu anlamda bir yol açmak ve duruma dair doyurucu tespitler yapmak için “Akışta: İnternet Çağında Sanat” isimli kitabı kaleme aldı. Çalışmayı oluşturan metinlerde yazar, yakın geçmişte ve bugün sanat denince akla gelebilecek hemen her alan ya da kavramla ilgili bir şeyler söylüyor. 

Metaveriyi izleyenler

Çok yakın zamana kadar, geçmişi günümüzden daha değerli gören hatırı sayılır bir kitle vardı. Groys, bunun âdil olmadığına dair fikrini, sanat eserinin yaşanan günde üretildiği gerçeğine dayandırıyor. Her şey gibi sanat eseri de bugünün akışkanlığına dâhil olunca sanatın kendisi de onun sergilendiği alanlar ve müzeler de bir akış hâline geliyor. Daha doğrusu, bu gidişe ayak uyduracak biçimde tasarlanan sanat merkezleri ve müzeler, birer sahneye dönüştürülüyor. 

Groys, söz konusu mekânlar ve buralar için üretilen sanatın, zamanın akışına direnmekten öte onunla işbirliği yaparak bir ölçüde şimdi’den kaçtığını dile getiriyor. Gerek bu kaçış gerek onu bir esere dönüştüren sanat, yazarın deyişiyle hem şimdi’ye hem de geleceğe bir olay olarak sesleniyor. Performanslar, katılım ve bizzat olayın üretimi, bir nesne biçiminde değil de bir belge, bilgi ve görüntü şeklinde karşımıza çıkıyor. 

Groys’un bahsettiği sanatsal akış böyle oluşuyor ve genel akışın ete kemiğe büründüğü internetle uyumlu hâle geliyor. Dijital arşivde, sanat eserinden çok onun aurasının korunuşu başlı başına bir olay zaten. Nesne geri plana itilirken ortam öne çıkarılışı sırasındaki esas mesele, üretilen ile üretilenin metaveri olarak yeniden canlandırılışını izleyen kişi arasındaki ilişki. Akışkan sanatı belgeleyip arşivleme, geleneksel sanatı sergileyip koruma yöntemine göre sınırsız hareket alanı sunuyor kuşkusuz. Bununla birlikte, arşivlenen “malzemeler” ya da olaylar şimdi’nin kaygan zeminini gösterip ardından da geleceği hazırlıyor. 

‘Her küratör, yeni bir diktatördür’

Hayatın olağanlığı içinde insanın doğumuna, büyümesi ve ölümü gibi akış da bir bütünlük oluşturuyor. Sanat eserinin akışa dâhil olması ve onun dışına taşması ise yazara göre biraz farklı bir durum: “Bir sanat eserinin, mevcut maddi desteği çürür ve çözülürken eser kopyalanıp farklı bir maddi desteğe yerleştirilebilir; örneğin, internet üzerinden ulaşılabilen dijitalleştirilmiş bir imge hâline getirilebilir.” 

Groys, internet çağında kaosa ve akışa girişin belgelenmesinin üretildiğini ama “akışın imgesinin ele geçirilemediğini” vurguluyor; akışın erişilemezliğini, ebedi fikirlere benzetirken bunun bir koleksiyona dâhil edildiğine, hatta akışa girmeye çalışmanın başlı başına bir koleksiyon olduğuna dikkat çekiyor. 

Yerleştirmeler dışında, tesadüfî mekânlara konan veya oralarda üretilen eser, küratörler eliyle formüle edilip dolaşıma sokulur. Groys’a göre küratörel her proje, önünde sonunda “kendi tesadüfî, olumsal, olaylı, sonlu karakterini; kendi kırılganlığını ortaya koyar.” Bunun asıl amacı, geleneksel tarihi anlatılarla çelişmektir: “Yeni bir küratör, önceki diktatörlüğün izlerini silen yeni bir diktatördür.” Bunlar, sanat kurumlarında ve müzelerde konferanslar, gösterimler, konserler ve başka pek çok etkinlik tertipler. Böylece sanatın akışkanlığı arttırılarak gelenekle bağlar koparılmadan çelişki derinleştirilir. Daha doğrusu bağlar, çelişkiyi derinleştirmede kullanılır. Bu noktadan itibaren “bir olay dizisi”ne dönüştürülen müzede yer alan izleyici de olup bitenin içine yerleştirilir ve bu durum kayda alınarak belgelenir. 

Groys’un, mevcut akışı “zamanın geri döndürülemezliği” diye nitelediği ortamda sergilenenler de geçicidir. Kişinin izleme eylemini kayda alan her neyse onun bakış açısıyla bireyinkinin asimetrik olduğunu hatırlatan yazar, herhangi bir perspektif kesişiminin imkânsızlığından söz edip şöyle bir belirleme yapıyor: “Müze bugün, her şeyi kontrol edilebilir ve geri döndürülebilir kılma umuduyla bireysel varlığımızın izlerini yeniden sürmeye ve güvence altına almaya dayalı, dijital olarak kontrol edilen medeniyetimizde tesadüfî ve geri döndürülemez olanı araştırmak için kullanılan başlıca analitik araçtır. Müze, sıradan insan bakışı ile teknolojik donanıma sahip bakış arasındaki asimetrik savaşın gerçekleşmekle kalmayıp tematize edilebilmesi ve eleştirel olarak kurumsallaştırılabilmesi için gözler önüne serildiği yerdir.” 

Modernite ve çağdaşlığın kopuş ânı 

Groys’un ortaya koymaya uğraştığı çelişki, sanat ürünlerini muhafaza eden müzelerin varlığı ve sayılarının artışına karşılık yeni sanatın, eylem ya da olay üreterek saklanmaya elverişli işler ortaya koymayışına dair. Dolayısıyla yazar, sanat ve akış arasındaki bağlantıyı betimleme derdine düşerken kuramdan sıyrılan, mekânı çeşitlenip tesadüfîleşen ve anlaşılmaktan çok izlenen sanatın nasıl var olduğunu açıklamaya çabalıyor. 

Sanatı izleyen kitleyi daraltan kuramsallığa karşı, internet çağının sanatçısı ise geniş kesimlere hitap etmeyi veya ulaşmayı hedefleyince geçmişin yükünü sırtından indirme gayretiyle beraber kuramı ve gelenekleri protesto eden bir sanatçı topluluğu doğdu. Zaman zaman kültürel kimliklerinden sıyrılmak için kuramlara ihtiyaç duyan bu topluluk, sanatı çoğunlukla politik anlamda bir aktivizm olarak gördü. Groys, bu kesimin her şeyi estetize etmeye yönelip bunu geniş bir çevreye yayarak hata yaptığını düşünüp “insan, hem dünyayı estetize edip hem de onun içinde eyleme geçebilir” diyor ve günümüz sanatını geriye bakarak yorumladığı anlardan birinde şu yorumla karşımıza çıkıyor: “Maddi akışın sonsuz şiddetini kabul edip sahiplenen sanatçı, onun kendisine ve daha sonra sanatına bulaşıp bunu yıkarak hastalandırmasına izin verir.” 

Sanatçı bu hâldeyken kitleler, sosyal iletişim ağları yardımıyla hem bilgileniyor hem de üretime katılırken aynı ağlarla ve oluşturduğu metinlerle herhangi bir kavramsallaştırmaya başvurmadan sergileme eylemine girişiyor. Groys bu anda yine araya giriyor: “Çağdaş tasarım, aynı nüfusun kendi bedenini, evini veya işyerini, sanat nesneleri ve enstalasyonlar olarak şekillendirip deneyimlemesini mümkün kılıyor. Bu, çağdaş sanatın kesinlikle bir kitle kültürü pratiği hâline geldiği, dahası bugünün sanatçısının esasen sanat tüketicilerinden ziyade sanat üreticileri arasında yaşayıp çalıştığı anlamına gelir.” Başka bir deyişle çağdaş sanatçı ve insan, hem üretici hem de tüketici konumundadır artık. 

Groys’un kitaptaki belirlemelerinden biri de içinde bulunduğumuz zaman diliminin çoğunlukla kendimizle ilgilendiğimiz bir çağ olması; şimdi’ye ve burada olana bakan insanlarla dolu bir dönem bu. Fazla sayıda çağdaş sanat müzesi kurulmasını da aynı noktaya bağlıyor yazar. 

Öte yandan, dijital yeniden üretimle kotarılan imgeler de internet kullanıcıları tarafından şimdi ve burada kılınarak var edilirken Groys’a göre, “orijinal ve kopya arasındaki ilişki, dijitalleşme tarafından radikal bir değişime uğratılıyor ve bu değişim, modernite ile çağdaşlık arasındaki bir kopuş ânı olarak görülebilir.” 

Belgelemenin sanatsal meşruiyeti 

Kopuş, insanın dünyayla diyaloğunu internet üzerinden yürütmesiyle pekişirken başta Google olmak üzere, yazarın “felsefi makineler” dediği araçların yardımı, insanı hem sorgulayan hem de içerik üreten bir varlık hâline getiriyor. Sözcükleri özgürleştirip herkes için eşitleyen Google, aynı zamanda bilginin serbestçe akışını sağlamasıyla çağdaş sanata benziyor. Bir bakıma ütopyacı idealin, dijital veya sanal biçimde var olması “bilginin özgür akışına herkesin erişimine” imkân tanıyor Groys’un ifadesiyle. Böyle bir ütopyacı ideal, yazara göre “zor şiir”i yaratıyor. 

Sanatla ilgili aramalarda Google’ın bize uçsuz bucaksız veri sunduğu da çok açık. Böyle bir sorgulama, sanat olayları hakkındaki belgelemelerin estetik bir sunumunu da önünüze döküyor. Groys, sanatın belgelenmesinin en az sanat eseri üretimi ve onun sergilenmesi kadar etkin bir konuma geldiğini hatırlatıyor. Belgeleme, gerçek bir olaya atıf yapıp akışın parçasına dönüştüğünden kendisi de olay diye nitelenirken internet, sanat değilse bile bu eyleme sanatsal bir meşruluk kazandırıyor. 

İnternetin Groys tarafından dikkatimize sunulan bir başka özelliği, oraya sanat çalışmalarını koyan kişinin küreselden yerele hitap etmesi. Geniş bir topluluğa seslenme olanağı yakalayan sanatçı, modernitenin tersine işe kendisini küreselleştirerek başlıyor. Yazar, “internetin bir müellifin küresel başarısını nicelleştirme yolu sunup hem okurları hem de okumaları eşitlemeye yönelik bir makine olduğunu” ekliyor.  

Groys, internetle birlikte sanatın geleneksel üretim ve sergileme ya da yayımlama mekân ve mecralarını bozguna uğrattığını, en azından değiştirdiğini belirtiyor. Özellikle internetten sonra, sanatın üretimi ortalığa dökülürken “bu sürecin belgelenmesi de sanat eseri sayıldı.” 

İnternetin arşivciliği, şimdi’yi belgelerken sanatçıyı eserleriyle birlikte bir benlik olarak geleceğe taşırken kes-kopyala-yapıştır işlemiyle kullanıcılara, ürünü bağlamından koparma imkânı da veriyor. Groys’a göre bu eylem, eğer içinde ürünü bağlama yeniden oturtma nüvesi barındırıyorsa “arşivin ütopyacı potansiyelini arttırıyor.” 

Böylece internet, sanat ve akış bağlantısını tamamlayan yazar, yeni tartışma konularına da kapı aralıyor. Bunların başında da internetin arşivciliğinin ütopya ile ilişkisi; akışa dâhil olması veya onu yönlendirmesi bağlamındaki fikir yarışı geliyor. 

Akışta: İnternet Çağında Sanat, Boris Groys, Çeviren: Ebru Kılıç, Koç Üniversitesi Yayınları, 172 s.                     

;

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacaktır.

Henüz yorum yazılmamış