Hırsıza mektup

Hırsıza mektup

Bay (olsa gerek…) hırsız!

Yatak odasının - hiçbir işlevi olmayan - balkon(umsu) bölgesine açılan kapının demir parmaklığında sallanan koskoca asma kilidi bir çırpıda heder edip ahşap kapıyı da besbelli levye gibi bir şeyle kanırtmış ve (bravo!) içeri girmeyi başarmışsın.

Her şeye karşın içinde yaşamaya çalıştığım mekâna yapılan dördüncü tecavüzün kahramanı olarak bu başarını kutlamak gerektiğini sanabilirsin. Meslekteki başarılarına eklemiş olmalısın. Ama ne yazık ki verimli bir başarı sayılamaz.

Zira senden öncekiler genel bir temizlik yapmışlardı. Evi enine boyuna tarumar etmiş, tansiyon aletine varıncaya kadar her şeyi götürmüşlerdi zaten. Sen bahtsıza üç-beş kol saati dışında bir şey kalmamış olması, inan ki, ne senin ne de benim suçum.

Bütün dolapları, çekmeceleri yerlere boşaltıp o kıytırık saatlerden başka şey bulamayınca buzdolabına saldırarak bir kilo kirazla yarım kilo kayısıyı mideye indirirken çekirdekleri evin dört bir köşesine saçmış olmanı anlamadığımı söyleyemem. Ama inan ki saatlerimi almış olmandan daha fazla ürpertti o durum beni. Evde meyve var diye gelip buzdolabındaki çanakların dibine indiğini görünce seni elime geçirsem tekmeyi basacaktım bir yerlerine.

İnsan işte... Neye bozulacağını kendi bile bilmiyor.

Hele bir dinle beni, hırsız bey kardeşim.

Bu memleketteki ilk darbemi 13 yaşındayken yedim. “İhtilal oldu!” dediler. Başımıza talih kuşu konmuş gibi sevindiydik, ailece, mahallece, memleketçe. O kuşun tepemize kaç kez daha pisleyeceğini tahmin etmemiz mümkün değildi elbette. Saftık, tecrübesizdik, Cumhuriyet’in ergenlik çağındaydık. Özgürlükçü bıyıklar yeri terlemiş, demokratik memecikler yeni tomurcuklanmıştı. 

Sonra durgun görünen sularda devasa dalgalar birbirini izledi. Darbe, darbe, sıkı, sımsıkı, mengene gibi bir demokrasi...

Bizden bir şeyler çalınıyordu ama hırsızlar, inan ki, senin kadar açık davranmıyordu. İlk çalınan masumiyetimizin irice bir parçası oldu. Biz “istiklalimiz”i düşman elinden askeri güçlerin kurtardığını öğrenmiştik ders kitaplarından, nutuklardan, “büyüklerimiz”den. İlk darbeyi yediğimizde, yani demokratik sandığımız düzene ilk süngü saplandığında yine “kurtulduk!” diye düşünüyorduk. Kısmen çalınmış olduğunu fark etmediğimiz masum heyecanımızla zırhlı araçlara tırmanıp bağıra çağıra marşlar bile söyledik. Hayatımıza toplu, tüfekli bir müdahale yapıldığı, bu gidişle soyulup soğana çevrileceğimiz, ruhumuzun, yaşam renklerimizin, enerjimizin, umutlarımızın, hayat sevincimizin giderek yoksullaşacağı aklımızın ucundan bile geçmiyordu. 

Dedim ya, saftık, tecrübesizdik. Zaten düşman başından ıraktır böyle tecrübe.

Baktık ki “kurtulmuş”uz, düpedüz koyuverdik kendimizi; şımarıklık kapladı içimizi, ne yapacağımızı şaşırdık. “Batılı”yız ya, siyasal, toplumsal, idealist, ütopist örgütlenmelere kalkıştık, sağa yöneldik, sola yöneldik, pek bir özgürlükçü, pek bir demokrat, fena halde liberal bir ülkede yaşıyormuşuz gibi, kendimizi alabildiğince açığa vurduk, coştuk, taştık.

Bak, hırsız bey kardeşim, şimdi aklıma geldi de, yine pek fena bozuldum, söylemeden geçmeyeyim. 

Yatak odasının her bir köşesini darmaduman etmek hırsızlığın şanından sayılır da, buzdolabına dalmak neyin nesidir, Allah aşkına? Herhalde kafan iyiydi, üstelik Bodrum sıcağı gece yarısı bile olsa dilini damağına yapıştırmıştı. Düşündüm de, öyle olmalı. Onca meyve susuzluğunu kesmeye yetmemiş, buzdolabı sürahisini de kapıp götürmüşsün. Gecenin bir vaktinde mor kapaklı, yaşlı bir sürahiyle sokaklarda dolaştığını düşünüyorum da... Cebinde de zavallı saatlerim... Gülsem mi, ağlasam mı?

Hep gülmüşüz zaten ağlanacak halimize.

Masumiyetimizin, safiyetimizin demokrasi adı altında yaşadığımız sistemle birlikte kemirilmeye başlamasından sonra hep aynı şeyi yaptık gibi geliyor bana. Yediğimizin darbenin sersemliği geçer geçmez sendeleyerek ayağa kalktık ve “güzel günler bizi bekliyor” deyip tazelemekte kararlı olduğumuz bir hevesle hayata bir kulp takıp ona yapıştık. Cumhuriyet’in kuruluşunda birkaç kulp belirlenmişti bizim için. “Muhtaç olduğumuz kudret damarlarımızdaki asil kanda mevcut”tu, “En hakiki mürşit ilim”di, biz de bunlara ve benzeri bir sürü ilkeye yürekten inanıyorduk. Dahası da vardı, ideallerle doluyduk, toplumcuyduk, hakçıydık, halkçıydık, sanatın, kültürün gelişmesi gerektiğine inanıyorduk, “halkı bilinçlendirmeye” uğraşacaktık, Batılı ama Batı değerlerine harfiyen bağlı olmayan yepyeni bir sentezin peşindeydik sanki.

Evet, ilk darbenin adı “ihtilal”di. İkincinin de yolda olabileceğinden bihaber halimizle siyasete, siyasetçilere, sözde demokrasimizin uygulayıcısı olurken kendileri bile demokrasiyi içselleştirmeyi beceremeyen bir avuç oyunbaz insana rağmen, bize ayrılan alanların kemirildiğini, yaşam soluklarımızın pis kokularını alamadığımız, buram buram çıkarcılık kokan gazlarla zehirlendiğini fark edemeden beyhude çabalarımızı her dem yeşil tuttuk, umut üretirken iktidarlara karşı debelenmeyi sürdürdük. 

Masumiyetimizin ardından üretim alanlarımız, özgürlüklerimiz, düşünsel emeklerimiz, yaratı becerilerimiz, yakınlıklarımız, dayanışmalarımız, dostluklarımız, güvenlerimiz, inanç temellerimiz, umut kaynaklarımız çalınmaya başladı.

Hırsızlık diz boyuydu, hırsız bey kardeşim. O hırsızlıklar seninki gibi geleneksel türden değildi. Bir zamanlar anahtarı bile olmayan kapılarımıza kilit vurmayı öğrenmiştik ama daha neleri kilit altında tutmak gerektiğini bilmiyorduk.

Bir asma kilidi kırarak, bir ahşap kapıyı kanırtarak pek marifetli olduğunu sanıyorsun ama bir ülkenin yaşam kaynaklarını çalanların yanında esamesi okunmaz senin gibilerin. Hiç kusura bakma. Fena halde zavallı kalırsın onların yanında.

Biz ne hırsızlar gördük...

Sonraki darbeleri teker teker anlatıp da içini karartmak istemem. Üç-beş kol saati çaldın diye onca derdi dinlemek zorunda değilsin. Muhtemelen pek gençsin, belki birkaç umut kırıntısı vardır yüreğinde memleketin geleceğine ilişkin; biz yandık, seni de yakmayayım.

Ha, bu arada... 

Haneme girip (neyse ki) çıkmandan iki gün sonra bir şey daha fark ettim: Mutfağın penceresinin içine olgunlaşsın diye bir tek avokado koymuştum. Onu da almışsın. Hayalimdeki görüntün yeni bir biçim alıverdi: Cebinde kadın kol saatleri, midesinde Iğdır kayısılarıyla Nazilli kirazları, üstüne içtiği sular yüzünden karnı hafifçe ağrımaya başlayan, bir elinde mor kapaklı sürahi, öteki elinde kabuğunu soymadan kemirdiği bir avokado olan, hayal kırıklığı içinde bir hırsız kör karanlıkta, taşlı dere yatağında sömür sömür söylenerek gidiyor... 

Gel de acıma! Böyleyiz işte. Sana bile ayıracağımız bir merhamet vardır yüreğimizde.

Pencerenin içinde avokadonun durduğu noktaya aval aval bakarken ilk yerli avokadoyu yediğim gün geldi de aklıma, memleketi sevmek, geleceğe umutla bakmak için ne aptalca şeylerle avunduğum bir kez daha dank etti kafama. Her küçücük pırıltı umut kaynağıydı bizim için: Gelişiyorduk, uygar bir ülke oluyorduk, Avrupa’ya bile örnek gösteriliyorduk. Popomuza giren coplar, Filistin askıları, her türden işkencenin onulmaz yaraları unutulacaktı. Bir daha kötü günler olmayacaktı. 

Durum güncellemesi: Bütün kötü günler bir arada, dört nala geliyor üstümüze, hırsız bey kardeşim. Memleket benim evden farksız. Çalınacak şey kalmadı. Kendisinden gayrı.

Ne tesadüftür ki, son iki yılda bu haneye dört kez tecavüz edildi, dört darbe indi. Son altmış yılda memlekete de öyle oldu.

Bir uğrasan da karşılıklı dertleşsek diyorum. Kahve içsek, söyleşsek. Seni affettiğimi anlatsam. Hatta teselli etsem.

Sen beni teselli edemezsin, baştan söyleyeyim. Çaldıklarını, hatta fazlasını da versen, nafile. Ruhumun hanesindeki her parça çalındı. Umutlarım, tıpkı yatak odama yaptığın gibi, talan edildi. Cismim dışında hiçbir şeyim kalmadı. Gücün yetmez bunları geri koymaya.

Ama inan ki, bir sürü hırsızdan daha yakın hissediyorum seni kendime. Zavallı bir şeysin. Ben de öyle. Farklı nedenlerle de olsa zavallıyız işte. 

Bitez, 06 Ağustos 2016

 
;

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacaktır.

Henüz yorum yazılmamış