Hem başlangıç hem bitiş: Haydarpaşa Garı -II-

Hem başlangıç hem bitiş: Haydarpaşa Garı -II-

Karaköyü’nden kalkan Kadıköyü vapurundayken, özellikle sol tarafta ve pencere yanında otururum, uzaktan Kız Kulesi’ni, Salacak’ı, daha sonra Liman’ı, Haydarpaşa Garı’nı izlemek için. Vapur o küçük İskele’ye yanaştığında, hızla yolcu indirir bindirir; merdivenlerden çıkanlar, inenler o her zamanki telâş ile bavullar, yükler görüntümdedir de, ne hikmetse hep babam gelir aklıma. Çocukluğumdan beri böyledir bu. Ağbim Kadıköy Maarif’te okurdu. Yatılıydı. Çarşambaları annem beni alır, ona giderdik. Hazırlık, orta bir falan okurken. Kadıköyü’ne giderken hemen her vapur uğrardı Haydarpaşa İskelesi’ne. Benim de gözüm Gar Binası’nda, heybetle karşımda durur, babamın lise yıllarına dair anlattıklarını hayâl ederdim. Oysa, hani Lise’nin görkemli binası da biraz yukarıda görünmektedir. Gerçi, her geçişte ona da bakarım; yüz yılını çoktan aşmış o binada da şimdi o lise yok! Babamın, o küçük İskele’den karşıya geçemeyişi o zamandan beri belleğimde yer etmiş; içimde hep bir burukluk. İlhan Demiraslan “Haydarpaşa Garı Şiiri”ni şöyle bitiriyor:

Haydarpaşa garında bir akşam,

Yalnız mı kaldınız.

Nasıldır çaresizlik içinde insan,

Anlarsınız. (s. 69)

Eski Yeşilçam merdiveni 

Başrollerinde Zeki Alasya ile Metin Akpınar’ın yer aldığı ve yazının girişinde sözünü ettiğim film, “Nereye Bakıyor Bu Adamlar”dır.  Murat Batmankaya, film ile Gar’ın ilgisini çok güzel kuruyor. 1976 yapımı filmi Osman Faik Seden yönetmiş. Karakterlerimizin komik durumu, filmin ilk sahneleriyle birlikte başlamış olur. Eğinli’dirler. Köylerinden kalkıp fırsatlar şehrine gelmişler. İş bulacaklar, para kazanacaklar, belki ev, çoluk çocuk, yuva kuracaklar vb. Hayâller vardır. Umut vardır. Bu aslında yıllarca sürmüş bir temadır ve olduğu gibi gerçek’tir. Dolayısıyla Haydarpaşa Garı da bunun başlangıcıdır. 

İki genç kafadarın durumu rastlantıya kalmıştır. Çünkü kendilerinin köylüsü, akrabası olan Osman Ağa’ya gideceklerdir. Ne var ki ne adres vardır ne telefon numarası (zâten nereden bulup da nasıl edecekler); ne de yol yordam bilirler. Gar’ın önündeki merdivenlerde, İskele önünde, rıhtımda gelene geçene Osman Ağa’yı sorarlar. Saçma bir sorudur kuşkusuz. Ancak öylesine adresiz, habersiz gelmeleri de saçmadır zaten. Kimisi kızar, kimisi dalga geçer. Tabiî ki bir sonuç almaları olanaksızdır. Yorgunluktan bitkin düşüp taş rıhtıma oturmuşlar, birbirlerine sokulmuşlar, ayaklarını denize doğru sallamaktadırlar ve şöyle derler: “Burada Eğinliler’i kimse sevmiyor!” Biraz Yaroslav Haşek’in roman karakteri Şvayk gibidirler. İnsanı çok ciddî düşündürecek bir durum vardır ama bu da insanın saf hâlidir. İşte Zeki ile Metin’in Gar önündeki hâlleri.

Rastlantı eseri olaylar mutlu bir biçimde gelişir. Bu filmde Haydarpaşa Garı’nın İstanbul’a açılışının olumlanması vardır. Yine Batmankaya’nın söz ettiği ve sinema tarihimizde önemli yeri olan “Gurbet Kuşları” da Haydarpaşa Garı ile bir hayâle, bir umut etmeye açılır. Köyden gelen bir ailenin, yine taşı toprağı altın İstanbul’da varolması, hatta zengin olmasının hayâli, umududur bu. Göç meselesini ele alan bu film, Orhan Kemal’in aynı adlı romanından Halit Refiğ tarafından 1964 yılında sinemaya uyarlanmış. Ne var ki bu kez Haydarpaşa Garı, merdivenler, sonrasında ailenin vapura bindiği İskele, mutsuzluk kapısı olmuştur. Aile büyük şehrin çarkları arasında parçalanarak trajik bir biçimde geri dönmek zorunda kalır. Yine o merdivenler ama bu kez çıkarak, yine o Gar’da tren ama bu kez binerek. Bu dönüştür; belli ki İstanbul’a hiç gelmemecesine!

Gar, merdivenler ve rıhtım, Yeşilçam için uzun zaman doğal bir platodur. O merdivenlerden aktörler, aktirisler inerler çıkarlar. İşin garip yanı bugün de böyle. Geçmişteki ile şimdikinin arasında dağlar kadar fark olsa da. Geçmişteki sosyal bir durumu, komik-trajik-dramatik olarak anlatmak içinse, bugün herhalde Gar’ın şu kimsesiz, sessiz hâlinin çekiciliğidir. En son gittiğimde, merdivenlerde bir çekim yapılıyordu; sanırım reklâm filmiydi. Geçmişteki gibi plato olarak “kullanılması” geleneği, bir şekilde sürüyor!

Kalbimde alevden ok

Bir pazar evimdeyim. Evim de manzaralı; karşı yaka, Çengelköyü’nden Kadıköyü’ne kadar uzanıyor, Haydarpaşa Limanı’nın devâsa vinçleri olmasa Gar Binası daha belirgin görünecek. Tembellik zamanı, arka odada televizyonda bir şeyler izliyorum, bir ara mutfağa gidiyorum, çay kahve falan; sanki bir şey beni dürtüyor, salona adım atıp şöyle bir bakıp Boğaz’a, televizyonun başına döneceğim, bir duman karşı taraftan gökyüzüne doğru çıkıyor, simsiyah, pencerenin önüne geliyorum, içim parçalanıyor, kesif duman Haydarpaşa Garı’ndan yükseliyor ve koca koca alevler. O alevlerden biri keskin bir ok olup kalbime saplanıyor.

28 Kasım 2010 ve saat öğleden sonra üç civarı. Bina’nın çatısında yalıtım çalışması yapılırken ihmal sonucu yangın çıkıyor ve çatı hemen hemen yok oluyor. Haydarpaşa Garı birkaç yangın atlatmış. 1976’ya kadar restore edilmemiş, o tarihte epeyce elden geçmiş, taşları yenilenmiş vb. Birkaç yıl sonra da 15 Kasım 1979 günü sabaha karşı, Boğaz’a girmekte olan ham petrol yüklü İndependenta adlı Romen tankeri, bir kuru yük gemisiyle Haydarpaşa Limanı’nın açığında çarpışıyor. Büyük bir patlama oluyor. Bilindiği gibi o tanker uzun bir süre yandı. Kadıköyü tarafına doğru sürüklendi, sonra da için için yanması yıllarca devam etti. O patlamada Gar Binası’nın vitrayları kırılıyor.

Bostancı’da bir evde misafirim. Konu konuyu açıyor, sohbet koyulaşıyor, henüz uyumamışız, bir patlama sesi duyuyor ve dönemin olaylarına yoruyoruz. Sabah Cağaloğlu’na gideceğim. Altıyola geldiğimde polis yolları kapatmış, iskele tarafına kimseyi bırakmıyor. Böylece gerçeği de öğrenmiş oluyorum. Saatlerce sürmüştü doğal olarak Boğaz Köprüsü’ndeki yolculuğum. Alevler, İstanbul’un pek çok yerinden görünüyordu. 

Haydarpaşa Garı’nın ilk yangını ise 6 Eylül 1917’de. Mâlûm Cihan Harbi sürüyor, doğudaki cephelerden birine silâh ve cephane sevkiyatı yapılacak. Askerler koşuşturuyor. Vagonlara cephane yükleniyor. Vinçlerden birinde görevli olan ve İngilizler hesabına çalıştığı söylenen bir gayrimüslümin sabotajıyla bütün cephane patlıyor, çatı bugünkü gibi yanıyor. Gar 1930’lara kadar da çatısız kalmış. O patlamayı etraftakiler çok farklı biçimde yorumlamış. Bir volkan patlamasına benzetilmesinden İngiliz uçaklarının bombalamasına kadar çeşitli yorumlar yapılmış; işin aslı ertesi gün anlaşılmış. Ancak sabotaj olup olmadığı da kesin değil. Olan güzelim Gar Binası’na olmuş ki bu ilkiymiş.

Haydarpaşa Garı’nın bu savaştaki önemi çok büyük. Asker, silâh, malzeme gönderiyor doğuya. Sonrasında, Kurtuluş Savaşı’nda daha da önem kazanıyor. İngilizler, İstanbul’u işgal ettikleri zaman Gar’a ve tren yollarına el koyuyor, tâ Gebze’ye kadar. Gar sürekli gözaltında tutuluyor. Anadolu’da kurtuluş savaşı veriliyor, Gar da çeşitli öykülere, serüvenlere sahne oluyor. Anadolu’ya geçmek isteyenler, İstanbul’dan bilgi gönderenler ya da Anadolu’dan istihbarat için gelenler yâni kelleyi koltuğa alanlar.

Kuşkusuz garlar savaş dönemlerinde büyük önem taşır. İkinci Dünya Savaşı’nda, Sirkeci Garı tabiî ki başrolde. Türkiye’nin tarafsız konumda olması, casusların cirit attığı bir şehir yapıyor İstanbul’u. O yıllarda uçak yolculuğu gelişmemiş olduğundan trenlerin önemi çok çok büyük. Sirkeci Garı da casus öyküleriyle dolu. Avrupa’dan bilgi getirenler, bilgi götürenler. Tabiî ki gar lokantaları da çok önemli bu “alışveriş”te, yeri gelmişken belirtelim. Haydarpaşa Garı’nda da birkaç öykü var o yıllardan. Anadolu’ya açılan kapı ama başkent Ankara olduğu için elçilikler de orada. Barry Rubin İstanbul Entrikaları’nda OSS (CIA’in öncesi) ajanı John Caskey’in serüvenlerini anlatırken, Haydarpaşa Garı da kısa bir evsahipliği yapıyor:

“OSS’den John Caskey’in Ankara’dan İstanbul’a giden Anadolu Ekspresi’ne binmesi gerekiyordu. 30 Nisan 1943 Cuma saat 18.00 sularıydı. Gişedeki memur ‘Bilet kalmadı efendim’ dedi.

‘Üçüncü mevki de olur. Ne varsa.’

‘Kusura bakmayın, koltuk sayısından fazla bilet satamayız.’

Caskey’in yalvarması işe yaramadı. Vagonlar arasındaki bağlantılardan buhar salan ve on dakika sonra kalkmaya hazır trenin durduğu perona koştu. Merdivenlerden çıkıp, trene girdi, bir sağa bir sola kalabalık kompartmanlara bakarak koridorda koşturmaya başladı. Sonunda birinci mevki yataklı kompartmanda tek başına bir adam gördü. Şans sonucu, Dışişleri Bakanlığı’nın üst üste yığılmış posta çantalarını koruyan bir Amerikan diplomatik kuryesiydi. Caskey kendisini tanıttı ve üst ranzayı kullanma izni aldı.

Ertesi sabah tren, İstanbul Haydarpaşa istasyonuna girdi. Caskey çantasını kapıp, üç ay önce Macar temsilci Vali’nin kaldığı döneme oranla daha az Nazi müşterisi olan Tokatlıyan Otel’e gitti. Yerleştikten sonra, Başkonsolos Burton Berry’i aradı. Caskey OSS kimliğini gösterip, gizli bir operasyon için gerekli 5.000 doları altına çevirmek için yardım istedi.” (s. 191/92)

Küçük ama çok zarif

Etrafını dolaşıyorum, iki taraf rıhtım. Kadıköyü’ne uzanan koy tarafında basamaklı eski kayıkçı iskelesi var. Gar Binası’ndan önce yapılmış, Kadıköyü ile Haydarpaşa arasında yolcu taşımış yıllarca. O zamanki İstanbul’un ulaşım araçlarından birisi kayıklar. Haliç’te, Boğaz’da da var. Kayıkla gidip gelme seksenli yıllara kadar sürmüş. Teknoloji kayıkları saf dışı ediyor, bir anlamda çağın dışına atıyor. Uzun süre vapurlar taşıyor Haydarpaşa ile Kadıköyü arası yolcuları, Gar’ın önündeki o küçük ama çok zarif İskele’den. Şimdi o İskele’nin kapıları kapalı, terk edilmiş bir görüntü veriyor. Yolcuların ulaşımıysa bir süredir rıhtımın ucundaki motor iskelesinden sağlanıyor. Seferler sık değil, bu da çok doğal çünkü lokomotif homurtusu, düdük sesleri gelmiyor, koşuşturma yok, bavullar, eşyalar yok.

İskele’ye doğru yaklaşıyorum, camları tozlu, kapıları kapalı. Mîmarı ünlü Vedat Tek. 1915/17 arasında inşâ edilmiş, neo klasik bir üslûbu olduğunu belirtiyor Atılgan. Biraz ilerideki küçük büfe de Gar inşaatı sırasında yapılmış. Önünde küçük bir çay bahçesi birkaç kişi sohbet ediyor, sigara içip çaylarını yudumluyor. Akşamları bir-iki vapur uğruyor İskele’ye, yalnızca yolcu indirmek için. Beton rıhtıma yolcular iniyor, demirkapı açılıyor, yolcular ki artık çok az, Haydarpaşa’ya dağılıyor. Kimse o İskele’den binmiyor, jeton almıyor atmıyor ya da şimdiki yönteme uygun söylersek akbil basmıyor, gişeler kapalı, içeride kimse yok. İskele’nin beton rıhtımının sağ tarafında, görevlilerin küçük tek katlı yapısı var, kapalı demir kapıya yaklaştığımı görünce İskele memuru, gençten biri çıkıyor dışarı, bana bakmasını fırsat bilerek sorularımı peş peşe sıralıyorum. İskele’nin, Gar’ın çok önemli mîmarî değerlerimizden olduğunu söylüyor, otel yapılacağını duymuş, artık trenler çalışmayacakmış, ona öyle söylenmiş, yeni gelmiş oraya. İlk kez duyuyorum, şehirhatları vapur iskelelerinde bir ay çalışılırmış; sonra başka bir iskelede görevlendirilirmiş. Genç memur bu ıssız İskele’de olmaktan pek şikâyetçi değil anladığım kadarıyla. Sanki, ıssız da olsa İskele’de ve Gar’ın yakınında olmaktan mutlu. Hoşça kal diyorum, motora binmeyip, Kadıköyü’ne doğru yürüyorum.

Bir hayâl

Birkaç kişinin etrafta dolaştığı Gar Binası’ndan uzaklaşırken, Bina da çevresi de “yazgı”sını bekliyor. Gar Binası, Özelleştirme İdaresi’ne verildi; üst katların “turizm konaklama, kültür tesisi” olacağı belirtiliyor. Gar’ın giriş katı demiryollarına ayrılmış; sanırım Pendik’e kadar banliyö çalışacak. Gar’ın etrafı için geçerli olan “Haydarpaşa Port” projesi tartışılıyor. Ancak limanın varlığı çok rahatsız edici, yalnız evimin penceresinden baktığımda değil, görüldüğü her yerde rahatsız ediyor: bir bilimkurgu filimindeki uzaylı yaratıkları çağrıştıran vinçleri özellikle. Liman şehrin biraz daha uzağında olmalıydı; gerçekten artık taşınmalı. Orası Boğaz kapısının bir kanadı. Yeşillik alan olmalı, tek katlı çay bahçeleri, kafeler ama hepsi tertemiz; güzel havalarda, bir tarafta ressamlar çalışmalı tuvallerinin karşısında, birileri oturup ister bilgisayarıyla, ister kâğıt kalemiyle şiirini, romanını yazmalı, kitabını okumalı, ders çalışmalı, belki bir mektup sevgilisine; ama hep ağaç, çiçek olmalı. Boğaz mavisinin yanında, şehrin gürültüsünü sâkinleştiren yeşil olmalı boydan boya.

Gar Binası’na gelince, umarım hızlı trenler oraya kadar gelir. Pendik’ten kalkacağı söyleniyor. Ama Haydarpaşa’ya da gelse ya, şehrin merkezine; birçok Avrupa kentinde olduğu gibi.  Zaten Ankara’ya trenle gitmek çok güzeldir. Hele de Eskişehir’e; artık kapı komşu. Hızlı tren zamanı kısaltıyor, yolu sevdiriyor. Yine tren düdüklerini, çığlıklarını duyalım, o koşuşturma olsun, dikkat kesildiğimiz o anonslar da olsun. Üst katlar, belki bazı bölümler bölge müdürlüğünde kalacak, niye kitapçı, sergi salonlarıyla dolmasın; tabiî ki bir kütüphane ama hepsi tertemiz, bakımlı. Kuşkusuz bir danışma, yerli ve yabancı turistler için; yine çeşitli dillerde kitap satan bir “İstanbul Kitapçısı”. Bir hayâl işte benimkisi, az buz şey mi, koskoca asırlık Haydarpaşa Garı, bitiş ya da başlangıç, ülkenin atardamarı!

2014, İstanbul

Kaynakça:

www.haydarpasagar.com

Haydarpaşa, Arif Atılgan, Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent Şubesi Anadolu 1. Bölge Temsilciliği yay. Temmuz 2011.

Marmara’da Bir Balık Olarak Haydarpaşa, Murat Batmankaya, Heyamola yay. Ekim 2010.

İstanbul Gezi Rehberi, Murat Belge, Tarih Vakfı Yurt yay. 1993.

Gurabahâne-i Laklakan/Diğer Yazıları (Bütün Eserleri-III), Ahmet Haşim, haz: İnci Enginün-Zeynep Kerman, Dergâh yay. Eylül 1991.

Memleketimden İnsan Manzaraları (Şiirler-5), Nâzım Hikmet, Adam yay. Nisan 1989.

Açık Hava Oteli/Konuşmalar-Mektuplar (Bütün Eserleri 10), Sait Faik, Bilgi yay. Mayıs 1992.

Hikâyeler (Bütün Eserleri), Ahmet Hamdi Tanpınar, haz: İ. Enginün, Dergâh yay. Ekim 2011.

“Haydarpaşa Garı Şiiri”, İlhan Demiraslan, Şiirlerle İstanbul (der: Kemal Özer), Yordam yay. Aralık 1992.

İstanbul Entrikaları, Barry Rubin, çev. Selim Atalay, Milliyet yay. Ağustos 1994.

Yazının ilk bölümü: Hem başlangıç hem bitiş: Haydarpaşa Garı -I-

 
;

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacaktır.

Henüz yorum yazılmamış