reklam

Hem gurbet hem sıla… Akışta

Hem gurbet hem sıla… Akışta

Düşlemlemenin, düşünmenin, rüya görmenin peşinde olan hangi okurun yolu G. Bachelard’la ve onun ‘Mekânın Poetikası’ eseriyle kesişmemiştir ki? Orada yazar: “Ev düşlere dalmayı barındırır, rüya göreni korur, ev huzur içinde rüya görmemize olanak tanır.” der. “ İnsanda derin izler bırakan değerler düşe dalmaya aittir. Hatta düşe dalma kendi kendini  değerlendirme ayrıcalığına sahiptir. Kendi varlığından doğrudan yararlanır. Dolayısıyla düşlere dalmanın yaşandığı mekânlarda dalınan yeni bir düşte kendini yeniden kurar. Eski evlerin anıları düş gibi yeniden yaşandığı içindir ki geçmişte oturduğumuz konutlar içimizde sürüp gider.(…) Bütün bu konutlar zihnimizde içinde doğduğumuz hakiki, özgün evi canlandırır. O içimizde yaşar, düşlerimizde tazeler kendini. Ve doğduğumuz evden söz etmek, kökenlerimizden, dünyaya gelişimizden ve atalarımızdan söz etmektir. Temel model ailenin ev modeli olarak kalır.” Yaşadığımız mekan olarak evle kurduğumuz ilişki bu bağlamıyla otantik evle kökensel, ilksel bağımız nedeniyle nostaljik ve tarihseldir.

‘Evin Bilinçdışı’nın yazarı Alberto Eıguer ev üzerine düşünsel tasarruflarını kurarken, ev ve beden arasındaki metafizik ilişkiyi çözmeye çalışırken “iç habitat” kavramsallaştırmasından söz eder. Kişinin kendi beden tasarımı ile aile grubu temsilinin sentezi olan kavram eve yerleşmemizi organize eden ruhsal bir temsildir. Ev ötekini karşıladığımız, ağırladığımız, güven duygusu verdiğimiz yerdir. Karşılandığımız, ağırlandığımız ve güven vaad edilen yer. Sert, yalıtkan, dışarıya kapalı olmak kadar, esnek, geçirimli ve açık da olmak zorundadır.

Varlığın, ben’in inşası nasıl beden imgesine bağlıysa evin kurulumu da böyle bir iç dış temsil ilişkisi ile gerçekleşir. Ve, elbette durağan değildir. Beden imgesi sürekli yenilenerek, yeni şeyleri kaydederek yeniden kurulur. Ev de öyle… Durmadan, ilişkiler ağı içinde kurar kendini, aynı zamanda hane içindekilerin benliklerinin yeniden inşasına da tanıklık eder. Eıguer  kısaca der ki “Yaşadığımız alanın bedensel bir temsiline sahibiz.”

Evin bir bilinci ve bilinçdışı varsa buradaki temsiliyet ilişkilerinin psikolojik bir yanı vardır kuşkusuz. Ev yanı sıra aile ve hane halkı kavramlarını da beraberinde üretiyorsa kavramın toplumsal bir yanının olduğundan söz etmek de kaçınılmazdır. Aynı çalışmada yapılan alıntıda Bourdieu şöyle der: “ Bir ev yaratmak, sürekliliği olan, sabit sosyal ilişkilerle birleşmiş bir grup yaratmaya, kalıcı ve sabit, değişmez konut gibi kendini kalıcı bir şekilde sürdürmeye muktedir bir soy yaratmaya dair ortak iradedir; bu, ev birliğinin geleceği üzerine, yani bir arada durma gücü, bütünlüğü, ya da başka deyişle parçalanma ve dağılmaya direnme kapasitesi üzerine ortak bir proje ya da iddiadır.”

Ev yüzyıllardır bir yurt, yurtluk alegorisi, tarihselleştirilmiş bir kavram olarak hem düşlem hem düşünümlerin alanında sıkça karşımıza çıkar. Onun güvenlik içeren sınırları net, sert kabuklu olduğu kadar geçiş ve geçirgenlikler içeren alış verişe, dolaşıma ve dışarıyla temasa açıktır. Bu özelliği onu hem mahremin hem de kamusalın alanlarına dair geçişlerle düşünmemizi sağlamıştır.  Benin öteki ile kurduğu ilişkisini doğrudan belirler ev. Bu ev kökensel olan evdir. Otantik olanla kurduğumuz ilk bağ ve ilişki ne ise o göbek bağından beslendiğimiz ya da zehirlendiğimiz şeylerle sonraki evlerimizi, varlığımızla ve ötekinin varlığıyla ilişkimizi kurarız. Sağlam temelli, kuşatıcı ve güvenli ev dışarıyla ilişkisinde ötekini bir tehdit ya da atık olarak görmez. Misafirin böylesi evlerde ağırlanışı ben’in kendine yönelik özsaygısı, benlik kurulumu ve dünya karşısındaki kendilik algısıyla doğrudan ilişkilidir. Ben ve sen arasındaki bu ilişki gruplar, cemaatler, topluluklar, toplumlar hatta ülkeler arası ilişkiler için de geçerlidir.

Bugün Türkiye toplumunun her grup, topluluk ve cemaati ile gruplar arası ilişkilerde kırılganlık, sertlik taşıması, geçişler ve geçirgenlikler arası tıkanıklık yaşanması otantik evin tarumar edilmesi ile doğrudan ilişkili. Hala bir ev var, evin görünen ve bilinç düzeyindeki varlığı nedeniyle ondan kolaylıkla ve hatta manipülatif olarak söz edebiliyoruz; ama evin tekinsiz bir bilinç dışı taşıdığını da Freud’dan bu yana biliyoruz. Yeniden inşa süreçleriyle tekrar tekrar üretilen bir ev var. Bugün o evin içindekilerin hafızayla, otantik, kökensel olanla, yani kendini güvende hissettiği yer olan o ilksel evle teması kökünden kesilmek isteniyor. Belki de çoğu insan o evi uzundur hatırlamıyor bile. Huzur ve güvenle köklenen o evin mahzenindeki kötü ruhlar evi istila etmiş durumdalar. Bu kötü ruhtan kurtulmanın şeytanın kalbine kazık saplamaktan daha kolay ve anlamlı bir yolu var ama. Hatırayı hatırlayarak…Misafirinim senin/ Misafirsin bana

Akışkan modernlik negatif bir yandan baktığımızda insanı evsiz barksız bırakmıştır. Artık dünyanın hiçbir yerindeki ilişkiler sağlam zeminde, değişmezliğin güvenlik çemberi içindeki ilkesellikleriyle yürümüyor. Kendini güvende, yani evinde hissetmek isteyen insanın artık bir evi yok. Köksüz monadlar olarak seyir hali bize dayatılan. Bu hal, dünyayı, hayatı umutvar bir heyecana dönüştürmenin olanaklarını da içinde barındırmakta her şeye rağmen. O kökensel ev içimizde, hafıza koridorları onunla aramızdaki göbekbağı. Boşluklar imkân kapıları. Anlamlar silinirken boşluk ve açıklık yeni anlamlar vaad ediyor. Burada sıla da gurbet de yok. Burası hem sıla hem gurbet. Akışın içinde bir ben sürekli bir sene konuşuyor dilin imkânsızlığını bile bile. Yeri asla dolmayacak olanın sonsuz aranışı. Boşu boşuna… Arzular, arzular… Tükettikçe kabaran, coşan, taşan; dizginlenemez, gözü aç canavarlara bizi dönüştüren… Yavaşladığımızda, evi hatırladığımızda, bilinçdışımızın alaca karanlığında kaybolmayı göze aldığımızda yerin, bu dünyanın führerlerinden de onun emir erlerinden de kurtulacağız. Akışta…

Evlerimizin gerçek ya da mecaz anlamlarıyla başımıza yıkılışının siyaseten elbette anlamları var ve çok açık. Aynı açıklık bir direniş biçimi olarak göçebelikte de var.

 
;

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacaktır.

Henüz yorum yazılmamış