Advertisement

Hem başlangıç hem bitiş: Haydarpaşa Garı - I

Hem başlangıç hem bitiş: Haydarpaşa Garı - I

İki genç erkek, delikanlı, kılık kıyafetinden, davranışlarından belli ki köyden yeni gelmişler ve ilk kez görüyorlar karşılarındaki manzarayı. Şaşkınlıktan küçük dillerini yutacaklar; kısa boylusu daha da şaşkın. Gar kapısından yeni çıkmışlarken, henüz o mermer merdivenlerden inmeye başlamamışlarken hâlleri böyle. Belli ki çok duymuşlar ama gerçeği bambaşka! Birbirlerine sokulmuş, anlamaya çalışıyorlar; kısa boylusu gördüğü denizi büyük bir sel felâketi sanıyor. Uzun boylusu biraz daha bilgili, koskocaman bir su olduğunu söylüyor, köylerindeki göl gibi, daha da büyük. İki kafadar Zeki ile Metin, Haydarpaşa Garı’nda trenden inmişler, kente ayak basmışlar; karşılarında da İstanbul. İlk kez gördükleri ama hep duydukları, taşı toprağı altın. Anımsanacağı gibi bir filmin başındaki sahnelerdir bunlar. 

Haydarpaşa Garı, rayların denize ulaştığı yâni bittiği noktadır ama aynı zamanda rayların başlangıç noktasıdır; hem ilktir hem de son. Trenler geçmez; trenler gelir durur, son duraktır ya da trenler kalkar gider, ilk duraktır. Bu başlangıç-bitiş ya da ilk-son durumu kuşkusuz kişinin niyetine göre tanımlanabilir, değişir. Haydarpaşa Garı uzun yıllar Anadolu’nun İstanbul’a açılan en önemli kapısı olmuştur; benzer şekilde de İstanbul’dan Anadolu’ya açılan. Gurbete çıkanlar ile kente göç edenler aynı çatı altındadır.

Kalabalıktır, gidenler gelenler, bağırış çağırış, koşuşturma, yeni zamanlarda sürüklenen bavullar; eski zamanlarda daha çok denkler, sepetler, hurçlar ve tabiî ki hamallar yâni taşıyıcılar. Böyledir Zeki ile Metin’in, Marmara Denizi’ne ve İstanbul’a baktıkları merdivenler. Karşılarında Topkapı Sarayı, Ayasofya, Sultanahmet Câmisi vardır, önce göze çarpan. Sağ tarafta da Galata Kulesi. Garın dışı böyleyse, içi daha da curcunadır; bu saydıklarımıza kalkan lokomotiflerin homurtusu, vagon gıcırtısı, düdükler, bir yanda banliyö bir yanda şehirlerarası, Anadolu’nun en uzak köşesine giden trenler, anonslar, kuşkusuz gişeler ki önleri kuyruk, büfe, lokanta, gazete bâyisi, bazen seyyar satıcı da eklenir. Telâş çok daha fazladır. Gidenlerin duygusu ile gelenlerin duygusu kuşkusuz çok farklıdır. İçeride insan öyküleri daha belirgindir; dışarıdaki günışığı belki bu öyküleri gizler ya da İstanbul ile karşılaşma...

Ne var ki şu günlerde o kalabalıktan, o curcunadan, o telâştan, o insanlardan eser yok. Issız bir gar. Tek tük yapıyı dolaşanlar. Berber dükkânı ile ünlü Gar Lokantası açık ama in cin top oynuyor. Lokantanın müşterisi akşam oluyormuş. Doğal olarak artık onlar tren yolcuları değil, çevredeki müdâvimler; ya da nasıl diyelim, yeni tat arayanlar. Berberin müşterileri de daha çok orada çalışan birkaç kişi. Üst katlarda şube müdürlüğü duruyor. Yolcu salonu kimsesiz. Etrafta birkaç turist dolaşıyor, ha bire fotoğraf çekiyor. Büfeler açık. Bir de danışma. Sessiz bir durağınlık var, her yeri her şeyi kaplamış; Gar’ın içindeki üç beş kişiyi de.

Baktığında, Mekke’ye gidilir

19. yüzyıl sonunda Haydarpaşa Çayırlığıhil şeridiyle birlikte insan ve mal taşımacılığının merkezi oluyor. Demiryolu yapılıyor, ilk istasyon binası şimdikinden çok daha gerilerde inşâ ediliyor, liman tesisleri ile birlikte kuruluyor, dalgakıran yapılıyor vb. İmparatorluk’un öteki ucuna insanlar gidecek, mallar gidecek, posta gidecek. Bütün bunlar dönemin padişahı II. Abdülhamit’i tatmin etmiyor. Etmiyor ki “Bunca km. demiryolu yaptım memlekete, çelik rayların ucu Haydarpaşa’da. Koca binalarıyla liman yaptım, yine belli değil. Bana o rayların denize kavuştuğu yere öyle bir bina yapın ki, ümmetim baktığında ‘buradan bindin mi, hiç inmeden Mekke’ye kadar gidilir’ desin” dediği söyleniyor; sonrasında da 30 Mayıs 1906’da Gar Binası’nın inşaatına başlanıyor ve 19 Ağustos 1908’de de bitiriliyor. Kuşkusuz tarihimizde önemi çok büyük. İstanbul nasıl ülkenin, hem Osmanlı’nın hem Cumhuriyet’in kalbiyse, Haydarpaşa Garı ve Anadolu’ya uzanan demiryolu da ülkenin atardamarı. 

Denizden doldurulmuş alana yapılan Bina’nın inşaatı “Anadolu-Bağdat Şirketi” adındaki bir Alman şirketi tarafından gerçekleştirilmiş olup mimarları da iki Alman, Otto Ritter ile Helmut Cuno. Bina’nın inşaatında Alman ustalar ile birlikte İtalyan taş ustaları da çalışmış. Başlangıçta iki bin beş yüz metre kare bir alanda yer alan Bina, bugünkü hâliyle yaklaşık dört bin metre karelik bir alana yayılıyor. Aslında kentin gerek Boğaz’daki gerekse öteki büyük yapılarıyla, örneğin saraylarla, câmilerle pek uyuşmayan bir üslûbu var Haydarpaşa Garı’nın. Kuşkusuz Alman mîmarlardan kaynaklanıyor; dolayısıyla Osmanlı’nın son dönemlerde Almanya ile olan yakınlaşmasını, ilişkisini de gösteriyor. İki yanındaki üstünde fenerleri olan koca kuleleriyle Bina’nın heybetli olduğu kesin, zaten padişah böyle ferman etmiş. Ayrıntılı bilgi gar müdürlüğünün web sitesinde de var, özetlersek: Yirmi bir metre uzunluğunda, suya karşı izole edilmiş bin yüz ahşap kazık üstüne inşâ edilmiş. Ayrıca, binayı “süs”leyen iki bin beşyüz metre küp lefke taşı kullanılmış.

Son yıllarda Haydarpaşa semtiyle ilgili iki monografi yayınlandı. Bunlardan Murat Batmankaya’nınkinde garla ilgili bölüm son derece renkli. İkincisi mar Arif Atılgan’ın. Oradaki gar bilgileri de ayrıntılı ve bir uzmanın elinden çıktığı, kaleme getirildiği çok açık:

Planı, bir kolu uzun bir kolu kısa U şeklinde düşünülen binanın, Liman tarafındaki kısa kol tarafı trenlerin gemilerle yük irtibatını sağlayabilmek için, Kadıköy tarafındaki uzun kol ise yolcularla irtibatını sağlayabilmek için düşünülmüştür. Bu sebepten Kısa Kol tarafında ofisler, Uzun Kol tarafında ise bekleme salonu, tuvaletler, restoran, gişeler, PTT ve alt katında da İnzibat Karakolu bulunmaktadır. (…)

Üst kattaki odalardan birinin tavanında, bugüne kadar kalabilmiş, elle yapılmış kalem işi tezyinat bulunmaktadır. Daha sonraları stilize edilerek TCDD’nin amblemi olacak olan bu resim ‘uçan tekerlek’ olarak da anılan ‘kanatlı tekerlek’tir. Liman tarafındaki odalardan birinde ise sağlık hizmeti verildiği belli olmaktadır. Zira bu odada o yıllarda röntgen cihazı bulunmakta imiş. Bugün o röntgen cihazının tavana asıldığı demirler hâlâ yerinde durmaktadır.” (s. 34-35)

Gar Binası’nın mîmarî tarzı için, müdürlüğün web sitesinde “Neo-klasik Alman mimarisi” denilirken, Atılgan “Gar Binası’nın mimari tarzı için Art-Nouvea süslemelerle bezenmiş Neo Klasik tarz diyebiliriz” diyor. Murat Belge de “Oldukça eklektik bir tarzda (barok, neo-klasik öğeler ve Alman Rönesansı) yapılmış olmakla birlikte genel olarak Alman karakteri ağır basar” diye tanımladığı Haydarpaşa Gar Binası için, İstanbul Gezi Rehberi’nde şunları söylüyor:

“Bina, mimari tarihinden çok emperyalizm tarihi açısından ilginçtir. Ulusal birliğini geç kuran Almanya, Avrupa’nın güçlü devletlerinin dünyayı paylaşma yarışına da geç girmişti. Almanya, Osmanlı devletine İstanbul’dan başlayan Bağdat demiryolunu önerdi ve uzun görüşmelerden sonra (görüşmelerin uzaması, Batı karşısında fazla bağımsız davranmayan Osmanlıların uygun konjonktür kollamasına da bağlıydı) kabul ettirdi. Haydarpaşa Garı işte Almanya’ya da Ortadoğu ve hatta Hindistan yolunu açması beklenen bu demiryolu hattının başlangıç noktası olarak inşa edildi (1908). Bu iyi ilişkiler, bir süre sonra, Birinci Dünya Savaşı’na Osmanlı İmparatorluğu’nun Almanya’nın yanında girmesinin de yolunu hazırladı.” (s. 177)

Görkemli ama şimdi…

Haydarpaşa Garı’nın mîmarî tarzının klasik olduğunu söylüyoruz, yâni modern değil; oysa modern bir ulaşım sitemi için ve yirminci yüzyılın başında yapılıyor. Tren bir “modernizasyon”u işâret ediyor. Batıya dönük bir sistem. Zâten Osmanlı da Tanzimat Fermanı’yla birlikte bu yola girip Batılılaşmaya başlamış. Öte yandan Gar Binası da ister istemez İmparatorluk’un ihtişâmını temsil edecek. Ne var ki günümüzde bunu çoktan yitirmiş durumda; ancak yaklaştığınız zaman o heybeti görüyorsunuz. Her şeyden önce limanın devâsa vinçleri arasında kayboluyor uzaktan bakıldığında. Nitekim daha çok Kadıköyü İlçesi’nde yapılan ve Gar’ın arkasına düşen gökdelenler de binanın etkisini gölgeliyor.

Bir soru da geliyor insanın aklına. 20. yüzyılın başında yapılan bu bina bir anıt gibi olacaktı, oldu da ama adı niye Haydarpaşa? Bu ad, III. Selim’in sadrazamlarından birinin adı. Önce çayırlığa yâni o bölgeye, semte verilmiş; Selimiye Kışlası yapılırken çok çalışmış, başarılı olmuş. Dolayısıyla semtin adı da Gar Binası’na verilmiş. (Kanunî ve II. Selim zamanında da aynı adlı bir sadrazam varmış.) II. Abdülhamit istese başka bir ad koyabilirdi. Atalarının adını koyabilirdi. Gerçi kişi adları daha çok camilerde var, saraylarda da yok; Dolmabahçe Sarayı, Beylerbeyi Sarayı, Yıldız Saray vb. Kuşkusuz istasyonlar, garlar çoğunlukla semtin, bölgenin adıyla anılır. Ancak, pek bir âdetten olmamakla birlikte Gar’a başka bir ad koymanın da herhangi bir sakıncası yok; çünkü sıradan bir yapı değil! O yer Haydarpaşa’dır da Bina’nın adı başka olabilir. Demek II. Abdülhamit bunu tercih etmemiş. Kendi adını ya da başka bir ad verseydi, acaba günümüzde kalır mıydı? 

Edebiyat ve Haydarpaşa Garı

Birçok yazarımızda Haydarpaşa Garı’nı görürüz, okuruz. Yapıldığı dönemdeki yazarlardan günümüz yazarlarına kadar romanda, hikâyede, şiirde, denemede karşımıza çıkıyor. Yazarlar ve şâirler farklı biçimlerde ele almış Gar’ı, örneğin Ahmet Hamdi Tanpınar “lahit” olarak görüyor. Ne var ki ortak nokta tabiî ki renkli insan öyküleriyle birlikte bir halkın fotoğrafı. Daha çok da İstanbul’a, Anadolu’dan umutlarla geliş. Tersi durumlar da var, Nâzım Hikmet’in Memleketimden İnsan Manzaraları’nda olduğu gibi…

Ahmet Hâşim, Akşam Gazetesi’nde yayınlananYolcu Eşyası” adlı fıkrasında, Haydarpaşa Garı’ndaki görüntüyü toplumun büyük bir kısmının karakteristliği olarak ele alıp, eleştirel yaklaşıyor.

“… Hayvan postları, ham meyve dizileri, kımıldadıkça ıztıraptan feryat eden ot gibi destelenmiş ehli kuşlar, acayip renklerde bağlanmış rengârenk şilteler, kirli yorganlar, teke kokan tüylü battaniyeler, heybe, sepet, tahta sandık, maltız, toprak testi, teneke ibrik, bakır sini, hamur tahtası, oklava, tencere, satır…ilh…

Ne zenginliğe ne de fukaralığa delâlet etmeyen bu karmakarışık, bu kalabalık, bu mânâsız ve faydasız eşya, göze göründükleri memlekette iptidaî bir maîşet tarzından başka hiç bir şeyi ifşa etmez…” (s. 280)

Ahmet Hâşim bu yazıyı 1926 yılında kaleme almış. Yeni inşâ edilen ya da oluşturulmak istenen bir toplumun göstereceği özelliği pek göstermediğine işâret ederek, bir anlamda değişmesini istiyor, değişmesi gerektiğini söylüyor. Ama öte yandan Haydarpaşa’nın görüntüsü yıllarca böyledir; ve de Ahmet Hâşim’in betimlemesiyle bir filmin kareleri gibi gelir gözlerimizin önüne.

Nâzım Hikmet’in Memleketimden İnsan Manzaraları’nın başlangıcı yâni birinci kitabının birinci bölümü, olduğu gibi Haydarpaşa Garı’nda geçer ve sanki yine bir filmden kareler izliyoruzdur. Bu benzersiz yapıt şiir olarak tanımlanır ama aynı zamanda roman özelliği, senaryo özelliği de gösterir. Bir edebî türle açıklanacak gibi değildir, çok renklidir, çok çeşitlidir; Haydarpaşa Garı gibi. Yalnız Nâzım Hikmet içeriden bakar. Tutuklular vardır, bir yetim çocuk, siyâsîler vardır, işsizler, tefeci, tüccar vardır; memleketine gidecekler, genelev kadınları ve de ismi Ali olan bir genç vardır üçüncü mevki bekleme salonunda ki bölümün sonunda da ölmüş olduğunu anlarız Ali’nin! 

Kitap 1941 yılının baharında, Haydarpaşa Garı’ndan kalkan 15.45 katarı yolcularının dramatik öyküsüdür. Daha çok alt sınıflardaki insanlardır bunlar. Bu insanların öykülerini, zaman zaman geçmişe giderek, tren yol aldıkça okuruz. Dolayısıyla bir toplumun genel görünümü ortaya çıkar. Başlangıç noktası Haydarpaşa Garı’dır. Sözünü ettiğim birinci bölümde ayrıntılı bir betimleme yapar Nâzım Hikmet. Gar’dakilerin öykülerine tanık oluruz ve fahişeler ile ölmüş olan Ali’ninki çok çarpıcıdır. Katar, yolcuları ve onların öyküleriyle Haydarpaşa Garı’nda kalanları geride bırakarak hareket eder:

Dışarda

peronların orda kalktı 15:45 katarı.

Bu tiren

yataklı vagonuna rağmen

                     tirenlerin en külüstürüdür,

                     altı kuruşluk cıgara gibi bir şey. (s. 24) 

Sait Faik de samimi bir şekilde yazar Gar’ın insanlarını, 9 Mayıs 1953 tarihli “Haydarpaşa” adlı röportajında; öykücük demek belki daha doğrudur. Anlatıcı birden kendisini Haydarpaşa Garı’nda bulur, hiç hesapta kitapta yokken. Yazının girişi Sait Faik’in o içten biçemiyle ve onun yaşam biçimini çok anımsatan bir sahneyle başlar:

“İki bavul, bir çanta, bir denk, tahtadan bir valizle iki kadın, bir erkek, üç çocuktan ibaret bir aileyi gözüme kestirdim. Daha doğrusu Kadıköy iskelesinde bu ailenin erkeği önüme dikildi.

- Hemşeri, dedi. Haydarpaşa’ya hangi vapur kalkacak?

Baştan savma,

- Bu taraftaki, dedim.

- Sen de mi Haydarpaşa’ya gidiyorsun?

Ne münasebet? Haydarpaşa’da ne işim var? Ada vapuru daha gelmedi; onu bekliyorum. Kadıköy iskelesinde vakit geçirmek daha kolaydır da… İnsanın çeşidi ile karşılaşılır. Ama, dur hele! Neye gitmeyeyim Haydarpaşa’ya, bir yerlere gidecekmiş gibi:

- Ya, ya! Ben de Haydarpaşa’ya gidiyorum” (s. 87)

Aile, Düzce’ye gidecektir, onları trene bindirdikten sonra Haydarpaşa Garı’nı gözler. İşin ilginci, Sait Faik “istasyon”, diye yazmış; ne var ki bunu başka yerlerde de okuyoruz. Aileyi yerleştirdiği tren kalktıktan sonra, o da yolculuk düşleri kurar; eskisi gibi trenin raylar üstünde hızlı hareketindeki görüntüler geçer aklından birer birer. Ama yolculuk heyecanından çok eve dönme düşüncesi egemendir zihninde, yâni “ihtiyarlamış”tır.

Yine bir başka Haydarpaşa adının geçtiği hikâye ise Ahmet Hamdi Tanpınar’ın 2 Mayıs 1937’de yayınlanan “Bir Yol”dur. Hikâye yolculukla ilgilidir adından da anlaşılacağı gibi; Haydarpaşa Garı da bu yolculuğun başlangıcıdır doğal olarak. Öykünün gelişiminde pek önemli bir yer tutmaz, hatta hiç yer tutmaz demek belki daha doğru. Ancak Tanpınar’ın bir cümlede ele alış biçimi son derece önemli ve çarpıcıdır: “… her zaman ayak basar basmaz gündelik üzüntülerimden sıyrıldığım, yalnız kendimin olduğum Haydarpaşa Garı bana bu sefer büyük ve karanlık bir lahit gibi geldi.” (s. 78)

Anlatıcının ruh durumuyla ilgidir bu benzetme, çok kısa bir süre önce oğlu ölmüştür, dolayısıyla Gar’ı bir mezar gibi görmektedir ve “lahit” benzetmesi bildiğim kadarıyla edebiyatımızda ilktir. Lahit’e benzetmek, bir kütle bina olan Haydarpaşa Garı’nın şekilsel yapısıyla ilgili olarak bence çok yerinde. Öte yandan bu benzetmede, –lahit her ne kadar Mezopotamya ve Mısır çıkışlı olsa da daha sonraki yüzyıllardaki mermer malzemesi ile taş süslemelerini hesaba katarak– bir Helen, bir Eski Yunan göndermesini bulabiliriz. Rastlantı bu ya, Haydarpaşa Garı’nın tam karşısındaki kıyıda, Arkeoloji Müzesi’nde Büyük İskender Lahiti durmaktadır. Ayrıca, II. Abdülhamit döneminde yapıldığını düşünürsek, “lahit”in Osmanlı İmparatorluğu’nu, o kültürü de, bir lâmbanın yanıp sönmesi gibi çağrıştırdığını söyleyebiliriz. 

Haydarpaşa adlı bir edebiyat dergisi varsa da bunun Gar ile ilişkisi yok! Önce adını “Sezi” düşünmüşler ama sonra tabii ki “Haydarpaşa” ağır basmış. 7 Mayıs 1966’da ilk sayısı yayınlanmış, öğrencilerin şiirleri, hikâyeleri, yazıları, dönemin kültür sanat olaylarından başlıklar vb. yer alıyor. Evet, Gar ile bir iligisi yok ama adaşı –aslında adaşı çoktur– Haydarpaşa Lisesi’nin verimi. Bunun da benim kişisel tarihimde önemi var. Babam kırklı yıllarda yâni II. Dünya Savaşı yıllarında orada okuyor. Yatılı okuyor ve epeyce para sıkıntısı çeken bir ailenin çocuğu, babasız, annesi Samsun’da kalmış, kardeşleri okumak için dört bir yana dağılmış, o dönem Türkiye’deki birçok ailenin yaşadığını yaşıyor. Yıllarca o renkli lise anılarını dinledim. Haftasonları parasızlıktan Gar’ın önündeki o küçük İskele’den bir vapura binip İstanbul’a geçemeyişini ama tabana kuvvet Kadıköyü’ne gidişlerini.

Devamı yarın...

 
;

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacaktır.

Henüz yorum yazılmamış